15 Ekim 2009 Perşembe

Ahmet Davutoğlu’na açık mektup...

Öncelikle Ermenistan’la imzalanan protokolün hayırlara vesile olmasını dilerim... Bu büyük bir diplomatik başarıdır. Ahmet Davutoğlu bu sürecin Türkiye açısından başkahramanıdır... Davutoğlu’na şu son altı yılda söylenenleri tek tek düşünüyorum... Bu bağlamda yüzü kızarması gereken epey sayıda adam var... Bunların içinde kendine “liberal” diyen kimi aydınlar da var... Davutoğlu’nun birçok kritik konuda son derece isabetli tesbitler yaptığı ve kıymetli adımlar attığı bugün çok daha net anlaşılıyor...

Protokolde yer alan “ortak tarih komisyonu” maddesi Ermenistan açısından gerçekten çok zor bir madde... Çünkü Ermeni belleğinin en temel birleştirici unsuru 1915 Büyük Felaketi’ni masada tartışılabilecek bir unsur haline getiriyor bu madde. Haliyle diasporanın ciddi bir kısmı bu maddeye tepkili... Aslında Markar Esayan’ın da belirttiği gibi Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanı Ter Petrosyan, zamanında “Önkoşulsuz diplomatik ilişki kuralım” diyordu. O zaman Türk devlet zihniyeti uzatılan bu barış elini tutmadı... O Petrosyan “Tarihi tarihçilere bırakalım” diye özetlenebilecek görüşü de ilk dillendiren devlet adamıdır. Şimdi resmî Türk devlet aklı da bu çizgiye gelmiş durumda... Kendi de tarihçi olan Petrosyan 1915 Meselesi’nin çok zor çözümlenebileceğini bilen bir adamdı. O sebeple o meseleyi es geçerek “Önkoşulsuz tam diplomatik iletişime geçelim” diyordu...

Bütün bu dış politika meseleleri bir yana Ermeni meselesinin özü hâlâ insani bir noktada tıkanmaktadır... Hadi 1915’te yaşananlara soykırım denmesin, “soykırım” kelimesi biz Türkleri rahatsız ediyor, eyvallah... Peki, jenosid/soykırım denmeyince dönemin İttihatçı hükümetinin yaptığı suç olmaktan çıkıyor mu? Etnik temizlik dense yaşananlar meşru hale mi geliyor?.. Hadi etnik temizlik tanımından da düştük, o olayları katliam diye ifade etsek, hukuken ve vicdanen suç kabul edilmeyecek mi bu hadiseler?.. Ne denirse densin, ne tür sayısal hokkabazlıklar yapılırsa yapılsın, 1915’te yaşananlar bir insanlık suçudur... Ortada bir cinayet vardır... Dönemin İttihatçı hükümeti suçludur... Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o İttihatçı hükümetin bu utanç verici icraatını savunmamalıdır... İttihatçıların bu alçak eylemini resmen kınamalıdır... Bize karşı hiçbir diplomatik baskı olmasa da bunu devlet olarak yapmalıyız... Bu bir ahlak sorunudur... Sorumlu ve meşru bir devletin yapması gereken budur...

Öte yandan “Türkler, Ermenileri kesmiştir” gibi söylemler de tamamen zırvadır. Daha doğrusu bu tür bir önerme hiçbir halk için kategorik olarak kullanılamaz... “Almanlar, Yahudileri kesmiştir” önermesi de yanlıştır. Bu dil o hastalıklı nasyonalizmin dilidir. O dil üzerinden yapılan bir ahlaki karşı çıkış, temelsizdir... Bu tür somut insanlık suçlarını kategorik olarak bir halkın üzerine atmak, başka bir halkın kategorik nasyonalist savunusunu yapmak isteyenler tarafından tercih edilir genelde... “Yunanlılar, Türkleri kesti” gibi söylemlere de bizim nasyonalistlerimiz çok başvurur ki bu mağduriyet psikolojisi üzerinden bir nasyonalist politika üretebilsinler... Etyen Mahçupyan’ın da sık sık belirttiği gibi kimi Ermeni aydınlarının bir halk olarak Türkleri suçlaması abuk bir yaklaşımdır ama İttihatçı zihniyet ve hükümetin suçlu olduğu da şüphe götürmez bir gerçektir... Fakat o dönem bu ahlaksız zihniyete direnen çok sayıda onurlu ve vicdanlı Türk devlet adamı da olmuştur... Bir başka yazımda bu kıymetli isimleri tek tek saymıştım... Yine sayalım...

Tehcir kararı kendisine tebliğ edildiği anda reddetme şerefini gösteren Kütahya Valimiz Faik Ali Bey mesela... Başka şehirlerden sürgün edilip perişan halde Kütahya’ya varabilen Ermenilere sahip çıkılması için maiyetine emir veren bu şerefli devlet adamımız... Kütahya Ermenilerine din değiştirmelerini dayatan, “Ya topluca ihtida edersiniz ve burada kalırsınız, ya da tehcir kafilelerine katılırsınız” diyen şehrin haysiyet yoksunu polis müdürünü görevden alan “Ermenilere karşı mezalime Kütahya Türkleri bugüne kadar katılmadı, bugünden sonra da katılmayacak” diye şehrin idare meclisinde haykıran onur abidesi bir devlet adamıydı Faik Ali...

Bir başka onur abidemiz, İttihatçıların bu hukuksuz ve ahlaksız emri eline gelince “Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu emri uygulamam” diyebilme şerefini gösteren Ankara Valimiz Hasan Mazhar Bey... Konya’ya yığılan onbinlerce Ermeninin hayatta kalmasını sağlayan, bu sürgün kararını uygulamaya direnen Konya Valimiz Celal Bey...

Yine diğer vicdan abidelerimiz... Kastamonu Valisi Reşit Paşa, Basra Valisi Ferit Bey, Yozgat Valisi Cemal Bey, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey ve Batman Kaymakam Vekili Sabit Bey...

Bu tür bir onurlu devlet adamlığı geleneğinin temsilcisi olarak gördüğüm Ahmet Davutoğlu’na buradan seslenmek istiyorum... Lütfen saydığım bu haysiyetli Türk devlet adamlarına sahip çıkın... Bu değerlerin ismini yaşatacak girişimler yapın... Kırk tane Talat Paşa bulvarı olan bu memlekette, birkaç bulvar da bu insanların isimleriyle anılsın...

Gelin, bu ahlaklı, namuslu ve vicdanlı Türk devlet adamlarının ismini yaşatalım... Ahlaken de siyaseten de doğru olan budur...

Rasim Ozan Kütahyalı - 2009.10.14 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder