27 Ekim 2009 Salı

Türkiye Enstitüsü...

Geçen hafta Kıbrıs hakkında bir tartışmada moderatörlük yapmak üzere Hollanda’ya gittim.
İki konuşmacıdan biri, Berlin merkezli düşünce kuruluşu SWP’den tanınmış Türkiye uzmanı Heinz Kramer, diğeri ise Kıbrıs Üniversitesi’nde çalışan ve adanın bütününde güvenilen ve saygı duyulan birkaç Kıbrıslı Türk’ten biri olan Niyazi Kızılyürek’ti. Tartışma, Türkiye’nin değişen dış politikasına dair ‘İyi Bir Komşu’ adlı konferans dizisinin parçasıydı. Konferans dizisi, ekimde Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından başlatıldı. Son noktayı ise Bilgi Üniversitesi’nden Soli Özel koyacak. Toplantıları Hollanda’daki Türkiye Enstitüsü organize ediyor (www.turkije-instituut.nl).

Enstitünün adını ilk kez duyan insanların çoğu şaşırıyor ve bunun ya Türk büyükelçiliğine

ya da Hollanda üniversitelerinden birine bağlı bir tür resmi organizasyon olduğunu düşünüyor. İkisi de değil. Türkiye Enstitüsü, 2007 güzünde küçük bir grup heyecanlı insan tarafından kurulan tümüyle bağımsız bir organizasyon. Hedef genel kamuoyuna Türkiye hakkında objektif bilgi sağlamaktı; kurucuların dayanak noktası, Hollanda’da Türkiye’ye dair üretilen bilginin ve haberlerin bazen eksik kaldığı ve çağdaş Türkiye’nin çeşitliliği ve dinamiklerine yönelik daha iyi bir kavrayış gerektiği kanaatiydi.

Birçok genç Hollandalı arasında Almanya’ya yönelik var olan negatif algıyı kırma hedefiyle

10 yıl önce kurulan Almanya Enstitüsü örnek alındı. Kuruluşundan bu yana Almanya Enstitüsü, Almanya ve Almanların Hollanda’daki genç nesiller tarafından görülme şeklini etkilemek açısından son derece başarılı oldu. Gençler artık, anne-babalarının ve büyükanne-büyükbabalarının İkinci Dünya Savaşı’nda Hollanda’nın Almanya tarafından işgal edilmesine dayanan eski yaklaşımlarını taklit etmiyor. Gelinen noktada modern Almanya, dehşetli bir geçmişten çıkmış olan ve dünün değil bugünün performansıyla değerlendirilmesi gereken canlı ve açık bir toplum olarak görülüyor.

Almanya Enstitüsü’nde bu büyük algı değişiminin mimarı olan ismin, şimdi Türkiye Enstitüsü’nün de ilk direktörü olması tesadüf değil. Lily Sprangers 2007’deki kuruculardan biriydi ve o zamandan beri enstitünün itici gücü oldu. İki yıl önce mali destek ararken tanışmamımızı gayet iyi hatırlıyorum. Brüksel veya Ankara’da para bulmaya çalışmış, fakat başarılı olamamıştım. Sonunda Türkiye’de ticari çıkarları olan Hollandalı şirketlerin

sağladığı parayla başlangıç yapıldı. Onların dayanak noktası da, kendi ülkelerinin Türkiye’deki sosyo-ekonomik gelişmeler ve bu ülkenin sunacağı ekonomik imkânlar hakkında daha fazlasını bilmesi gerektiği kanaatiydi.

Fakat Türkiye Enstitüsü halkla ilişkiler kuruluşu da değil. İlk yılda toplantılar başörtüsü gibi tartışmalı meseleler hakkında düzenlendi ve toplantılara Türkiye’nin AB üyeliğine sert eleştiriler yönelten konuşmacılar katıldı. Bütün bu girişimlerin hedefi, zaten ikna olmuşlara vaaz vermek değil, daha genel bir alıcı kitlenin Türkiye dahilinde süren bütün tartışmalar hakkındaki farkındalığını artırmak. Laiklik hakkında, kadınların rolü hakkında, eğitim hakkında. Sonuç olarak enstitünün, tartışmaları veya sorunları açık etmekten pek hazzetmeyen Türk devleti temsilcileriyle arası her zaman iyi değil.


Türkiye Enstitüsü şu meşhur ‘eleştirel destek’ kavramının bir örneği. Sadece parlak yönleri göstermenin Avrupa’daki Türkiye tartışmasına faydası dokunmuyor. Türkiye’nin gerçek dostları, daha iyi anlamak ve mümkünse bu sorunların çözümüne yardımcı olmak için çetrefilli meseleleri de gündeme getiriyor. Keşke Avrupa’da daha fazla Türkiye Enstitüsü olsaydı.


JOOST LAGENDIJK - 2009.10.25 - Radikal Gazetesi

Toni bileyır da bizimkiler neden bilemeyır

Tony Blair, başbakan olduğu zaman böyle bir şaka türemişti. Aradan yıllar geçti ve bu şaka tekrar aklıma geldi.

Çünkü gerçekten de Tony Blair’in ve İngilizler’in yaptığını biz başaramadık.

Onlar IRA meselesini bitirdiler, biz bitiremedik.

Hatta yüzümüze gözümüze bulaştırdık denebilir.

Galiba mesele aramızdaki medeniyet farkında...

Türk, Kürt, Arap, Fars, Pakistanlı, Hintli, İranlı, Afgan oldunuz mu, diyalog ve çözüm yeteneğinizi yitiriyorsunuz.

Süreç, karşılıklı böbürlenmelere, horoz dövüşüne, gösterişe ve kavgaya gidiyor.

Buna karşılık Batı ulusları, her işi usulüne göre ve makul bir çizgide götürme yeteneğine sahipler.

***


Eğer bir grup PKK’lının teslim süreci İngiltere’de işleseydi bakın neler olurdu.

Bir açılım yapmadan önce hükümet aylarca, hatta yıllarca plan üzerinde çalışır, eksiğini gediğini tamamlardı.

Daha sonra konuyu muhalefet liderleriyle görüşürdü.

Muhalefet, planın hatalı yönleri konusunda hükümeti uyarır, gerekli yasal değişiklikleri hep birlikte yapmayı teklif ederdi.

Bu süreç boyunca İngiliz gazete yazarları, barış için yüzde 1 ihtimal dahi varsa buna şans tanırdı.

Ve görüşmelerin çoğu kapalı kapılar ardında götürülürdü.

IRA ve Sinn Fein bu fırsatı, “Gördünüz mü nasıl canınıza okuduk” böbürlenmesine sokmaz, böyle bir akılsızlık yapmazdı.

Ama biz makulü değil, kör dövüşünü arayan bir ülke olduğumuz için işler eskisinden de berbat bir hale geldi.

Kısacası onlar çözdü biz çözemedik.

Apo’yu paşa yapmanın bile teklif edildiği bir cinnet ortamına sürüklendik.

***


Hükümetin teslim sürecini bu kadar kötü yönetmesini anlamak mümkün değil.

Zekat toplama işlerini çok iyi beceriyorlar ama nedense bu konularda hiçbir becerileri yok.

34 PKK’lıyı Irak’tan alıp helikopterle getirsen, bilinmeyen bir yerde sorgulasan, sonra iş soğuyana kadar bir hafta on gün zaman kazansan olmaz mıydı?

Türkiye bu gerilime girmek zorunda mıydı?

Yazık, çok yazık!

Benim askerde çocuğum, yakınım yok ama bu işler sürdükçe hayatını kaybedecek binlerce gencimiz için yüreğim yanıyor.

Bu topraklarda barış ne belalı şeymiş!

Zülfü Livaneli - 2009.10.24 - Vatan Gazetesi

Diaspora olmak zor zanaattır

90 yıl sonra da olsa, Ermenistan’la ilişkilerimizin düzelme yoluna girmesi çok sevindirici. İki ülke arasında imzalanan protokollerin parçası olan tarih komisyonu önerisine, Ermeni diasporasının bazı kesimlerinden gelen haklı tepkiler üzerine, geleneksel ‘diaspora alerjisi’ yeniden alevlendi. Hükümet yetkililerinden sol entelektüellere kadar uzanan geniş bir kesim ‘diaspora soykırım endüstrisinden geçiniyor’, ‘diasporayı muhatap almamak lazım’gibi sözler sarf ediyor. Diaspora, pek çok kişi için milliyetçilik, önyargılı tavır, fanatizm, çözümsüzlük, Türk düşmanlığı, intikam hissi, saldırganlık hatta ASALA anlamına geliyor. Bu algıya son örnek Meclis’te Ermenistan açılımı savunan Ömer Çelik’in diaspora genellemeleriydi. Ama daha vahimi, Taraf gazetesinin geçtiğimiz haftalarda kullandığı “Ha Bahçeli, ha Diaspora”, “Bakû ve Diaspora çıldırdı” manşetleriydi. Konuyla ilgili olarak, 19 Ekim tarihli Star gazetesinde Rober Koptaş’ın; 20 Ekim tarihli gazetemizin Hertaraf sütunlarında Talin Sucuyan’ın sert eleştiri yazıları çıktı. Diasporanın şeytanlaştırılmasına yönelik eleştiriler yerinde ama her iki yazarın da Taraf’ı (Sucuyan ima yoluyla, Koptaş açıkça) ahlaksızlıkla suçlaması doğrusu çok ağır kaçmış. Bana göre ortada, ahlaksızlık değil, (elbette ayıplanacak kadar) derin bir bilgisizlik ve önyargı var. Benzer bir yaklaşımın Ermeni diasporasının bazı kesimlerinde olduğunu da biliyoruz. ‘Herkes kendi evinin önünü süpürsün’ prensibinden hareketle, ben üzerime düşeni yapmaya, başta Taraf’ın yazıişleri olmak üzere, Ermeni diasporasını yekpare, tektip, durağan ve daha kötüsü şeytani bir oluşum gibi görenlere ufuk açmak amacıyla, bu haftayı Ermeni diasporasına ayırmaya karar verdim.


‘Diasporanın anası’ Ortadoğu

Tarih boyunca çektikleri acıları ‘Müslüman denizinde bir Hıristiyan adası’ olmalarına bağlayanlar açısından Ortadoğu deneyimi çarpıcıdır. Bilindiği gibi 1915’te tehcire tabi tutulan Ermenilerin ilk menzili Suriye çölleriydi. İttihat ve Terakki’nin Türkleştirme politikaları ile başları hoş olmayan Arap milliyetçilerin doğal biçimde sempati ile yaklaştıkları Ermeniler Suriye, Lübnan (Hatay’daki Musa Dağı’ndakiler Burc El Hammud’a), Mısır ve Kıbrıs’a yerleştiler. Bu grupların bir kısmı Şah Abbas döneminden (1600’lerin başı) beri hoş karşılandıkları İran’a geçti. Bütün zenginliklerini Anadolu’da bırakmak zorunda kalan Ermeniler, 1920’lerin sonuna dek bazı hayır kurumları destekle ayakta durdular. İlk sürgünler zanaatkârlığın ve tarımın egemen olduğu Arap ülkelerinde doğal olarak benzeri işlerle uğraştılar. Ancak yerel halktan daha donanımlı oldukları için durumları hızla iyileşti. 1939’da Hatay’daki Fransız mandasının sona ermesinden sonra oradaki Ermeniler de Suriye ve Lübnan’a (Bekaa’daki Anjar’a) göç ettiler.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında artık tüccarlar, kamu görevlileri ve öğrenciler arasında Ermenilere sıkça rastlanıyordu. 1960’larda Lübnan’daki büyük endüstri işletmelerinin yüzde 18’i, küçük işletmelerin yüzde 43’ü Ermenilerin elindeydi. Bu dönemde, Lübnan ve İran Ermeni cemaatleri etnik-dinsel azınlık olarak bazı yasal haklar kazanmaya başladılar. Bütün bu olumlu olaylara rağmen Müslüman ve Hıristiyan kültürleri arasındaki derin farklılıklar yüzünden cemaatler arası evlilikler olmadı, böylece kültürel ve etnik anlamda saf kaldılar. Bir gün anavatanlarına dönme umudunu kaybetmemekle birlikte, giderek içlerine kapanan cemaat üyeleri bu ülkelerdeki politik atmosferin izin verdiği ölçüde Türkiye’yi eleştirdiler, gösteri yürüyüşleri düzenlediler. 1965’te soykırım meselesini Ermenistan dışında ilk dile getiren bu diaspora oldu. 1975’ten itibaren Türk kamuoyunu, Ermeni Meselesi ile travmatik şekilde yüzleştiren ASALA bu topraklarda kuruldu.

Zamanla ana yurda dönüş umudu söndükçe Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlılığını sürdüren küçük bir azınlık dışında, içinde yaşadıkları ülkelerle bütünleşmenin kaçınılmazlığı fikri güçlenmeye başladı. Ancak 1967 Mısır-İsrail savaşı, 1979 İran İslam Devrimi, 1975-1990 Lübnan iç savaşı gibi olaylarla sembolize olan milliyetçilik ve dincilik akımları Ermeni diasporasının rahatını kaçırdı. Bu tarihlerde büyük bir kesim Batı ülkelerine göç etti. Yine de Burc El Hammud ve Anjar’da 100 bin kadar Ermeni toplu halde yaşamaya devam etti.


Batı diasporaları

Aslında Batı’ya ilk ciddi Ermeni göçü Ortadoğu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerin etkisiyle, 19. yüzyılda olmuştu. Bunu 1890’larda II. Abdülhamid döneminin katliamlarından kaçan 15 bin kişilik grup izlemişti. Ardından 1915-1920 göçmenleri ile 1924’ten sonra100 bin Türkiye Ermenisi önce Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’a, buralardan Fransa (Paris, Marsilya, Lyon, Nis) başta olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkelerine ve Amerika kıtasına yayıldılar. Amerika’dan Kanada’ya geçtiler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Mısır, Suriye, Irak ve Türkiye’den, Romanya, Lübnan ve İran’dan, SSCB başta olmak üzere diğer komünist ülkelerden politik sürgünler ABD’ye geldiler.

Batı diasporalarının kaderi Ortadoğu’dakilerden farklı oldu. Buralarda göçmenler daha önyargılı karşılandılar, eski tarihlerde kurulmuş olan yerleşik ana akım kültürlere dahil olmaları konusunda daha çok baskı gördüler. Başlangıçta Hıristiyan olmaları avantaj gibi görünüyordu ama daha ağır basan özellikleri ‘Asyalı’, ‘Doğulu’ olmalarıydı. Ayrıca mesleki açıdan yeterince donanımlı değillerdi ve eğitimleri görece düşüktü. Nitekim bu önyargılar sonucu 1920’lerde ABD’nin Kaliforniya Eyaletinde Ermenilere yerleşme, iş bulma, iş değiştirme ve kamu vasıtalarını kullanma konularında belli yasaklar getirildi. Öyle ki birçok işyerinin kapısında ‘Zenciler ve Ermeniler giremez’ levhaları bile konuldu.

Özellikle ilk dalga göçmenler önyargıları aşmak ve bir an önce kabul görmek için ev sahibi ülkelerin kültürlerine adeta teslim oldular. Muhtemelen daha çabuk kabul edilebilmek için, İkinci Dünya Savaşı sırasında 18 bin Ermeni genci ABD ordusuna kayıt oldu, bunlardan en az 10 bini Nazilere karşı savaştı. Aynı şekilde Fransa, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayanlar arasında direniş güçlerine katılanlar oldu. Bu arada yerli cemaatlerle yapılan evliliklerin oranı yüzde 60’lara kadar çıkmıştı. Çocuklarını daha çabuk dil öğrensinler ve kabul görsünler diye yerel okullara gönderdiler. Öyle ki uzun yıllar boyunca ABD’deki tek Ermeni kültür kurumu Cumartesi ve Pazar okulları denen kilise okulları oldu.

Ancak 1960’lar sonrası Ortadoğu’dan, 1980’lerde İran’dan gelen militan gruplar, Batı diasporasını çok etkiledi. Öncelikle ABD, Kanada, İngiltere ve Fransa’daki mevcut cemaatler büyürken, bunlara İsveç, Almanya, İsviçre, Hollanda ve Belçika gibi yeni cemaatler katıldı. O güne dek içinde yaşadıkları topluma gayet iyi entegre (veya asimile) olmuş gruplar, Ortadoğu kökenlilerin kültürel muhafazakârlığından etkilenerek politize oldular. Tarihlerine, Türkiye’ye yeni bir gözle baktılar ve Türk ve dünya kamuoyunun ilgisizliğine karşı yeni stratejiler geliştirmeye başladılar. ABD’de tam zamanlı Ermeni okullarının kuruluşu bu yeni göçmenlerin etkisi ile oldu. Nasıl ki New York diaspora Yahudilerin başkentiyse, Kaliforniya da Ermenilerin başkenti oldu. Bu yıllarda bu büyük cemaatlerin diğer diasporalara üstünlük tasladıkları, sık sık “biz Ermenistanız”, “biz Ermenilerin kalesiyiz” türünden laflar ettikleri duyuldu.


Güney Amerika diasporası

Ortadoğu, Avrupa ve ABD’de böyle canlı bir diaspora yaşamı varken, Güney Amerika’da tam tersi bir sessizlik hakimdi. Bu uzak kıtaya ilk göçmenler 21 bin Ermeni’nin öldürüldüğü 1909 Adana Olayları’ndan sonra gelmişlerdi. Bunları 1911’de Trablusgarp Savaşı’na gitmek istemeyenler izledi. Quilmes, La Plata ve Buenos Aries’e yerleşen ilk göçmenler çoğunlukla Mardin, Diyarbakır ve Adana kökenliydiler. 1915-20, 1925-36 ve 1947-54 arasındaki göçler ise sadece Arjantin’e değil, Uruguay ve Brezilya başta olmak üzere diğer Latin Amerika ülkelerine yöneldi. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir göç dalgası yaşanmadığı için bu diaspora, etnik, kültürel ve politik anlamda oldukça stabil ve izole durumda kaldılar. Belki de bu uzaklığı telafi etmek için, yerleştikleri ülkelerin parlamentolarda ilk soykırım tasarılarını onlar onaylattılar.


Eski Sovyet coğrafyasındaki diaspora

Bazı bilim adamlarının ‘iç diaspora’, bazılarının ise ‘süper diaspora’ adını taktığı eski Sovyet coğrafyasındaki cemaatler ise ne Ermeni diasporasının temel karakteristiklerini taşır ne de genel olarak diaspora tanımına uyar. Nitekim onlar da hiçbir zaman kendilerine spyurk yani ‘diaspora’ dememişlerdir. 1000’li yıllardan beri ağırlıklı olarak Karadeniz’in kuzey ve kuzeydoğu kıyılarında yerleşik olan Rusya Ermenilerinin radikal milliyetçi kesimleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Rus ordularında yer aldıkları için, resmi tarihin ‘Ermeni ihaneti’ söylemine önemli bir malzeme sağladılar ama 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren Sovyet sistemi içinde erimeye ve Slavlaşmaya başladılar. Rusya cemaati 1991’de yeniden bağımsız olan Ermenistan Cumhuriyeti’nden gelenlerle hızla büyüdü. Halen Krasnodar ve Stavropol’da 800 bin, Rostov ve Moskova’da 500 bin kadar Ermeni nüfus yaşıyor. Ancak bu kesimlerin, tarihsel hafızayı canlı tutmak, Ermenistan’a ya da başka yerlerdeki soydaşlarına yardım etmek gibi bir dertleri yok.

Azerbaycan, Özbekistan ve Tacikistan gibi Müslüman ülkelerde yaşayanlar ise Slavlaşma sürecinden uzak kaldılar ama Müslümanlarla ilişkileri Ortadoğu’daki gibi barışçıl olmadı. Özellikle 1800’lü yıllardan beri açık olan tarihsel pek çok hesap yüzünden, Azerilerle Ermenilerin arası hiç düzelmedi. Ermeniler’in geleneksel olarak saygı gördükleri tek bölge olan Gürcistan’da bile son yıllarda yerel halkla Ermeniler arasında sorunlar oldu. Ama bu kesimler de soykırım tartışmalarında yer almadı.


Ortak eğilimler

Bugün ulus-devletlerin bile küreselleşmenin etkilerine direnemediği bir ortamda, 76 ülkeye yayılmış 5-6 milyon kişiden oluşan ‘üzerinde güneş batmayan Ermeni diasporası’ değişik hızlarda ve değişik tarihlerde başlamış çok boyutlu ve çok katmanlı bir değişim sürecini yaşamakta. Bu değişimin önemli dönemeçlerinden biri, 25 bin kişinin hayatını kaybettiği 1988 Erivan depremiydi. Bu acılı olay diasporanın Ermenistan’la duygusal ilişkisinin kurulmasında önemli rol oynadı. 1991’de Ermenistan Cumhuriyeti’nin ikinci kez bağımsızlığını kazanmasından sonra anavatan ile diaspora arasındaki ilişkiler daha da güçlenmeye başladı. Bu arada 1921’de ülkeden sürülen Taşnak ve Hınçak partileri Ermenistan’a geri döndüler. Ama özellikle Taşnakların rejimle yıldızı pek barışmadı. Diaspora Ermenileri ile Ermenistan Ermenileri Erivan’da 1999 ve 2002 yıllarında yapılan iki forumda bir araya geldiler. 1999, 2001 ve 2003 de Pan-Ermeni olimpiyatları düzenlendi. Batı diasporalarından Ermenistan’daki akrabalara ekonomik yardımların miktarının yılda 1 milyar dolara yaklaştığı söylendi. Sonuç olarak diaspora Ermenileri için artık gidebilecekleri bir anavatanları daha vardı. Bu da Hayastan’a (tarihi Ermenistan’a) bir daha gidemeyecek olmanın acısını her geçen gün biraz daha azalttı.

Nitekim bu gün anavatan özlemi mahalle isimlerinde, türkülerde, yemeklerde kendini gösteriyor. Suriye Ermenileri Ermenistan’da değil, Halep’te bir mahalle kurmayı yeğliyorlar. Lübnan’daki Anjar ve Burc El Hammud’da mahallelerin isimleri Maraş, Adana, Antep, Dörtyol, Urfa, Haçin. Bazı Ermeniler televizyonlarda Türk kanallarını izliyorlar. Bazı Ermeni gençler bir dünyadan bir de Türkiye’den futbol takımı tutuyorlar. Bazı evlerde Türk yemekleri yenirken dükkânlarda Türkiye’den gelen mallar satılıyor. Bazıları kızlarına Türkçe isimler koyuyorlar, Kapadokya’yı ziyarete geliyorlar, Türkçe öğrenmek istiyorlar, Türk takımlarını tutuyorlar.

Buenos Aries’in Ermeni mahallesinde yaşayan Gabrieller de hâlâ Türkçe konuşuyor, Kayseri pastırması yiyor, Arap mahallesinde yaşayan Lübnan Ermenisi satıcıdan aldıkları Lübnan rakısının yanına Türk cacığı koyuyor ve Ararat filmini izledikten sonra boğazlarında düğümlenen sözleri söylemekten hâlâ kaçınıyorlar. Özetle bu uzak kıtada, acılarını derinlere gömmüş, ancak hep vatan hasretiyle yanan insanlar yaşıyor. Rusya’da kadim ilgisizlik sürüyor. Etiyopya’da veya Hindistan’da artık ayrı bir Ermeni kimliğinden bile söz etmenin imkansız olduğu bir asimilasyon-entegrasyon süreci yaşanıyor.

ABD, Kanada ve Avrupa gibi gelişmiş ülkelerdeki Ermeniler ise, işin folklorik boyutuyla ilgili değiller. Onlar Türk tarafı ile tarihi hesaplaşmanın teorik ve maddi taşıyıcıları. Çünkü bu kesimler, hem eğitimli, hem varlıklı. İçinde yaşadıkları ülkelerin iç siyasetinde, ekonomisinde, kültüründe etkinler. Ancak, hem ateşli politikaları ile Türkiye’yi yıpratan hem de milyonlarca dolarlık yardımlarla Ermenistan Cumhuriyeti’ni ayakta tutan bu diasporada da Ermeni kimliğinin erimesi süreci yaşanıyor. Sabırsızlığı ve radikalleşmeyi yaratan bir neden de bu.


Soykırım tartışmaları

Sözünü ettiğimiz uzun göç tarihinin bütün diaspora üzerinde değişik derecelerde de olsa ‘kurban’ psikolojisini güçlendirdiğini tahmin etmek zor değil. Bilindiği gibi ‘kurban’ grupları dünyayı iyi ve düzenli bir yer olmaktan ziyade, güvensizlik, korku ve tehlike ile dolu bir yer olarak algılarlar. Bugün, dünyanın dört bir yanına dağılmış küçücük nüfusları yüzünden Ermenilerin büyük bir bölümü için, soykırım (genocide) terimi, 1915Tehciri’nin korkunç sonuçlarını tanımlayan hukuksal bir terim olmaktan öte, yaklaşık 95 yıldır sistematik olarak Ermeni halkına, cemaatine, devletine, diasporasına, tarihine, kültürüne, servetine yaptığımız kötü muamelelerin hepsini tanımlayan şemsiye kavram oldu. Ve biz yanlışlara devam ettikçe bu kavramsallaştırma hem Ermeni toplumunda hem dünya kamuoyunda kabul gördü. Çünkü insanlar bugün bile Ermenilere kötü muamele etmekten kaçınmayanların, o karanlık çağlarda kim bilir neler yaptığını düşündüler.

Yine de bu konuda bile tek bir bakış açısı yok. En azından iki temel tavır var. Sayıları az olan ancak milliyetçi gelenekten gelen Taşnaksütyun mensuplarının başını çektiği savaşkan kesim, soykırımla ilgili olarak özrü yeterli görmüyor, toprak ve tazminat talebi hakkını saklı tutmak istiyor. Yeri gelmişken, bugün en radikal tepkileri veren kesimlerin, tehcirin acısını doğrudan yaşamamış üçüncü kuşaklar olması bazılarına garip ya da art niyetli geliyor. Halbuki bu durum diaspora sosyolojisi açısından gayet normal. Çünkü diaspora toplumlarında genel olarak ilk kuşak, göçe neden olan acı olayın hesabını soramayacak kadar zayıf ve hırpalanmıştır. İkinci kuşak kendini hala göçmen hisseder. Ancak üçüncü kuşaktan sonra üyeler kendilerini yeni vatandaşlar olarak güvende hissedebilirler ve tarihleriyle ilgilenmeye cesaret ederler. İlk kuşakların acı hatıraların yanı sıra olumlu bazı hatıralara da sahip olması onları yumuşatırken, üçüncü kuşaklar için geçmiş sadece siyah ve beyaz renklerden oluşur. Bu yüzden de, daha soğuk ve katıdırlar. Ancak bu durum bile statik değildir.


Ahlaki yaklaşım

Sessiz oldukları için büyüklüğünü ve etkinliğini kestiremediğimiz diğer kesim ise yeni bir kimliğe doğru gitmek için tarihsel hafızayı bastırmaya ve eski cemaat kültüründen uzaklaşmaya eğilimli olanlar. Örneğin üçüncü kuşaktan ABD’li yazar Carol Edgarian, Rise the Euphrates adlı romanında şöyle diyor: ‘Sizler çocuklarınıza tüm acılarınızı geçirdiniz. Ben acılarımı çocuklarıma geçirmek istemiyorum. Çocuklarımın tarihimizin yaralarına ev sahipliği yapmasını istemiyorum.’ Bu kesimler için Türkiye’nin içten bir özür dilemesi, Ermeni kültürel mirasının korumaya alınması, Ermenistan’a dostça davranılması gibi sembolik adımlar bile, kırılan ulusal onuru onarmaya yeterli olacak. Özellikle ABD’deki elit Ermeniler arasında soykırım teriminin güncel ve tarihsel anlamları arasında nasıl bir denge kurulacağı meselesi sıklıkla tartışılıyor. Bu kesimlerin esas amacı, Türklerin onurunu kırmak değil, soykırımın kabul edilmesiyle ahlaki bir dönemecin alınması ve daha iyi bir dünyaya doğru adım atmak. Elbette, milliyetçi ideolojilerden veya çıkar gruplarından güç alarak, işi çözümsüzlüğe götüren kesimler var ama bunlar Ermeni diasporasının ana damarı değil.

Sonuç olarak, diasporayı görmezlikten gelmek ya da ona düşmanca davranmak öncelikle ahlaki ve insani değil. Çünkü diasporayı oluşturan insanlar bizim atalarımızın yanlış politikaları sonucu dünyanın dört bir yanına savrulmuş Anadolu’muzun çocukları, bizim insanlarımız.

İşe sadece faydacı açıdan yaklaşanlara da hatırlatmak gerekir ki, böylesi uzun ve karmaşık tarihçeye sahip bir çatışmayı, en geniş tabanlı, en güçlü, en dinamik tarafını dışarıda bırakarak çözemezsiniz. Ermeni Meselesi, her geçen gün çapsızlığı, yeteneksizliği kanıtlanan ulus-devlet paradigması içinde (örneğin Türkiye ile Ermenistan arasında) değil, küresel dünya paradigması içinde ele alınmak zorunda. Bugün gerek Türkiye’deki Ermeni cemaatinde, gerek Ermenistan’da, gerekse Ermeni diasporasında, bu tarihsel çatışmanın çözümüne katkıda bulunmayı isteyen sağduyulu kesimler var. Yeter ki, bu insanlara ön yargısız bakmayı öğrenelim, yeter ki onları anlamaya niyet edelim, yeter ki iletişim için doğru dili ve doğru yöntemi bulabilelim, arkası gelecektir. Ancak böyle yaparak sadece yerel bir iyilik halinin değil, aynı zamanda küresel bir iyilik halinin yaratılmasına katkıda bulunabiliriz.

Özet Kaynakça: W. Safran, “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return”, Diaspora, . (1991), 1, No.1: 83-99; K. Tölölyan, “Elites and Institutions in the Armenian Transnation Diaspora”,A Journal of Transnational Studies, Vol. 9, No. 1 (Spring 2000), s. 107-136; S. P. Pattie, Faith in history: Armenians rebuilding community, Smithsonian Institution Press, Washington/London, 1987; G. Sheffer, “A New Field of Study: Modern Diasporas in International Politics”, Modern Diasporas in International Politics’in içinde, London: Croom Helm, 1986, s. 1–5.

Ayşe Hür - 2009.10.25 - Taraf Gazetesi

24 Ekim 2009 Cumartesi

Yahudiler İnternet’te...

Sedef Adası cayır cayır yanıyordu! Yükselen alevler Büyükada’yı gündüz gibi aydınlanmıştı. Maden’deki yalıların iskelelerinde sıralanmış Adalılar dehşetle bu korkunç manzarayı izliyor, ellerindeki su kovalarıyla nafile Sedef Adasındaki ateşi söndürmeye çalışıyorlardı. Birden rüzgâr hızlandı. Şimdi dev alevler denizi aşmış Maden sahilini yalıyordu. Korkuyla uyandım. Ter içindeydim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, gürültüsüne karım uyandı. “Ne var? Ne oluyor?” dedi telaşla. “Yanıyoruz! Kalk çabuk, Ada yanıyor! Maden yanıyor!” diye haykırdım.

Otuz beş yıllık evlilik hayatımız boyunca elbise dolabından çıkan kobra yılanlarından tutun, yatağımızın Titanik misali okyanusun derinliklerine gömülmesine varan yüksek yaratıcılık eseri binbir türlü kâbuslarıma alışkın karım, uykusunu bölmüş olmamın öfkesiyle gürledi: “Yat uyu! Ada’da değil, Moda’dayız. On beş yıldır adaya gittiğimiz yok... Yatmadan önce abur cubur yersen öyle olur!”


Abur cubur... Dehşetengiz yangının failinin bulunması bir nebze olsa beni rahatlatmıştı ama yine de o devasa alevlerin anlamını düşünmekten kendimi alamıyordum. Oldum olası rüya yorumcularıyla dalga geçmişimdir. Ama az önce yaşadıklarım beni fena halde etkilemişti. Yeniden uyumaya çalışan karımın kulağına usulca fısıldadım: ‘Melahat’i arasak mı?’ Ailemizde adettir: Rüya gören hatırlayabildiklerini ertesi sabah ‘Hayırdır inşallah!’ nidaları altında aile efradına anlatır, ardından Melahat aranır ve rüyanın ne anlama geldiği öğrenilir… Genellikle güzel şeyler söyleyen Melahat, o yüzden tercih sebebidir.


Karım haklı olarak bir kez daha azarladı beni: Gecenin dördünde, saçma sapan bir rüya için insanlar rahatsız edilmezdi ki! Oysa beni bir türlü uyku tutmuyor, gözlerimi yumdukça alevler yeniden beliriyordu. Sonunda dayanamayıp kalktım. Karımı daha fazla sinirlendirmemeye özen göstererek usulca bilgisayarın başına geçtim. Ne şanslıyım ki, her sorunun yanıtını bulabileceğim bir devirde yaşıyorum.


YAŞASIN İNTERNET!

Arama motoruna ‘rüya tabirleri’ yazdım, milyonlarca site çıktı. Üsttekiler daha iyidir mantığından hareketle baştan ikinci adrese daldım. Güven telkin eden ciddi bir siteye benziyordu. Ana sayfada bir fihrist vardı. Rüyada görülen en belirgin nesnenin baş harfine tıklamak yeterliydi. Yangın için Y harfine bastım. Yaba sözcüğünden başlayan uzun bir liste belirdi. Aşağı doğru hızla indim. Tam bu esnada gözüme ‘Yahudi’ sözcüğü ilişti. Çok şaşırdım.

Yangını bırakıp Yahudi’ye takıldım. Demek ki, rüyada Yahudi görmenin de bir anlamı varmış. Acaba gördüğüm kişinin Yahudi olduğunu nasıl anlayacaktım? Yangını unuttum, merakla Yahudi’yi okumaya koyuldum. Uykum tamamen kaçtı, aklım karıştı, ekranın karşısında yığıldım kaldım. Yazılanları okuduktan sonra değil rüyamda Yahudi görmek, aynaya bile bakamaz oldum!

Meğer ben ne şeytan şeymişim!


Merak edenler internette araştırır bulur, sadece şu kadarını aktarayım: Rüyasında Yahudi gören, bağışlanmayacak büyüklükte günah işlemiş sayılır. Siz siz olun, kazara bile rüyanıza bir Yahudi dostunuz girecek olsa, görmezlikten gelin...


ANTİSEMİT BALIKLAR

Bundan iki hafta kadar önce, Fransa’nın Nice kentinde, Belçika asıllı bir çiftin evlerine misafir olmuştum. Yaşları yetmiş sınırını çoktan aşmış bu sempatik çift, yaklaşık yirmi yıldan beri Fransa’da yaşıyordu. Bütün Fransızlar gibi onlar da minitelden internete geçmenin sıkıntılarını yaşamış, internet sistemini kavrayınca da bu engin bilgi deposunun sihrine kendilerini iyice kaptırmışlardı. Siteden siteye atlıyor, bu yenidünyada bulduklarını heyecanla birbirlerine aktarıyorlardı. Tabii konuklar da bu bilgi paylaşımından mahrum kalmıyordu. “Bakalım sen ne denli iyi bir Yahudisin?” dedi ev sahibem, yüzündeki muzip gülümsemeyi gizleme gereğini duymaksızın.

Bilgisayar açıldı, bir siteye girildi, birkaç dakika sonra evsahibimin ilk sorusu geldi: “Mersinbalığı (esturgeon) nasıl bir balıktır?” Bilmediğim konularda gevelemeyi sevmem, kestirmeden bilmiyorum dedim. Yanıt: “Antisemit bir balıktır! Çünkü dişi mersinbalığı yumurtlama esnasında bütün pullarını döker ve dolayısıyla sürüngenler sınıfına girer. Sürüngenler ise “kaşer” değildir, yani antisemittir, Haham Simsoviç böyle buyuruyor!” Önce benimle dalga geçtiklerini sandım ama ciddiymişler. İnternette “Cheela” isimli bir web sitesi keşfetmişler, bir grup hahamın Fransız yahidlerin online sorularına verdikleri cevaplarla birbirlerini sınıyor, akılları sıra eğleniyorlar. Bazı tuzak sorular da var.

Örneğin sinemada patlamış mısır yenebilir mi? “Patlamış mısır “kaşer” değildir elbet, ama sana sinemanın caiz olduğunu söyleyen oldu mu!” Ayrılırken ayağımdaki son yıllarda yaygınlaşan renkli terliklere dikkat çektiler: “İçin rahat etsin Crocs’lar caizdir, Rabi Jak Kohn kesinlikle öyledir diyor.”


Kim ne derse desin, internetin nimetleri o kadar çok ki, saymakla bitmiyor. Her yaşa, her başa göre malzeme var, yeter ki, neyi niçin aradığımızı bilelim.

On beş gün sonra yeniden buluşuncaya dek her türlü kâbustan uzak kalmanızı dilerim.

İzel Rozental - 2009.10.21 - Şalom Gazetesi

23 Ekim 2009 Cuma

Onur...

Barış girişimlerindeki kilit kelime “onur”dur.

Kimsenin onuru zedelenmediği zaman yaklaşabiliriz barışa.

Bu nedenle Kürt kökenli yurttaşlarımızın yıllardır zedelenen onuru üzerinde çok durdum. Bunun tamir edilmesi gerektiğini söyledim.

Ama bugünkü gelişmeler tam tersi bir noktaya, Türk halkının onurunu zedeleyecek noktaya geldi.

Yani kaş yapayım derken göz çıkarılıyor.

Türkan Saylan’ın, Sabih Kanadoğlu’nun evini basan, İlhan Selçuk’u, Mustafa Balbay’ı, rektörleri sabaha karşı gözaltına alan yargının bu süreçte gösterdiği “hoşgörü”, birçok kişiyi çileden çıkarmış gibi görünüyor.

Hakkında en ufak bir suçlama bile bulunmayan Vatan mensubu Aylin Duruoğlu’nun aylardır hapiste tutuluyor olması vicdanları kanatıyor.

***


PKK’lıların teslim olma sürecinin bütün yurtta bir infiale neden olması, barışa değil olsa olsa ayrılıkların keskinleşmesine hizmet eder.

Nefretleri körükler.

Belki de otuz yıllık savaşın bölemediği insanları bu süreç böler.

Aklıma bile getirmek istemediğim ihtimaller var ama ya Ege, Karadeniz ve Orta Anadolu ayağa kalkarsa ne olacak?

Bu konuda en büyük sorumluluk DTP’ye düşüyor.

Eskiden beri sağduyulu davranışını ve yumuşak üslubunu yapıcı bulduğum Ahmet Türk’ün bu süreci, yine aynı akılla, sağduyuyla götürmesini beklerdim.

Birileri DTP’yi kapattırma ve işleri iyice çıkmaza sürükleme hesabı yapıyor olabilir.

Ama unutmayalım ki kazanırsak hep beraber kazanacağız, yitirirsek yine hep beraber yitireceğiz.

Bunu unutup da bir teslim sürecini “zafer” havasına dönüştürmek hiç kimseye yarar sağlamaz.

***


Onur sorunu o kadar önemlidir ki bir halkı çileden çıkarmaya yeter de artar bile.

Yüz yıl önce Rumeli’nin kaybı ve devletin aldığı yenilgiler halkta öyle derin bir onur kırıklığı yaratmıştı ki, sonuçlarını çok acı biçimde ödediğimiz olaylar meydana geldi.

Bu ülkeyi seven herkesin, kimsenin onuruyla oynanamayacağı gerçeğini kabul etmesi gerekiyor.

Ne Türk’ün, ne Kürt’ün, ne de başkalarının.

Eğer bugün savaş madalyaları iade ediliyorsa, şehit aileleri isyan ediyorsa herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesinin vakti gelmiş demektir.

Zülfü Livaneli - 2009.10.23 - Vatan Gazetesi

22 Ekim 2009 Perşembe

Biz Türklere düşen...

Kürt meselesi üzerine uzun süre konuştuktan sonra fikirlerini değiştirmeyi başardığım hatta “Biraz da Biz Kürtleşelim” derslerine devam etmiş bir arkadaşım aradı dün. Türkiye’ye gelen PKK’lılar için yapılan coşkulu karşılanma görüntülerini izlemiş televizyonda.

“Bu kadarı benim için bile fazla” dedi.

“Barış oldu ama, tanıştırayım, 26 yıldır yaşadığımız bir savaştı” dedim ben de.

Evet, biz Türkler bunu bir türlü anlamadık. Daha doğrusu bunu bize dürüstçe anlatan kimse olmadı. Yıllarca medya bize devletini çok seven, PKK’ya lanet okuyan, Türk bayraklarıyla miting yapan sahte Kürtleri gösterdi. Biz de inandık. Hâlbuki bu 26 yıl boyunca ölen 20 bin PKK’lının beşer kişilik çekirdek ailelerden geldiğini düşünsek, yakılan binlerce köyde her evde sadece bir kişinin yaşadığını varsaysak bile savaşın karşı cephesinde en aşağı yüz binler vardı. Ucundan gördüğümüz gerçeği öğrenmek de pek işimize gelmedi galiba. Böylesi daha hayırlı olmuş da olabilir. Belki de 26 yıl boyunca sokaktaki Türkler ve Kürtler bu bilinçli cehalet sayesinde komşu ve dost kalmayı başardılar.

Bize dağları bombaladıkça ‘terörün’ biteceği anlatıldı. Dağda 10 PKK’lı öldürdü ordumuz, sırada bekleyen 10 kişi onların silahlarını alıp dağa çıktı. Bize ülkemizi bölmek isteyen dış güçlerin desteği biterse PKK’lıların dağda aç, susuz kalacağı söylendi. Bütün dünya PKK’yı terörist listelerine aldı ama gayet sağlıklı görünen PKK’lılar dağdan jeeplerle, şık kıyafetlerle indiler.

Yüz binlerce insanı ellerinde PKK bayrakları, Öcalan resimleriyle, üzerlerinde üniformaları olan PKK’lı militanlarını karşılarken görmek benim için de itiraf etmek gerekirse dünyanın en normal ve en kabul edilebilir görüntüsü değil. PKK’lıların durup dururken dağa çıkmadıklarını anlattığım ve ikna ettiğim anneme, babama, kardeşime bunu açıklamakta zorlanırım.

Ama bunun bir savaş olduğunu sürekli hatırlayabilirsek, o karşılamaya gelen insanların evlerinin duvarlarında o üniformalar içinde hayatını kaybetmiş binlerce evladın, kardeşin, yeğenin, kuzenin fotoğrafları olduğunu akıldan çıkarmazsak, bu savaşın bir çeşit barışla bitmekte olmasının ne kadar hayırlı bir iş olduğunu hiç unutmazsak, kabul etmek, sindirmek en azından anlamak daha kolaylaşacak.

O zaman bu savaşın bir tarafının evlatları, ‘asker’leri teslim olurken, uğruna savaştıkları halkın, yıllarca görmedikleri annelerinin, babalarının, komşularının onları böyle karşılamasının da ne kadar normal olduğunu fark edeceğiz.

O yüzden de “Sen izleme o görüntüleri” dedim arkadaşıma. “O görüntüleri Türklerin izlemesi yasak, Kürtler için onlar.”

Eğer biraz basiret ve ferasetle bakarsak, bu coşkulu karşılamaların Kürt cephesinde muhtemel bir yenilgi hissinin (PKK’yı bile aşabilecek yeni bir isyana yol verebilecek) panzehiri olduğunu, geri kalan PKK’lıları dağdan inmek için ikna edici bir iş görerek savaşın bitmesine hizmet ettiğini de görebiliriz.

Basiret ve feraset... Barışı getirecek iki kilit sözcük bu.

“Önderliğin çağrısına uyduk” demekte direnen militanların gösteremediği ama onları “gerek yok şimdi bunlara” diye ikna eden Ahmet Türk’ün gösterdiği gibi bir basiret.

Hem milliyetçi olup hem de sekiz PKK’lının Türkiye’yi teslim aldığını söyleyebilen Devlet Bahçeli’nin, AKP’ye bir terörist demediği kalan Baykal’ın artık sabır sınırlarını zorlayan tahriklerine rağmen vakur duruşlarını sürdüren Başbakan Erdoğan’ın, Beşir Atalay’ın, AKP yönetiminin gösterdiği gibi bir feraset.

O görüntüleri sindirmekte hâlâ zorlanıyorsanız, basiret ve feraset gösteremediğimiz için bugüne kadar başımıza gelen felaketleri düşünün.

Ne fark var, emperyal heyecanlarıyla Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen İttihatçılarla, bugünün Bahçelilileri, Baykalları arasında. O gün onlara uyup bir imparatorluğu, Ermeni komşularımızı, Arap dostlarımızı kaybettik, bugün bunların gazına gelip elimizde kalan bu toprakları, Kürt kardeşlerimizi kaybedebiliriz.

Bugün “Niye seviniyorsunuz ki biz sizi yendik, biz sizi yendik” gibi mızıkçı çocuk yazıları yazanlarla “Geçtiği yerlerde medeniyetin otunu bırakmayan bir Türk’ü” pazarlayan 1915’lerın Aka Gündüzleri arasında ne fark var. Birine uyup Ermenileri kovaladık, diğerlerinin gazına gelip Kürtlerle mi didişelim.

Bugün biz Türklere düşen basiret ve feraset göstermektir. Emin olun az sonra da barış gelecek...

Yıldıray Oğur - 2009.10.22 - Taraf Gazetesi

19 Ekim 2009 Pazartesi

Vicdan, anti-semitiklik, dizi ve annem

Uzun yıllardır Ortadoğu üzerine çalışıyorum, uzun süre oralarda yaşamışlığım var, hala gidip geliyorum, sayısız makale yazdım, onlarca TV programına katıldım ve bir de roman yazdım. Ama sevgili annem, nelere tanıklık etmiş olabileceğimi TRT’de yayımlanan ve diplomatik gerilime yol açan ‘Ayrılık’ dizisinden sonra fark etmiş. “Ben, evladımın öyle bir ülkede yaşamasına nasıl izin vermişim, vah yavrum,” diyerek yazıklandı.

Annem, İsrail askerlerinin gerçekten de öyle yeni doğmuş bebekleri öldürüp öldürmediğini sorunca, doğrusu ne yanıt vereceğimi bilemedim önce. Aklıma, hastaneye gitmesine izin verilmediği için bir kontrol noktasında doğum yapmak zorunda kalan ve çocuğunu kaybeden bir anneyle yaptığım röportaj geldi. Sonra da anneme dedim ki, “Dizideki gibi kurşuna dizerek değil ama başka savaş suçları işleyerek; her şeyden önce işgal ederek, sivil, çocuk ayrımı yapmayarak, elinde beyaz bayrak sallayana bile kurşun sıkarak ve başka birçok yöntemle.”

Ama yine de meseleye ‘İsrailliler kötüdür’ mantığıyla yaklaşmanın iyi bir şey olmadığını söyledim.

Bu insanlık dramına yalnızca ve yalnızca vicdan gözünden bakılabilse diye de yazıklandım. Çünkü toptancı yaklaşımlar, İsrail hükümetine en sevdiği kozu veriyor, “anti-semitiklik’ kozunu.


İsrail hükümetini ve devletini eleştirmek başka bir şey, Yahudilere toptan karşı olmak ya da öyle bir izlenim vermek başka bir şey. Bunu hem İsrail politikalarının eleştirenler birbirine karıştırıyor, hem de İsrail hükümeti bunu kendi lehine kullanıyor. Hatta belki de İsrail hükümetinin bu kadar şımarık ve dünyayı hiçe sayar biçimde hareket edebilmesinin yegâne aracı da bu.


İkinci Dünya savaşı sarısında, Yahudilere yapılan soykırımdaki suçlarının vicdan azabından kurtulamayan Batı, ne zaman İsrail Devletine karşı, sesini yükseltmeye kalksa, “işte anti-semitiksiniz” ithamı karşısında hep geri adım attı.


İsrail şimdi de benzer bir biçimde, Türkiye hükümetini anti-semitiklikle suçluyor, daha da ileri gidiyor ve Türkiye hükümetinin İsrail’e karşı değişen tavrının biricik sebebinin “İslamcılık” olduğunu söylüyor ve hatta Türkiye’nin Batıdan koptuğunu iddia ediyor.

İsrail hükümeti aynı zamanda Ocak ayında Gazze’ye düzenlediği saldırı sırasında işlediği savaş suçlarını bu arada Hamas’ın da işlediği savaş suçlarını anlatan Goldstone raporu için, “teröre yeşil ışık yakan rapor” diyerek durumdan yakayı sıyırabileceğini
hesaplıyor. Ama bütün bu iddiaları ortaya atarken hızla değişen bir gerçeği fena halde gözden kaçırıyor; İsrail hükümetinin ‘zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışma’ politikası artık işe yaramıyor.

Yeni ABD yönetimi, her ne kadar şimdilik becerememiş olsa da ve bu yapabileceğine dair sinyaller gittikçe zayıflasa da, Ortadoğu meselelerinden artık bıktı. Buraları iyi kötü bir düzene koyup, gücünü Asya üzerinde yoğunlaştırmak istiyor. Bu diyardaki sorunların çözülebilmesinin anah-tarının da İsrail’de olduğunu biliyor. Diğer Batı ülkeleri de benzer bir görüşte ama kimse ‘anti-semitiklik’ suçlamasını göze alamıyor,

bunu yapabilecek tek ülke Türkiye.

Şimdiye kadar İsrail ile her alanda iyi ilişkiler kurmuş, Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk yapmış, geçmişinde bazı ayrımcılıklar yapmış olsa da asla, devlet politikası olarak anti-semitiklik tuzağına düşmemiş Türkiye, gönül rahatlığıyla İsrail’e karşı sesini yükseltebilir, Türkiye sesini yükselttikçe, yüreğine soğuk sular dökülen ülkeleri de arkasına alarak.


Öyle olmasaydı, İsrail Anadolu Kartalı tatbikatında istemediğinde ABD’nin tek tepkisi, durum

yalnızca ‘yakışıksız’ olarak tanımlamakla kalmaz daha ağır laflar kullanmaktan çekinmezdi.
Ama Türkiye, İsrail’e ‘dost acı söyler’ yaklaşımını inandırıcı bir biçimde sürdürmek istiyorsa, bunu yaparken, İsrail’in kuracağı, ‘batıdan koptu’, “İslamlaştı’ tuzaklarına düşmemek istiyorsa, önce kendi iç sorunlarını çözmek, Ceylan kızı kimin öldürdüğünü bulmak, Ermenistan ile ilişkilerini düzeltmek, Ortadoğu ülkelerindeki bütün insan hakları ihlallerinin karşısında durmak, kendi ülkesinde fikir özgürlüğünün önünü sonuna kadar açmak zorunda. Yalnızca İsrail hükümetinin politikaları söz konusu olunca değil ama her alanda ve herkese karşı vicdanın sesini dinlemek zorunda. İşte o zaman gerçekten de Ortadoğu’da bir şeyleri değiştirebilir.

Ayşe Karabat - 2009.10.16 - Radikal Gazetesi

Türkler demokrasi istiyor mu?

Temel soruları sormak genel geçer kabul ettiklerimizi tehdit edercesine sarsar.
İtalyan rönesansının düşünürlerinden Giordana Bruno yazdıklarına tahammül edemeyen engizisyon tarafından yakıldı.
Temel sorular insan ilişkilerini deprem gibi sarsar. Yıllarını birlikte geçirmiş nice çift tanıdım, “Beni seviyor musun?” diye sormaya cesaret edemeyen.
Şu soruyu da pek soramayız. Yabancı basında, ‘Türkler demokrasi istiyor mu?’ başlıklı bir yazı çıksa tepkimiz ne olurdu acaba?
Tartışırmıydık? Yoksa şiddetle köpürerek demokrat olmadığımızı bir kez daha mı ispat ederdik?
Geçmişimizde bunca askeri darbeyi mazeret gösterir, onlar ABD’nin dahliyle oldu diyerek topu taca mı atardık?
Türki adı verilen Ortaasya cumhuriyetlerinde diktatörlerden geçilmiyor. Yeni takvimler icad edip aylara aile fertlerinin adlarını veren, şaibeli seçimlerle iktidara gelen başkanlar bile var. Ruslar da farklı değil. Çarlık, Sovyetler ve şimdiki tek adam rejimleri derken, bir totaliter yönetimden diğerine geçmekteler.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye, Kurucu’nun tarihsel konumu istisnai olsa da, lider sultası altında yaşadı.
Liderden lidere düşünceler, ideolojiler, inançlar, uygulamalar az da olsa değişti ama demokrasiyi temelden dinamitleyen lider sultasından vazgeçilemedi. Çok partili sisteme geçildiğinde de ‘vazgeçilmez’ lidersiz yapamadık. Kuşaklar değişti, yaşlanan parti liderleri, başbakanlar ve de cumhurbaşkanlarıni tekrar tekrar seçtiğimiz bir kaç kişiden, evet efendim dediğimiz askerden ibaret kaldı. Hangi politikacı geldiyse istifa ettiremedik. Seçim kaybeden muhalefet liderlerinin bile tahtlarından inmediği, tahtlarından indiremediğimiz bir ülke burası.
Hükümet partilerinin iktidarlarını yıllardır totaliter bir anayasa ile sürdürdüklerini bilmemize rağmen ülkede ‘demokratik anayasa’ sesi yükselemiyor...
Demokrasiye en yatkın kurum olması gereken üniversite, kapıkullarının mekanı...
Demokrasinin olmazsa olmaz dengeleyici unsurları, yasama, yürütme ve yargılamanın tek bir partinin kontrolu altında olduğu, medyanın susturulduğu, tek sesli olduğu, totaliter ülkelerin örneklerini, neden oldukları vahşeti 20. yüzyılda çok gördük. Totaliter düzenlerde karizmatik liderlerin baştacı edildiğini de.
Demokratik rejimlerde ise siyasi partiler, karizmatik liderleriyle bir yere kadar gititkten sonra zararını gördüklerinden bir daha seçilemeyiz korkusuyla onları uzaklaştırıyor. İşte demokrasinin beşiği diye bilinen İngiltere’de II. Dünya Savaş’ından sonra seçilemeyen Churchill, başbakanken partisinin alaşağı ettiği Thatcher ve ABD’nin bir dediğini iki etmediği için hem parti liderliğini hem de başbakanlığı bırakmaya zorlanan Blair.
Liderleriyle özdeşdirilen partilerin akıbeti liderleriyle batmak. Bugün İtalya’da Berlosconi’nin partisini aynı akıbet bekliyor.
Edilgenliğmizden, liderlerin peşinden gittiğimiz için mi hem Türkiye’nin en güvenilir kurumudur diyerek emekli darbecileri bile baş tacı yaparken askerin anayasasından güç alan bir partiyi de iktidara getiriyoruz.
Cemaatten cemiyete geçememiş toplumumuzda ilkelere değil de liderlere kendilerini adayanlar düşüncelerini sorgulamak yerine duygularıyla cepheleşmekteler.
Geçmişimizde totaliter düzenlerin sütten ağzı yanan mağdurları yoğurdu üfleyerek yiyeceklerine, toplumsal kurumlarla medyanın kıstırılmasına sessiz kalmalarının aymazlığında yeni düzene yamanmaktalar.
Egemen güçler ‘ekonomik kriz’ dese de, aslında yaşadığımız kapitalizmi denetleyemeyen demokrasi krizi. Dünya kabuk değiştirmeye mahkum. Önümüzdeki yıllarda ya küresel bir totalitarizme geçeceğiz ya da yeni bir demokrasi anlayışına.
BM İnsani Gelişmişlik Endeksine göre, dünyada 79. sıraya gerileyen Türkiye ise çevresinde oluşan yeni güç ve stratejilerin dinamiğinde geçmişten birikmiş sorunlarının üstüne başarıyla gittiği halde miyadını doldurmuş 20. yüzyıl demokrasi anlayışından bile adım adım uzaklaşmakta.

Gündüz Vassaf - 2009.10.18 - Radikal Gazetesi

Ben de korsan taksiye hayır diyorum

Ne sistem kurmayı başarabiliyoruz ne de onu işletmeyi. Her şeyi 'korsanlaştırmak' gibi bir maharetimiz var. Sosyolojik bir durum bu ve üstünde çok çalışmayı gerektiriyor
Taksiciler bir miting düzenleyip 'korsan taksiye hayır' demişler, galiba bazı 'sanatçılar' da onlara destek vermişler. Ben o sırada yurtdışındaydım. Gitmeden önce duvarlarda insanları mitinge çağıran pankartları görünce, eğer bir taksinin içindeysem hemen bu mevzuu açıyor ve biraz yukarıdan bakan bir taksiciye çatmışsam verip veriştiriyordum. Bana göre bindiğim ve İstanbul sokaklarında dolaşan taksilerin çoğu korsandır. Bakın neden. Korsan, benim anladığıma göre, hukuki denetimin dışında kalan, kendi başına buyruk yaşayan, bildiğini okuyan demektir. Ben maalesef bazı zorlamalar nedeniyle İstanbul'un 'şatafatlı' ve hiç sevmediğim semtlerinden birisinde oturuyorum. Yakınımda da üç taksi durağı var. Taksiye binmeyi İstanbul trafiğinde araba kullanmaya tercih ettiğimden ve arabanın yıpranması, benzin parası, otomobil kullanmanın güçlüğü, park yeri bulmanın sıkıntısı, park parası, kaza yapma riski düşünüldüğünde taksinin gerçekten ucuz bir çözüm yolu olduğunu bildiğimden sürekli olarak onlardan araba çağırırım. Bu duraklardan birisi bir hayli eskidir. Gelen her arabanın şoförüyle, dolayısıyla da durak yönetimiyle kavga ederim. Gönderilen arabalar içine binilmeyecek kadar pistir. Şoförler her türlü temizlik anlayışından uzaktır. Arabaların içi sigara kokar. Durak taksicileri nispeten bilse bile yol bulmak bir derttir. Arabaların bazıları eskilikten neredeyse yolda kalacak gibidir. Oysa siz bir yere gideceksinizdir. Yıkanmış, giyinmiş, parfümlerinizi sürmüş, o arabaya 'binmeye zorlanmışsınız'dır. Şoförün kabalığı ayrı bir derttir. Yazın gene neyse, camlar açık. Kışın o kapalı camlarla tam bir konserve kutusuna dönen takside akıl almaz kokularla seyahat etmek zorundasınızdır. Sonuç olarak ne şikâyet edebileceğiniz bir merci vardır ne de bu arabaları denetleyecek bir makam. Peki, şimdi bu taksiye korsan demeyip de ne diyeceksiniz? Her sabah aynı yolu izleyerek bir yerden bir yere giderim. Ana yolu değil arka yolu kullanırım. Bir tepedeyizdir, sahile ineceğizdir. En küçük bir muhakeme nasıl bir güzergâh izleneceğini anlamaya kafidir. Olmaz. Yolu bilmez taksiciler, tarif etmek zorunda kalırım. Bir çıkmaz sokak, bir mecburi istikamet işareti vardır. Oralara gelince sesimi çıkarmam. Bugüne kadar o işaretlerin anlamını bilene rastlamadım. Sorunca binbir bahane ve yalan türetilir. Yokuş aşağı inerken gaza sonuna kadar basılır, nedenini anlamam. E, nasıl olacak bu işler? Kim korsan bu durumda?

MAĞDURLAR: KENTİN SAKİNLERİ

'Eskiden' diye başlayan her şeyden nefret ederim ama öyle başlayıp 'bu işler böyle değildi,' diyeyim. Taksiler çok daha kontrollüydü. O da 'eskiden' olduğu için değil, o dönemin koşulları böyle bir durumu sağladığı içindi. Sonra göç denilen hadise her şeyi olduğu gibi o alanı da tahrip etti. Özellikle Güneydoğu Anadolu'dan gelen büyük kitlenin içinde genç, çalışma gücü olan, eğitimsiz ama eline nasılsa bir ehliyet geçirmiş olan çocuklar taksilerin direksiyonuna geçtiler ve bu süreç başladı. Bunun böyle olacağı belliydi ve 'kentlilik' bilincine yeterince sahip olmayan o insanların bu işte hiçbir kusuru yoktu. Onlar yapabileceklerini yapmaktaydı. Sistemin, kurumların, başta belediyeler olmak üzere bu işe el atması, o kitleyi eğitmesi, yönlendirmesi gerekirdi. Bu yapılmadı. Çok araştırdım, dernekler bazı kurslar düzenliyor ama içerikleri, kapsamları, nasıl 'kullanıldıkları' tahmin edebileceğiniz bir düzeydedir. Burada iki şey çıkıyor karşımıza. Birincisi bizim sistemle olan çatışmamız. Ne sistem kurmayı başarabiliyoruz ne de onu işletmeyi. Her şeyi 'korsanlaştırmak' gibi bir maharetimiz var. Sosyolojik bir durum bu ve üstünde çok çalışmayı gerektiriyor. Bir dönüşümün önceden tedbirini almak ve sistemi o yönde işletmek becerilerimiz arasında yok. O nedenle de her zaman diyorum ki, 'modernleşme' bizde sadece altyapı ve bazı kurumların 'göstermelik' olarak, biçimsel olarak mevcudiyetidir. Gerçek anlamda modernleşme demek olan akılcılık, işlevsellik, gerçekçilik ve sistem işletme tekniği söz konusu değildir. Taksicilik de bu minval üzere gidiyor. Zaten dolmuş dediğimiz şeyin adının halk arasında 'kaptıkaçtı' olarak kullanılması az şey mi ifade eder? İkincisi böyle bir modernlik anlayışına sahip olmadığımızdan hukukla olan ilişkimiz de sorunlu. Hukuki tabiriyle söyleyelim, murakabe, muaheze ve müeyyide yani en geniş anlamda denetim ve yaptırım bizde söz konusu olsa bile çok yetersiz. Kimse kimseye karşı hakkını resmi kurumlar nezdinde aramıyor. Hukuk sürecinin işlemediğini biliyor. Başına başka sorunlar açılacağından çekiniyor. O zaman ya lanet okuyup yoluna gidiyor ya da kendisi hakkını almaya çalıştığından kıyamet kopuyor, başına gelmedik iş kalmıyor. Taksicilik bütün bu kısıtlamaların, çıkmazların çok mükemmel bir göstergesi. Kentte yaşayanlar bu işin mağdurları. Burası gerçek. Şimdi bütün bunlardan sonra yeniden soralım şu İstanbul sokaklarını cevelan eden, 18 bin adet olduğu söylenen taksilerin hangisi korsan, hangisi değil. Siz cevabı verin, ben 'korsan taksiye hayır' diyorum.


Hasan Bülent Kahraman - 2009.10.18 - Sabah Gazetesi

Ufal da tenime gir

Ölçü, metreydi. Öyle biliniyordu.
Kim ölçmüşse ölçmüş önümüze
koymuştu. Çalışırken, konuşurken
kolaylık olsun istemişti. Peşinden
küçükleri ve büyükleri geldi. Hep
onarlı sırayla. Küçük torun mili
ile büyükbaba kilo iki uca yerleşti.
İnsanın işini görmeye haydi haydi
yetiyorlardı.Yıldızların izini kâğıda
düşürmekten otoyollar, denizaşan
köprüler yapmaya. Çocuklara sayı
saymayı, çarpma bölme yapmayı,
cetvel tutmayı (bugün cetvelin ne
olduığunu bilen çocuk kaldı mı?)
öğretmeye yarıyordu... Gel zaman
git zaman mili yetmedi. Daha hızlı
olmak için daha küçük torun
gerekti. Bir binlik daha düşüldü.
Mikrona geçildi. Hemen sonra bir
binlik daha, milimikrona...
Hızlı hep daha hızlı! Mikronların
devri de kısa sürdü. Küçükten de
küçük ne olabilir? Cüce.Yani nano.
Şimdi devir nanometre devri. Bu
cüce, bıdık mikronun kaç bin binlik
ufağıdır ne farkeder? Şimdinin tüm
rekabete dayalı icatları nano-tek
ürünü.
İçtiğiniz ilaçtan, bindiğiniz taşıtta
kullanılan yakıta hepsi cücelerin
marifeti olabilir. Hatta güneşin
zararlı ışınlarını tutsun diye
çalındığınız krem dahi. Ekonomi
işlerinden anlayanlar bu nano-tek
pazarının milyarlarca dolar
olduğunu söylüyor. Gitgide her
alana girmekte olduğunu da.
Giydiğiniz gömleğin kumaşının
lifine varana kadar. Yalnız bu
cüceler bir garip. Her yere, her
dokuya süzülüyorlar. Solumaya
ya da yutmayagörün. Ciğerlerinize,
beyninizin kıvrımlarına hatta.
Hatta ve hatta teninizin altına
kadar giriyorlar! Sonra işte o
tümör senin, bu emboli benim,
ufak ufak... Gelin görün ki her
tütün paketinin üzerine ‘yedi
sülaleniz tehdit altında’ yazan
dünya sağlık şeyleri bu ürünlerin
üzerine tek kelime olsun
komuyorlar. Cüce parçacıkların
havaya ya da suya yayılmasının
muhtemel etkileri ise şimdilik pek
bilinmiyor.
Hükümetler ise cüceler konusunda
şimdilik kararsız görünüyor. Tıpkı
genleriyle oynanmış organizmalar
konusunda olduğu gibi. Tam 220
sene önce devrimiyle dünyayı
‘epey karıştırmış’ olan Fransa
şimdi yepyeni bir devrime daha
hazırlanıyor. Nano-tek konusunda
vatandaşlara danışılacak.
Hükümetin kurduğu bir
komisyon şehir şehir gezip
vatandaşlara bilgi verecek. Soru
ve endişelerini toplayacak. Sonra
bir rapor yazacak. Daha sonra
mı? Raporlar resmi makamlara
karar verirken ışık tutacak. Tabii
10-12.000 kişiyle konuşunca bu
konuda ‘millete danışılmış’ olacak.
Bir tür ‘danışıklı demokrasi’
durumu. Pek yakında hükümetler
dünyanın her yanında bu yola
başvurup vatandaşın binde birine
danıştıktan sonra en zor kararları
kolayca alırsa şaşmayalım.
Cüce parçacıkların kolayca
tenaltı olması sayesinde suçluların,
şüpheli şahısların ve hepimizin
izlenmesi çok daha kolay olacak.
Görünmez cüce-robotlar herşeyi
izleyecek. Havaalanında dört defa
kimlik gösterip ayakkabı çıkarıp
‘çalmadığımızı’ göstermeye gerek
kalmayacak. Nano-güvenlik
merkezlerinde sinyallerimiz her an
izlenecek.
Böylece tüm bilim alanlarında
şimdi pek moda sürdürülebilirlik
cazibesini kaybedecek. Onun yerini
izlenebilirlik (traceability) alacak.
Tüm göçmenler, mülteciler,
felaketzedeler, savaş mağdurları
tenaltı cüceleriyle rahatça
‘yolculuk edebilecek’!
Cenevre’de yenilerde keşfedilen
atomdan küçük parçacığa bilim
adamları boşuna ‘tanrı parçacık’
dememişler. Küçülen tanrının
kulları da GPS-insan oluyor.

Serhan Ada - 2009.10.17 - Radikal Gazetesi

Kahkahalarla

Onun ilk gülüşünün üstünden çağlar geçti sanki. ‘Bak, gülme taklidi yapıyor’ diyorduk önceleri, daha birkaç günlük yüzünde patlak veren ışıklı kasılmalara. Yaşadığının, yaşayacağının kanıtıydı, o bir ışık çakımı hızıyla belirip yok oluveren gülücükler. Bize birisi olduğunu hissettirdiği anlardı. Antik kaynaklara göre doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günde gelen mucize. Bebeğin yaşamının sonsuza dek ruhla dolduğuna inanılan o ilk gülüş anı. Aristoteles’in insanı ‘animal ridens (gülen hayvan)’ olarak adlandırmasına neden olan, dünyanın diğer canlılarından kopuş anı. Ruhsal yolculuğun başlangıcı. Gülmeye, kahkahalar savurmaya bayılan bebeğimin büyümeye başladığını fark edişim de farklı bir gülüşünü, daha çok gülümseme denilebilecek bir ifadesini yakalamamla oldu. Yorgun bir günümde pek de coşkuyla katılamadığım oyun içinde besbelli zayıf bulduğu soytarılıklarım karşısında sanki mahcubiyetle gölgelenmiş bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Çabalarını takdir ediyorum ama sen de biliyorsun ki pek de komik değil şu halin, der gibiydi. Şefkatli, incelikli, basbayağı sosyal bir gülüş.

Gülmenin hazla beslenen, otoriteyi sorgulayan bozguncu niteliği, insanlık tarihi boyunca bu insanı diğer canlılardan ayırt eden yegâne özelliğin etrafında hep sorunlu bir alan oluşmasına neden olmuş. Ciddiyetin tevazu ile eşleştirildiği semavi dinlerin ilk yasaklarından biri denetlenemeyen kahkahalar. (Oysa İ.Ö. üçüncü yüzyılda yazılmış bir Mısır papirüsünde ilk Mısır tanrısının dünyayı otoriteryan sözcüklerle değil kahkahayla yarattığını okuyoruz. Tanrı kaosla yüzleşiyor ve onu kahkahasıyla uzaklaştırıyor. Işığın içine sevinç ve coşku dolu bir dünya salıyor. “Tanrı güldüğünde, dünyaya hükmedecek yedi tanrı dünyaya geldi... İkinci kez kahkahaya boğulduğunda sular oluştu, yedinci kahkahasında ruh doğdu.”)


İnsanın eğitimi gülme dürtüsünü denetleyebilmeyi öğrenmesi üstüne kurulu. Kişinin gelişmesi, uygar dünyada sorumlu bir birey olarak yerini alması, neşesini, coşkusunu, onu apansız dürtüveren mizah sinirlerini yatıştırmayı, evcilleştirmeyi öğrenmesini şart koşuyor. Büyüğüne boyun eğmenin, disiplinli bir köle olmanın göstergesi mümkünse hazırolda durup iyice nötr, anlamından boşaltılmış bir ifadeyle karşısındakinin ötesinde belirsiz bir yere gözlerini dikip emirleri beklemektir.


Kahkahanın muhteşem müridi Mark Twain ‘Dünyadan Mektuplar’da şöyle diyor: “Çünkü soyunuz, bütün o yoksulluğuna karşın, tartışmasız olarak gerçekten etkili bir silaha sahiptir: Gülme. Güç, para, inandırma, destek toplama, baskı yapma bütün bunlar yüzyılların çabasıyla devasa bir dalavereyi kaldırabilir, biraz yerinden oynatabilir, biraz zayıflatabilir; ama

onu bir darbede paramparça edecek olan şey gülmedir.”

Bebeğimin her anımızı kuşatan otoriteryan imlâyla yüzleştiğinde neler çekeceğini düşünmek arada gölgeliyordu elbet kahkahalarının bana verdiği mutluluğu. Hayatım boyunca ‘dalaksız’ olduğum için katlanmam gereken otorite durakları karşısında morarıp tıkanarak kahkahamı bastırmaya çalıştım. İlkokuldan başlayarak derslerde öğretmenlerimin suratına bir kahkaha patlatmamak için çektiklerimi hâlâ midemde kasılmalarla hatırlarım. İkide bir bizim bataryayı karşısına dizip engin hayat dersleri veren yüzbaşı karşısında başım ciddi bir belaya girmesin diye boğulmanın eşiğinde tıkanışımı, çalıştığım birkaç işyerinde amirlerimin gülünç

otorite takıntıları karşısında yaşadığım acılı kramplarımı da hiç unutmadım. ‘Gülme!’, bütün çocukluk ve ilk gençliğimin en zor uyduğum yasağı oldu.
Daha çocukken bize gülmeyi yasaklayan, zekânın en önemli çıkışını tıkayarak beslenmemizi kısıtlayan otorite, insan olmanın hazzına düşman. Mikhail Bakhtin’in sözünü ettiği tehlikeyi hissediyor elbet:

“Gülmenin olağanüstü bir gücü vardır. Nesneyi yakına getirir, onu parmağın bildik bir hareketle her yanına dokunabileceği somut temas bölgesine çeker, baş aşağı döndürür, içini dışına çıkarır, ona yukarıdan ve aşağıdan bakar, dış kabuğunu kırar, merkezine bakar, ondan kuşkulanır, onu böler, parçalarına ayırır, soyup sergiler, özgürce inceler ve onunla deneyler yapar. Gülme bir nesne karşısındaki, bir dünya karşısındaki korkuyu ve acıma duygusunu ortadan kaldırır, onu tanınan bir nesneye dönüştürür, böylece özgürce araştırılması için zemin hazırlamış olur. Gülme, korkusuzluk gibi bir önkoşulun gerçekleştirilmesinde yaşamsal bir etmendir; bu önkoşul olmaksızın dünyaya gerçekçi olarak yaklaşmak olanaksızdır. Gülme bir nesneyi kendine çekip bildik kılarak, onu gerek bilimsel, gerek sanatsal sorgulayıcı deneyin ve özgür deneysel düşgücünün korkusuz ellerine teslim eder.”


Evet. Gülmek, düşgücünün korkusuz ellerinden tutar. Dünyayı zekâ ve neşeyle yıkıp yeniden kurar. Otorite tarafından yalnız sorumluluk özürlüsü olarak görülen kadın ve çocuklara yakıştırılır. Çünkü bozguncudur. İşte bu yüzden çocukların karşısına geçip ‘gülmeyin’ diye tepinen öğretmen, bize hayat diye vaat edilen hücrenin ilk habercisidir.


Yıldırım Türker - 2009.10.17 - Radikal Gazetesi

Gazetecilik, 'haysiyet cellatlığı' mesleği değildir

Biraz bekledim, kim ne diyecek, ne yazacak, diye. Magazin muhabirlerinin tiyatrocu Levent Kırca’yı, film yönetmeni ve oyuncu Uğur Yücel’i ve müzisyen ve oyuncu Timuçin Esen’i önce çileden sonra da insanlıktan çıkarmasını siz de ibretle izlemediniz mi? Ben izledim. Bazı gazeteler bu sefer lutfettiler, magazin basınını ve magazincilik denen illeti de tartışmaya açtılar. Ama bu yapılan da son derece ikiyüzlü bir şeydi, az sonra neden böyle dediğimi daha iyi anlatabileceğim.
Gelin o tartışmaya en baştan başlayalım.
Bu fenalıkları yapanlara ve onları gece yarıları ‘çalışmak’ üzere oraya gönderenlere mesleklerini sorsanız, benimle aynı cevabı verecekler: Gazeteci.
Oysa yapılan ‘iş’in gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi yok. Onların yaptıkları, açıkça söyleyeyim, haysiyet cellatlığı.
Soranlara bundan sonra böyle cevap vermelerini salık veririm.

***
Uğur Yücel, bir lokantada veya barda içki içecek, sonra evine gitmek üzere kapıdan çıkacak. Siz kameranızla onun burnuna kadar gireceksiniz, dakikalarca kameranızı orada tutup abuk subuk sorular soracaksınız, o tınmayacak yürümeye devam edecek, sonra sizin yüzünüzden ayağı takılıp yere düşecek ve siz onun yerden kalkmaya çalışma görüntülerini yayımlayacaksınız, seyredenler ‘Bak işte şişede durduğu gibi durmuyor’ diye düşünecekler, bunun adı da ‘gazetecilik’ olacak öyle mi? Yok öyle yağma!
Timuçin Esen, arkadaşlarıyla bir bardan çıkacak. Siz onun da burnuna kameralarınızı dayayıp abuk subuk sorular soracaksınız. O cevap vermek istemediğini, görüntülenmek istemediğini söyleyecek. Siz devam edeceksiniz rahatsız etmeye. En sonunda o çileden çıkacak. Ve siz onun polis tarafından yerde sürüklenme görüntülerini yayımlayacaksınız, üstüne bir de ‘Şöhretli insanın saldırısına uğrayan mağdur’ olacaksınız, öyle mi? Yok öyle yağma!
Levent Kırca bir hanım arkadaşıyla lokantada yemek yerken siz orada biteceksiniz ve bu huzurlu güzel keyif akşamının içine edeceksiniz, kameranızı sofradaki yemeklere kadar sokacaksınız, abuk subuk sorular soracaksınız, sanki herkes size cevap vermek zorundaymış gibi, sonra o çileden çıkınca onun çileden çıkma görüntülerini yayımlayacaksınız, bunun adı da ‘habercilik’ olacak, öyle mi? Yok öyle yağma!
‘Gazetecilik’ yaptığınızdan bu kadar eminseniz, elinizdeki bantların ham halini hiç değilse internete koyun. Montajsız, efektsiz, üstüne ses bindirilmemiş bantlarınızı koyun, olayları hepimiz baştan sona görelim. Var mısınız? Herkes de görsün, sizin ‘haber almak’ adı altında nasıl rahatsız edici olduğunuzu, nasıl ikiyüzlü olduğunuzu, nasıl terbiyesiz olduğunuzu.

***
Sadece gece gezen ve kendilerine ‘basın emekçisi gazeteci’ diyenlere değil sözüm. Onları geceleri oralara ‘av’a gönderenlere, o ‘haber’leri alıp TV’de yayımlayanlara, gazeteye basanlara da söylüyorum bu sözleri. Ve hepsini ‘haysiyet cellatı’ olarak niteliyorum.

***
Taptaze bir örnek:
Önceki gün ‘magazin’ yayımlayan bütün gazetelerde aynı haber vardı. Yazar-yönetmen-oyuncu Uğur Yücel, 97 bin liralık bir karşılıksız çek davasıyla uğraşıyordu ve bu parayı ödemeden ‘Amerika’ya kaçmıştı.’
Evet, yanlış okumadınız, Çarşamba günkü gazetelerde bu haber vardı: Uğur Yücel Amerika’ya kaçtı!
Peki bu haberi yayımlayan gazetelerde dün ne okudunuz? Uğur Yücel açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Hayır Amerika’ya kaçmamış, kendisinin de oyuncu olarak rol aldığı Fatih Akın’ın filminin galasına katılmak üzere New York’a gelmişti, zaten iki gün sonra da dönecekti, çünkü dizisi, filmiyle bütün hayatı Türkiye’deydi.
Merak edenler için söyleyeyim, Uğur Yücel iki sezondur başarılı bir tv dizisinde oynuyor. Bu yaz çekimlerini tamamladığı uzun metrajlı filmi yakında gösterime girecek. Ve son olarak 97 bin lira herhalde Uğur Yücel için ödenemeyecek büyüklükte bir borç değil.
Bir insanı önce ‘kaçtı’ diye yazıp sonra da pişkin pişkin ‘Kaçmamış, gelecekmiş’ diye okuyuculara takdim etmek, haysiyet cellatlığı değilse nedir?

***
Herkes şapkasını bir kez daha önüne koyup düşünsün: Gazetecilik mesleği, ‘haysiyet cellatlığı’ mesleği midir, değil midir?
Daha önce de yazmıştım, gazetecilik insan kırma mesleği değildir, demiştim. Kıra kıra yakında geriye insan kalmayacak, okuyucu kalmayacak!

İsmet Berkan - 2009.10.16 - Radikal Gazetesi

'Çöplüğün generali'nin ülkesi

Sabah telefonlarım çalmaya başladı. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Polis Akademisi’nde düzenlenen, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da katıldığı ‘Kürt Açılımı’ konulu ‘Çalıştay’ı soruşturuyormuş. TV kanallarından gazeteci meslektaşlarım arıyorlardı. Bu ‘Çalıştay’a katılanlar birisi olduğum için benim de fikrimi soruyorlardı.

Elimde Oya Baydar’ın ‘Çöplüğün Generali’ (Can Yayınları) kitabı, kulağımda telefon. Tam üst üste oturdu. Oya Baydar, bu romanın hayali bir ülkede geçtiği söylüyor. Onun hayali ülkesinde çöplerden bombalar çıkıyor. Cesetler çıkıyor. İnsanlar oraya buraya bırakılan bombalarla yaşamlarını yitiriyorlar.

Oya Baydar, hayali bir ülkeden söz ediyor ama bizler hakiki bir ülkede yaşıyoruz. Hayalle, hakikat birbirine karışıyor. ‘Çöplüğün Generali’ni yazan hayali yazar kayboluyor. Yazdıkları bulunuyor.
Bizim hakiki ülkemizde faili meçhul cinayetler işlendi. Bu insanların birçoğu kuyulara atıldı, isimsiz mezarlıklara gömüldü. Bu ülkenin savcıları, uzun yıllar faili meçhullerin yaratıcılarını sorgulayamadılar. Onun yerine faili meçhullere itiraz edenleri mahkemeye çıkarmayı tercih ettiler.

‘Çöplüğün Generali’ daha önce yaşanmış hayali bir ülkenin romanıydı. Çöplükte bulunmuştu. Yazarı da öldürülmüştü: “Birkaç saat içinde bütün şehir bomba, mermi, silah patlayıcı tarlasına dönüştü. Kötülük çiçekleri, evlerin, gökdelenlerin, iş merkezlerinin, banka kulelerinin, görkemli resmi binaların, anıtların, bütün yapıların boyunu aşıp göğe yükseldi. Şehrin sakinleri kadar tohumları ekenler de çaresiz seyrettiler ölümcül hasatlarını. Sonra bir patlama oldu. İnsan kulağının algılayabileceği seslerin o kadar ötesindeydi ki kimse duymadı. Şehir, içi oyulmuş yaşlı bir ağaç nasıl çökerse öyle ağır ağır çöktü, toprağa ve tarihe gömüldü.”

Yazarın romanındaki son sözlerdi bunlar. Çöplüğün generali, yani üzerinde general kaputuyla çöp toplamaya çalışan çocuk, doğruluyordu bütün olan biteni.

***

Oya Baydar, ‘Çöplüğün Generali’ romanında unutmayı sorguluyor. “Hatırlamak, başkalarına hatırlatmaya, başkalarını uyarmaya, direnmeye yarar” diyor, kahramanının dilinden. “Farkındalık bir ilk adımdır belki” diye sürdürüyor uyarısını.
Telefonlar yeniden çalıyor, ‘Sen misin açılan’ diyerek açılan soruşturmaya cevap yetiştirmeye çalışıyorum. Türkiye’nin unutmakla, hatırlamak arasında geçen yılları gözümün önünden gitmiyor.

Aslında bir hayal ülkesindeki romana benziyor yaşamımız. Çöplüğün generalleri gibiyiz. Ne geçmişle hesaplaşabiliyoruz, ne de bugünü kurmayı becerebiliyoruz.

‘Kürt Açılımı’ diye başladık, demokratik açılıma döndük. Kürt dili ve edebiyatı diye başladık, ‘Yaşayan diller enstitüsü’ne döndük. Geçenlerde Hülya Avşar hakkında soruşturma açıldığında MHP’liler ilginç bir çıkış yapmışlardı, “Asıl soruşturmayı Başbakan’a ve hükümete açmak gerekir” demişlerdi.
Belli ki savcılar da onları dinlemişlerdi. Şimdi soruşturma başladı, bakalım kimlerden hesap sorulacak.

***

Kendimi bazen çöplükte eşinen ‘general’e benzetiyorum. Dönüp aynı noktaya geliyoruz. 20-30 yıl önce ‘Komünizm propagandası’ndan her önüne gelen yazıya soruşturma açan savcıların döneminin sonuna geldiğimizi sandığım oluyor. Hâkimler artık değişiyor ve hukuku demokratik bir ülke inşa edebilmek amacıyla kullanırlar diye hayallere kapılıyorum. Hayallere kendimi de inandırıyorum.

Sonra çöplükte bir bomba patlıyor. Hrant Dink ölüyor. Sonra yüz binler sokaklara dökülüyor. Bu ülkenin onurlu ve vicdanlı insanları da var diyorum. Mutlu oluyorum.

Çöplüğü karıştırdıkça hesabı sorulmamış cinayetlerin, yargısız infazların sorumlularının hâlâ etkilerini sürdürdüğünü görüyor, hayalle gerçek arasında gidip geliyorum.
‘Çöplüğün Generali’ romanındaki idealist doktorun, çöplükten çıkan çocuğu yaşatma azmiyle, kararlılığıyla bakmayı deniyorum dünyaya, yaşadığımız ülkeye. Ortaya bir kolu olmayan, dilsiz bir çocuk çıkıyor, tıpkı ‘Çöplüğün Generali’ gibi.
Oya Baydar’ı okurken, aslında yaakın tarihimizin, içinde yaşadığımız tarihin bir gün tarih olacağını da düşündüm. Bir gün birileri bugünleri bir hayal dünyası diye yazacaklar birçoğuna inanmak istemeyecekler.

Bazı toplantılarda, “Biz yalnızca Kürt dediğimiz ve yazdığımız için ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştık” diyorum. Birçok insan inanılmaz gözlerle bana bakıyor.

“Hatırlamak, başkalarına hatırlatmaya, başkalarını uyarmaya, direnmeye yarar.”
Çöplüğün generali, çöplükten bomba çıkarmaya devam ediyor.

Oral Çalışlar - 2009.10.16 - Radikal Gazetesi

Ekmeği sorgulamak

İki gün önce, yazımı okumuş olan bir hanımefendi aradı. Diyarbakır Lice’de koyun otlatırken ölen veya resmi raporla ifade edersek elindeki sopayla oraya nasıl ve neden geldiği bilinmeyen bomba atarı dürtükleyerek kendi kendini patlatan küçük kız hakkında yazdığım yazıdan dolayı çok kızgındı bana.

“Sizin yüzünüzden bundan sonraki seçimde MHP’ye oy vereceğim. Beni kışkırttınız, ben tahrik ettiniz. Sizin yüzünüzden MHP en az bir oy fazla alacak..” dedi durdu.

Yazıma tekrar baktım. Bir çok şeyden söz eden bir yazıydı. Herkesin herkese karşı keskin yargılarından, fikri sabitlerimizden, harcanan çocuklardan...

Burası demokratik bir ülke, istediğinize verebilirsiniz dedim. Yine kızdı..

Ne yapmasını bekliyor acaba MHP’den diye merak ettim. Ağzıma biber mi sürmesini?
***


Nazi’ler, Yahudileri, Çingeneleri ve dahi uygun bulmadıkları herkesi toplayıp temerküz kamplarına ölüme yollarken, Almanların büyük çoğunluğunun bundan haberi yoktu.

Almanlar, toplananların “çalışma” kamplarına götürüldüğünü sanıyordu.

Almanlar, götürülenlerin biraz burunları sürttükten sonra tekrar döneceklerini sanıyordu.

Almanlar olup biteni ancak 2. dünya savaşı bitip, ülkeye Ruslar geldiği zaman öğrendiler. Ruslar, biz söylersek inanmazlar diye Almanları otobüslere bindirip bindirip kamplara götürdüler. Kendi gözleriyle görsünler diye.

Almanlar, yapılan korkunç şeyler kadar habersizliklerinden de utandılar. Burunlarının dibindeki soykırımı bilmiyor olmak en az soykırım kadar şoke etti onları.

Gözlerini ve kulaklarını bu kadar kapamış olmalarından çok utandılar.

Ne oluyor, neden götürülüyor bu insanlar demeyişlerinden utandılar. Söylenenlere kulak asmayışlarından çok utandılar.

Ve kimse de onlara bu utançlarını unutturmadı.
***


Soru sormak kötü bir şey değildir. Sorulara cevap vermek de kötü bir şey değildir. Medeni ülkelerde herkes herkese soru sorar. Sorumlu ve vazifeli insanlar da cevap verir. Cevap vermek zorundadırlar. İster hükümet adamı ister devlet memuru ister iş adamı ister gazeteci olsunlar. Çünkü halka karşı sorumludurlar.

Biz bu ülkede yapılmış bir çok şeyi bilmiyoruz. Aynı Nazi zamanı Almanlar gibi haberimiz yok. Bize dokunmadığı için ve bilirsek inandığımız bütün değerleri sarsacağı endişesiyle galiba bilmek de istemiyoruz.

Her ne olduysa bilinmeden kalsın istiyoruz. Soru sormak bu nedenle en büyük ayıp sayılıyor.

Türk basını da hem yıllarca ağır bir şekilde sansürlendiği hem de okurunu (en yumuşak deyimle) “üzmek” ve “kaybetmek” istemediği için bazı gerçekleri yazmamaya devam ediyor. Birileri yazmaya kalktığı zaman da onu ya mahallenin delisi ya da satılık kalem ilan ediyor.
***


Bu ülkede “Bu yediğim ekmek sağlıklı bir ekmek mi?” diye sorgulamaya başladığın zaman, “yoksa sen ekmek sevmiyor musun?” diye sorulmaya başlanıyor.

“Daha düzgün bir ekmeğimiz olsa daha iyi nesiller yetişmez mi?” dediğin anda “ekmek düşmanı” oluyorsun.

“Bu ekmeğin içinde olmaması gereken şeyler var” dediğin zamansa “nankör” ilan ediliyorsun.

“Ben bu ekmeği yemek istemiyorum” dediğin anda da vatan haini ilan ediliyorsun.

Ülkede işlerin doğru yürümesini istemeye hakkın yok.

Ülkenin medeni büyük ülkeler gibi tarihiyle adam gibi hesaplaşmış, hatalarını telafi etmiş, düzgün bir yolda ilerliyor olmasını istemeye hakkın yok.

Bu ülkede ne şehit olmuş Mehmetçiğin hesabını sorabiliyorsun ne de kendi kendini patlatan Ceylan’ın.

Bu ülkede ne geçmişin izini sürebiliyorsun ne geleceğin...

Hiç kimse soru sormasın. Hiç kimse hakikati istemesin. Hiç kimse hiçbir şey bilmesin. Öyle (dostlar iş başında görsün kafası), muhalefet yapar gibi görünelim yeter...

Mutlu Tönbekici - 2009.10.16 - Vatan Gazetesi

15 Ekim 2009 Perşembe

Büyük maçın sokaktaki sonucu: Açılım:1 Darbe:0

“Geleceğimizin teminatı olan gençlerin yabancı ideolojilerin etkisinde birer anarşist olarak yetişmesini engellemek için elimizden gelen tedbirleri alacağız.”
Kenan Evren
Ermenistan-Türkiye maçına saatler varken, yeşil Bursa hiçbir maçta olmadığı kadar sessizken, binlerce polis bütün şehri ablukaya almışken, Sarkisyan ve Gül iki halkın dostluğunu teyellemeye çalışırken ve seyirciden daha kalabalık medya ordusu kameralarıyla stadyumda tetikteyken... İşte tam o esnada, Barış ve Eyüb, şehrin gri-sarı ara sokaklarından birinde, sessizce, kimse görmeden kafa tokuşturdular. Küçükler, okuldan çıkmış, internet cafe’nin önünde birikiyorlardı, akşamki maç için ‘abilerin’ siyah poşetlerde getirdiği takımın yeni atkıları merak ediyorlardı. Yeşil-beyaz, taze atkıların üzerinde şöyle yazıyordu:
“Adı aşk bu eziyetin! Teksas-Bursaspor”

Az ülkücü ama gururlu
“Nasıl abla? Süper di mi? Yeni bunlar?”
Eyüb, 23 yaşında. Liseyi altı yılda zor bitirmiş’ Eyüb, gururlu. Akşamki maça ‘seçilenler’ arasında çünkü. “Nasıl oldu?” diyorum. “Ülkücüleri almadılar abla” diyor ve fakat yanlış anlaşılmasın diye ekliyor:
“Tabii yani biz de ülkücüyüz ama...”
Ama?
“Ama biz az ülkücüyüz. Öbürkülere bilet yok zaten.”
Ve hararetle anlatmaya başlıyor:
“Yani gelsinler tabii Ermeniler filan. Yani bize farkmaz. Ama bu Azerbaycan bayrağı meselesi...”
Aniden, kendiliğinden sinirleniyor:
“Sokacağız tabii bayrağı sonuçta!”
Coşkulu bir gururla söylediğine göre Azerbaycan-Ermenistan hadisesine hâkim. Açıklıyor:
“Olay şöyle abla. Şimdi bu Ermenilerle Azerilerin arası şey ya... Biz de yani tabii Türküz sonuçta... Yani şimdi bu protokoller filan... Yani iyi olmadı... Yani biz Türküz, anladın mı? Yani işte biz sokacağız bayrağı sonuçta!”


‘Psikopatız biz!’
Sonuçta Eyüb, 23 yaşında olarak ‘mahallenin abisi’. Sonuçta yani, gururla gitmemiş üniversiteye, gururla ‘Eğiteceğiz onları da’ diyor kendinden küçük oğlan çocuklarına bakıp. Ahmet’i gösteriyor, kardeşi, 14 yaşında. Yine gururla söylüyor:
“Bu 10 gün okula giderse 30 gün gitmez. Ama sor kimle oynadı Bursa son maçı diye. Sor bak!”
Soruyoruz. Ahmet’ten otomatik geliyor cevap:
“Manisa!”
Beşiktaş’tan intikam, şundan bundan öç muhabbeti arasında, bu durumdan anladıklarım sonucu soruyorum Ahmet’e:
“Gidiyor musun ocağa?’
Kimse ne ocağı, hangi ocak diye sormuyor elbette. Ahmet, büyük adam havasıyla cevaplıyor:
“Yaza” diyor, “İnşallah!”
“En son hangi kitabı okudun?” diyorum Ahmet’e. Karşılık olarak ‘abi’ Eyüb’den gururlu bir kardeş tanıtımı alıyorum:
“Çok psikopattır bu!”

Ahmet, kitap sorusuna gülüyor hâlâ, ne saçma bir soru o öyle! Hiç böyle soru sorulur mu! Peki şunu soralım o zaman: Akşama küfürler hazır mı? Hepsi gülüyor. “Sürpriz” diyor Eyüp ve 80’li yılların hepimize öğrettiği üzere yapması gereken resmi açıklamasını yapıyor:
“Sarı Gelin türküsünü söyleyeceğiz.”
Sözlerde manidar değişiklik var mı peki?
Bir şüpheli gülüşme... “Birer anarşist olarak yetişmemiş” gençlik, Bursa’nın ara sokaklarında, internet cafe’lerin, kahvelerin önünde öbek öbek kafa tokuşturuyor. Özenle seçilip bilet dağıtılmış ‘az ülkücüler’, biletsiz kalmış ‘çok ülkücülere’ biletleriyle hava atıyor ve diplomasiyle teyellenen dostluk arka sokaklarda sadece küfürleri yumuşatıyor.

Dostluk sıkıyönetimi
Şehirde bir sıkıyönetim havası. Beyinlerine, 80 darbesinin şoven cümleleri kazınmış, ‘Ermeni dölü’ diye sıra sıra dizilen ölüleri televizyonda gururla izlemeyi öğrenmiş gençler, yeni ‘açılım’ durumuna alışmaya çalışıyor. ‘Açılımlar’ barışın kırılgan dilini ülkeye yerleştirmeye çalışırken, ‘her türlü tedbir alınarak’, itinayla yetiştirilmiş bir kuşak, yapılmak için kuruldukları şeyi kurmalı bebekler gibi yapıyor: Öfkeleniyor, nefret ediyor, düşünmüyor, bilmiyor. İşin doğrusu, gururla yaptıkları, hep desteklenen bu hareketlerinin artık neden geçer akçe olmadığını da anlamıyorlar. Niye şimdi onlara bilet verilmiyor?
Tuhaf bir durum: Sıkıyönetimin ürettiği kuşağa karşı şimdi sıkıyönetim uygulanıyor. Ne diyeceğimizi bilmediğimizde İstiklal Marşı okumayacak mıydık? Dış mihraklardan nefret etmeyecek miydik? Her Türk asker doğmaz mıydı? Ermeniler, Kürtler bu ülkeyi bölmeyecek miydi? Biz onları gördüğümüz yerde zımbalamayacak mıydık? E peki o zaman şimdi niye bizi oyunun dışında bıraktınız?
Bursa’da, maçın sonucu Darbe:1 Açılım:0 olmasın diye, binlerce polis, parçalı bulutlu bir havada adı konmamış bir sıkıyönetimin nöbetini tutuyor.

Ece Temelkuran - 2009.10.15 - Milliyet Gazetesi

Eşekler ve Çocuklarımız...

Gazze’deki hayvanat bahçesinde yaşayan zebralar, İsrail bombardımanında ölmüş. Yeni zebra getirmek de zor. Diyelim ki niyet ettin, Mısır’dan Gazze’ye açılan gizli yeraltı tünellerinden geçireceksin zebraları, Mısır o tünellere gaz pompalayacak, yine o tünellerde çalışan çocuklar ölecek, zebralar telef olacak... İşin sonunda, İsrail yanlısı basına ‘Gazze’nin tek derdi Zebra’ diye haber olmak da var.
Hadi büyükler idare eder, ama bilirsiniz, Gazze’de yaşayan bir çocuğun da zebra görme hakkı vardır!
Bu yüzden işte, gözünü sevdiğim birkaç Filistinli oturup üç eşeği siyah-beyaz boyamışlar bir güzel, koymuşlar hayvanat bahçesine. Al sana mis gibi zebra!

Bir kere ‘Üzüldük’ deyin!
Genelkurmay Başkanlığı’ndan açıklama yapılıyor. Haritalar, grafikler, üniformalar, mikrofonlar, asık suratlar, ‘asitmetrik harekâtlar’... Tem teçhizat! Asker, kendince açıklıyor:
‘Ceylan’ı biz öldürmedik!’
İyi, aferin! Peki yok mudur kardeş sizde bir kerecik ‘Başınız sağ olsun’ demek, ‘Üzüldük’ demek. Bir çocuk ölmüş, parçalarını annesi eteğine toplamış... Yok mu sizin bir kalbiniz? Nedir bir kerecik olsun ‘Ceylan bizim de kızımızdır’ dememek?
Kucağında kızının kanıyla soru soran anne, doğru, ‘asimetriktir’ artık. Kalbi çarpılmıştır, merhemi yok. ‘Psikolojik savaş’ diyorsun asker amca. Peki öyle olsun. Ama bir çocuğunun ölümüne ağlayanları düşman ilan etmek... Bu kadar mı asimetrik senin aklın? Olayı ‘titizlikle araştıran’ ama her nasılsa savcısı Ceylan’ın annesini azarlayan iktidar, sen de diyorsun bir şeyler. Niye bir kez de ‘Ceylan benim kızımdır’ demiyor Başbakan? Kızlarını sevmek haram olmaz mı insana? Haram gibi hissetmiyorsa ‘titizlikle araştırılır’ mı hakikaten Ceylan’ın parça parça etleri?

Haram!
‘Dicle kıyısında bir kuzu ölse hesabı Ömer’den sorulur’ diye diye iktidar yollarını tırmananlar! Kürt kızları bir kuzudan da mı sayılmaz?
İş Ceylan’a gelince insafsızsınız! İnsafsız ve vicdansızsınız, işte o kadar. Biriniz bile demedi çünkü, ‘Ceylan’ın katili bulununcaya kadar bana çocuğumu sevmek haram.’ Çünkü haram!

Tuna kimin çocuğu?
Tuna, mütercim tercümanlıkta okuyordu. Parkta bira içiyordu arkadaşıyla. Polis ‘içmeyin’ dedi, attılar şişeleri. 10 dakika sonra gençlerin parkta sadece oturmalarına gıcık olan 7 izbandut gibi polis dövdüler, linç ettiler, komada şimdi çocuk. Dini bütün polislerdi herhalde, bir sevap hıncıyla darmadağın etmişler çocuğu. İktidar demedi ki ‘Tuna bizim de çocuğumuzdur’. İçki içtiği için mi? Ceylan Kürt diye, Tuna içki içti diye mi?

Başbakan’ı da dövün!
Jehat Kaplan 15 yaşında. Başbakan’ın ‘Ahmet Kaya’ya vefa göstermezsek şarkılar eksik kalır’ dediği günlerde Kaya’nın ‘Mavi’nin türküsünü’ söylediği için yine başka bir izbandut polisin dayağını yedi. Başbakan demedi ki ‘Gelin beni de dövün o zaman’. Jehat bir yoksul çocuğu olduğu için mi?
Bütün bunların olduğu günlerde Başbakan, Yıldız Teknik Üniversitesi açılışında ‘hayat dersi’ verdi gençlere. Mealen, ‘Daha çok para kazanın’ dedi. Ceylan ölmüş, Tuna komada, Jehat’ın burnu kırık ve Başbakan gençlere dedi ki:

‘Daha çok para kazanın!’

Taammüden çocuk ‘itlafı’
Diyorlar ki savaş bizi bu hale getirdi. Bilim adamları ‘şiddet toplumu’ ile açıklıyorlar bu merhemsiz hallerimizi. Yoksullukmuş derdimiz, öyle diyorlar.
Hayır, başka bir hunharlık var. Bu ülke çocuklarını hedef alıyor. Bu ülke gez-göz-arpacık, çocuklarını nişan alıyor. Azılı, soğukkanlı katiller gibi çocuklarını öldürmeye, yok etmeye çalışıyor bu ülke. Taammüden.

Öte yandan... Bir canları kalmış çıkmadık ama çocuklarına zebra boyuyorlar üşenmeyip. Gazze’den daha fena ‘şiddet toplumu’ var mı? Gazze’den daha yoksul halk mı var?

Başka bir şey oluyor bu ülkeye. Savaştan, yoksulluktan da fena bir şey. Çocuklar da ikiye ayrılıyor ve ‘yararsız’ olanlar ‘itlaf’ ediliyor.

Ece Temelkuran - 2009.10.11 - Milliyet Gazetesi