19 Ekim 2009 Pazartesi

Türkler demokrasi istiyor mu?

Temel soruları sormak genel geçer kabul ettiklerimizi tehdit edercesine sarsar.
İtalyan rönesansının düşünürlerinden Giordana Bruno yazdıklarına tahammül edemeyen engizisyon tarafından yakıldı.
Temel sorular insan ilişkilerini deprem gibi sarsar. Yıllarını birlikte geçirmiş nice çift tanıdım, “Beni seviyor musun?” diye sormaya cesaret edemeyen.
Şu soruyu da pek soramayız. Yabancı basında, ‘Türkler demokrasi istiyor mu?’ başlıklı bir yazı çıksa tepkimiz ne olurdu acaba?
Tartışırmıydık? Yoksa şiddetle köpürerek demokrat olmadığımızı bir kez daha mı ispat ederdik?
Geçmişimizde bunca askeri darbeyi mazeret gösterir, onlar ABD’nin dahliyle oldu diyerek topu taca mı atardık?
Türki adı verilen Ortaasya cumhuriyetlerinde diktatörlerden geçilmiyor. Yeni takvimler icad edip aylara aile fertlerinin adlarını veren, şaibeli seçimlerle iktidara gelen başkanlar bile var. Ruslar da farklı değil. Çarlık, Sovyetler ve şimdiki tek adam rejimleri derken, bir totaliter yönetimden diğerine geçmekteler.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye, Kurucu’nun tarihsel konumu istisnai olsa da, lider sultası altında yaşadı.
Liderden lidere düşünceler, ideolojiler, inançlar, uygulamalar az da olsa değişti ama demokrasiyi temelden dinamitleyen lider sultasından vazgeçilemedi. Çok partili sisteme geçildiğinde de ‘vazgeçilmez’ lidersiz yapamadık. Kuşaklar değişti, yaşlanan parti liderleri, başbakanlar ve de cumhurbaşkanlarıni tekrar tekrar seçtiğimiz bir kaç kişiden, evet efendim dediğimiz askerden ibaret kaldı. Hangi politikacı geldiyse istifa ettiremedik. Seçim kaybeden muhalefet liderlerinin bile tahtlarından inmediği, tahtlarından indiremediğimiz bir ülke burası.
Hükümet partilerinin iktidarlarını yıllardır totaliter bir anayasa ile sürdürdüklerini bilmemize rağmen ülkede ‘demokratik anayasa’ sesi yükselemiyor...
Demokrasiye en yatkın kurum olması gereken üniversite, kapıkullarının mekanı...
Demokrasinin olmazsa olmaz dengeleyici unsurları, yasama, yürütme ve yargılamanın tek bir partinin kontrolu altında olduğu, medyanın susturulduğu, tek sesli olduğu, totaliter ülkelerin örneklerini, neden oldukları vahşeti 20. yüzyılda çok gördük. Totaliter düzenlerde karizmatik liderlerin baştacı edildiğini de.
Demokratik rejimlerde ise siyasi partiler, karizmatik liderleriyle bir yere kadar gititkten sonra zararını gördüklerinden bir daha seçilemeyiz korkusuyla onları uzaklaştırıyor. İşte demokrasinin beşiği diye bilinen İngiltere’de II. Dünya Savaş’ından sonra seçilemeyen Churchill, başbakanken partisinin alaşağı ettiği Thatcher ve ABD’nin bir dediğini iki etmediği için hem parti liderliğini hem de başbakanlığı bırakmaya zorlanan Blair.
Liderleriyle özdeşdirilen partilerin akıbeti liderleriyle batmak. Bugün İtalya’da Berlosconi’nin partisini aynı akıbet bekliyor.
Edilgenliğmizden, liderlerin peşinden gittiğimiz için mi hem Türkiye’nin en güvenilir kurumudur diyerek emekli darbecileri bile baş tacı yaparken askerin anayasasından güç alan bir partiyi de iktidara getiriyoruz.
Cemaatten cemiyete geçememiş toplumumuzda ilkelere değil de liderlere kendilerini adayanlar düşüncelerini sorgulamak yerine duygularıyla cepheleşmekteler.
Geçmişimizde totaliter düzenlerin sütten ağzı yanan mağdurları yoğurdu üfleyerek yiyeceklerine, toplumsal kurumlarla medyanın kıstırılmasına sessiz kalmalarının aymazlığında yeni düzene yamanmaktalar.
Egemen güçler ‘ekonomik kriz’ dese de, aslında yaşadığımız kapitalizmi denetleyemeyen demokrasi krizi. Dünya kabuk değiştirmeye mahkum. Önümüzdeki yıllarda ya küresel bir totalitarizme geçeceğiz ya da yeni bir demokrasi anlayışına.
BM İnsani Gelişmişlik Endeksine göre, dünyada 79. sıraya gerileyen Türkiye ise çevresinde oluşan yeni güç ve stratejilerin dinamiğinde geçmişten birikmiş sorunlarının üstüne başarıyla gittiği halde miyadını doldurmuş 20. yüzyıl demokrasi anlayışından bile adım adım uzaklaşmakta.

Gündüz Vassaf - 2009.10.18 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder