1 Ekim 2009 Perşembe

Abdülmelik Fırat...

Sanki “Kürt sorunu nedir” diyenlere anlaşılır bir cevap olsun diye kurgulanmış bir hayat hikâyesiydi onunkisi.

1934 yılında, 10 yıl önce Ankara’da partiler kapattırmış bir isyanın liderinin, Şeyh Said’in anne tarafından torunu, baba tarafından yeğeni olarak Erzurum Hınıs’ta sürgünde dünyaya geldi. Türkiye onun için doğulacak en yanlış ülkeydi. Daha iki yaşındayken çıkarılan ünlü İskân Kanunu’yla tanıştı bu gerçekle.

1935’te aile bir kez daha Trakya’ya, Istranca Ormanları içindeki Sergen köyüne sürüldü. 13 yıl mecburi istikametleri olan o çorak dağ köyünden ilçeye inmelerine bile izin verilmiyordu. Daha önce o köye yerleştirilmiş başka Kürt ailesi tüberkülozdan yok olmuştu. Onları açlıktan köye gizlice yardım getiren akrabaları kurtardı.

Bir âlim olan babası o yokluktan çocukları için bir okul yaratmıştı. Dokuz yaşında babası ve amcasından dil, din, felsefe eğitimi aldı, sıkı bir satranç oyuncusu oldu.

Çocuklarına akülü radyodan haberleri dinleten, gazeteleri okuyup tartıştıran ilk hocası babasını 13 yıllık sürgün bitip köylerine döndükten iki ay sonra kaybetti. Döndükleri köyleri tanınmaz haldeydi, yakılıp yıkılmıştı. Çalkantılı hayatları 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle kısa süreli olsa da duruldu. 1957’ye kadar aile medresesinde talebeliği sürdürdü. Dışarıdan birkaç yıl içinde ilk orta ve liseyi bitirdi. Tam İsviçre’ye siyaset okumaya gitmeye hazırlanıyordu ki Menderes onu DP’ye davet etti. Sadece 23 yaşındaydı. Ama Menderes Şeyh Said ailesinden birini vekil yapmak istiyordu ve onun adı üzerinde karar kılınmıştı. Mahkeme kararıyla yaşı yedi yaş büyütüldü. Belki de hâlâ onda olan Türkiye tarihinin “en genç milletvekili” unvanını aldı. CHP’li medya Meclis’e giren Şeyh Said’in bu genç torunuyla uzun süre uğraştı.

Aile için sükûnet 1959 yılında bozuldu. Otoriter eğilimleri yükselen DP 49’lar davasıyla Kürt aydınlarını bir bir içeri alıyordu. Direnmeye çalıştı.

Daha da kötüsü oldu. 27 Mayıs geldi. Kafasına dayanmış bir silahla öldürülmekten son anda kurtuldu.

27 yaşında Yassıada’da yargılandı. Yassıada’nın en genç mahkûmuydu o. Yıllar sonra Genç Siviller ile adaya döndüğünde gözyaşlarına hâkim olamayacak kadar zulüm görmüştü adada. “Bir Kürt” olarak başlayan çilesi bu kez “bir demokrat” olarak sürdü. Yassıada’da bir buçuk sene, Kayseri’de bir buçuk sene yattı. Ailesi ise diğer Kürt ileri gelenleriyle birlikte Sivas Kampı’nda toplandı. Mallarına el konuldu. Bütün kardeşler farklı şehirlere dağıtıldı. Bu ailenin üçüncü sürgünüydü. Demirel eski demokratların siyasi yasağını kaldırmaya bir türlü yanaşmayınca 17 yıl siyasi yasaklı kaldı.

Herkesin favori bir darbesi olan ülkede her darbeden sonra gözaltına onun gibi biri için Türkiye’nin tek “mavi kanlı demokratıydı” denebilir herhalde.

1971 darbesine Ankara’da yakalandı. Darbe solculara karşı yapılmıştı ama o da gözlem altındaydı. Bu kez tutuklanma sırası ise lisede okuyan oğluna gelmişti.

12 Eylül darbesinden sonra da tutulandı. Günlerce işkence gördü. Hapiste yapılan iğneden Hepatit-B kaptı, iki sene yatağa mahkûm oldu.

1991 yılında DYP’den Kürt meselesini konuşmak için Meclis’e girdi. “Köyler yakılıyor” dedi, uyarıldı. Fail-i meçhul Behçet Cantürk’ün cenazesine katıldı, uyarıldı. Hasan Mezarcı’nın İzmir Suikastı araştırılsın önergesine imza verince partinin ihraç kararını beklemeden istifa etti. 1995’te “Kürt meselesi bu Meclis’te konuşulamaz” diyerek siyaseti bıraktı. HADEP’i destekledi. Bunun bedelini 1996’da bir itirafçının iftirası sonucu 62 yaşında ve çok hasta olmasına bakılmadan hapse atılmasıyla ödedi. 55 gün hapishanede tıbbi yardımı da reddederek haksızlığa direndi, ölümden döndü. 28 Şubat da onu boş geçmedi. Sahte andıçta onun adı da vardı.

Kürt hareketini birleştirmek için çabaladı. Başaramadı. Atatürk, İnönü, DP, 27 Mayıs, Demirel, 12 Mart, 12 Eylül’e, memleketin tüm iktidarlarıyla başı derde girmiş biri tabii ki PKK’ya da muhalif oldu. PKK onu, o da PKK’yı hain ilan etti.

Ömrünün sonlarında Yalova’daki evinde huzurlu bir hayata çekildi. Gündemi yine heyecanla takip ediyor, röportajlar veriyor ve Taraf okuyordu.

Abdülmelik Fırat doğduğu anda devletin sakıncalı vatandaşlar listesine hem de üst sıralardan girmişti. Ve doğuştan “mavi kanlı muhalif” olmanın hakkını sonuna kadar vermişti. Ona pek de severek ayrılmadığı Meclis’in önünden gönderilmek yakışmazdı zaten.

Fırat’ın yorgun gözleri, devletin Kürtlere açılmaya çalıştığını görerek kapandı. Onun hikâyesini bilenler için ise bu açılımın sonunu getirmek ise bu ülkede yaşamış tüm Abdülmelik Fıratlara karşı bir ahlaki görevdir.

Yıldıray Oğur - 2009.10.01 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder