15 Ekim 2009 Perşembe

Rüzgâr 'zırt' diye geçti...

Hakikaten çok hayret ettim. Salı günü ‘TMK mağduru çocukları duymalı’ diye bir yazı yazıp, içinde de “Memlekette iyi şeyler de oluyor, Edirne’de kadınların ayakkabı topukları kırılıyor diye kaldırım taşlarının boşlukları dolduruluyor, Başbakan, Ahmet Kaya’ya sanatçı değerini veriyor” diye yazmıştım ya, ki Başbakan’ın dediği ‘bu’ sözlerin iyi olduğunu yazdığım için bazı okurların kazan kaldırabileceğini de kıymetli sözlerime eklemiştim.
Abi gazete telefon yağmuruna tutulmadı tutulmasına da, benim bebeklik arkadaşımdan şöyle bir mesaj geldi: “Başbakan’ın gazetecisi.”

Önce komiklik yapıyor sandım. O da gitar hocası olduğu için ben de ona ortak vandal tarzımızda gıcık edici mesajımı attım: “Orduevi gitarcısı.”

Sonra da karşılıklı gülmek üzere aradım.
Zaten bu cep telefonlarını hakikaten kaldırıp atmak gerekiyor. Bu bir yerlere yetişmeye çalışma, sindirimden korktuğumuz için olay yerinde müdahale etme ve kontrol manyaklığımızı pekiştirme gibi ‘meziyetlerimizi’ çok fena tetikliyor.
Sonra morukcum, aradığımda küçüklük arkadaşımın son derece ciddi sesiyle karşılaştım. Ben hâlâ şaka yapıyor sanıyorum.
Bana dedi ki, “Sen dedi, nasıl yazarsın böyle bir şey.”
Ona dedim ki “Düşüncelerimi ifade ediyorum, doğru bir söz varsa doğru demek boynumun borcu.”
O da dedi ki “O zaman Deniz Baykal’la ilgili de çok iyi bir yazı yazsana” dedi.
Ben de dedim ki “Kılıçdaroğlu hakkında onca güzel şey yazdık, hem de seçim zamanı, yanlış mı yaptık ona da kızan arkadaşlarım oldu ama senin kadar değil. Fikrimi söyleyemeyecek miyim, bu ne faşistliktir” dedim.
O da dedi ki “Bu da benim fikrim” dedi.
“Ama, dedim, ben hakaretamiz bir şey demiyorum ki, sen kalkmış Başbakan’ın gazetecisi diyorsun” dedim, o da dedi ki, hem de ateşe körükle gitmekte kararlı bir sabit ses tonuyla “Sinirlenmene gerek yok, aslında sen de haklısın, belki de gazete böyle yazman için seni zorluyordur, mecbur kalmışsındır” dedi.

Abi bir değil beş değil. Benim bebeklik arkadaşım bu olamaz. Kulaklarım duymak istememekte ısrarlı. Biz onunla her şeyle dalga geçip sürekli gülmek üzerine bir arkadaşlık yaptığımız için 37 senedir, politik görüş ayrılığı denen bir şey olabileceğini düşünmemişim.

Üstelik benim politik bir görüşüm de yoktur ha. Onun da olduğunu bilmiyordum.
Konumuz da TMK mağduru çocuklardı üstelik. “O zaman sen şimdi onları da asmayalım da besleyelim” mi diyeceksin diyemeden telefonları kapattık.
Bu telefon komiğime gitti. Emekleme çağlarından beri arkadaşımdı. İlkokula başladığımız günden itibaren sıra arkadaşımdı.
O benim bebeklik arkadaşımdır, kredisi sonsuzdur, istediğini der.

Ama birbirini tanımayan insanlar her gün böylesi fikir ayrılıkları yaşıyorsa ve bunun faturası güçsüz ve çaresiz insanlara patlıyorsa, o zaman işler fena.

Çünkü ben uzlaşılamayacağı sabit fikir ses tonuyla dün bebeklik arkadaşım vesilesiyle ilk kez karşılaştım. Hep sanırdım ki, ne var canım, insanlar niyet ettikten sonra üstesinden gelinmeyecek barış ortamı yoktur, zaman gerekir sadece diyordum.
Fakat bu öyle bir duvardı ki, karşı çıktıkları yobazlığın ta kendisinin ses tonuydu ve bunu esefle kınıyorum.

Kınamaktan başka bir şey yapılamıyor öfkeye. Öfkeye öfkeyle karşılık vermek kadar ilkel bir şey yok ama uzlaşma denen şey de sert tarafın görüşlerini avuçlamaktan geçmiyor olmalı.
Bu sorun çok şey ifade ediyor. Yetişkinlik meselesinin yapı taşlarından biri çünkü ve hayati bir önem taşıyor.
Yoksa yemişim başbakanı da, Deniz Baykal’ı da. Çetin Altan’ın dediği gibi, 100 sene çok yakın bir zaman aslında ve şu anda hayatta olan kimse hayatta olmayacak. Şu önümüzdeki taş çatlasa 30-35 yılı insan gibi yaşamak.
O da zırt diye geçip gidiyor.

Ayça Şen - 2009.10.15 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder