25 Eylül 2009 Cuma

Vatan sevme üslûbu...

Türkler çok ölçüsüz insanlar mı? Hiç ölçü bilmiyorlar mı? En azından bazı davranışlarına baktığınızda, öyle gibi görünüyorlar.

Örneğin bugün Emre Aköz’ün yazısına bakıyorum, galiba kadın olan bir TC yurttaşının bir gazeteciyi “erken cumhuriyet dönemi” için “diktatörlük” dediği gerekçesiyle savcılığa şikâyet etmiş. Bunu diyen o gazeteci her kimse gitmiş, ifade vermiş, falan.

Gazeteci öyle düşünmüyormuş, düşünmediğini de anlatmış; ama sonra devam etmiş: “velev ki düşünsem...” demiş.
Evet, velev ki düşündü... düşünüyor... ne olacak?

Ben tabii merak ettim, doğrusu, “erken cumhuriyet”in “diktatörlük” olduğunu düşünmüyorsa, ne düşünüyor?

Bizim bütün tarihimizde başka şey ne kadar var? “Tek-parti” sıfatıyla andığımız bir rejim “diktatörlük” değilse, ne olabilir? Komünistler de iktidara geldikleri yerde “tek-parti rejimi” kurardı; ama adını da “proletarya diktatörlüğü” koyarlardı.

Kimse bu “muhbir hanım”, böyle bir şikâyetle savcıya koşma hakkını buluyor kendinde (savcı da işlem başlatabiliyor). İlk satırda “ölçü” bilmemekten söz etmiştim. Bunun örneği mi bu davranış?

Hayır, bu kanıda değilim. Türkler pekâlâ ölçü biliyorlar. Sorun ölçü bilmemek değil. Sözkonusu sorun, “millî bir sorun” olduğunda, hiçbir ölçünün geçerli olamayacağını kanıtlama çabası. Bu, ölçüyü bilerek çiğnemek demek.

Avukat Kemal Kerinçsiz bir süreden beri tedavülden kalktı. Bu şahıs, çeşitli insanlar hakkında ünlü 301. maddeden davalar açtırmasıyla tanınmıştı (ve yanında duygularını paylaşan a) avukat arkadaşları ile b) dava açtıklarına küfür ve tehdit haykıran ülküdaşları vardı).

Hrant’tı, Şafak’tı, derken, hızını alamamış, Joost Lagendijk’a da dava açma girişiminde bulunmuş, bundan da hızını alamayınca Orhan Pamuk’a ödül verdiler diye Nobel Jürisi’ni mahkemeye vermeye kalkışmıştı.

Bunlar da “ölçüsüz” davranışlar. Ama Kemal Kerinçsiz ve saz arkadaşlar bilmiyor mu, Nobel Jürisi’ne bu nedenle Türkiye’de bile dava açmanın mümkün olmadığını? Türkiye’de bile bunun mümkün olmadığını Kerinçsiz bile bilir, pekâlâ bilir. Ama bunları yapar. Niçin yapar? Çünkü bu memlekette bizim vatanımızı sevmemizin “ölçüsüz” olması gerekir. Örneğin her normal insanın vatanına saygısının simgesi olan bayrak, bizim memleketimizde, başka yerlerde olduğunun üç beş katı boyutlarda olmalıdır. Şu cümleyi yazmış olmak da birilerini savcıya koşturmalı: “Vay! Adam bayraklarımızın küçültülmesi gerektiğini ima ediyor. Bu, vatana ihanettir, yargılansın!”

Burada, sakin bir sesle, “Yahu, ben bu memleketi bayağı seviyorum, biliyor musun?” demek, vatana ihanettir. Bu cümlenin söylemek iddiasında veya sadece isteğinde bulunduğu şeyi söylemek gibi bir kaygınız varsa yerlerde yuvarlanıp gırtlağınızın olanca gücüyle “Türkiye’m! Seni seviyorum!” diye bağıracaksınız, bir yerlerinizi kanatıp bayrak boyayıp Genelkurmay Başkanı’na göndereceksiniz (ve durup dururken adamı gözyaşlarına boğacaksınız) veya şimdi benim aklıma gelmeyen, ama bunlara benzer bir şeyler yapacaksınız. Vatanınızı, akıl ve mantıkla pek ilgisi olmayan bir performans halinde seveceksiniz –daha doğrusu, sevginizi bir performans yoluyla dile getireceksiniz.

Bu, “ölçü bilmemek” değil. Tam tersine, “ölçü”nün ne olduğunu gayet iyi bileceksiniz ki onu nerede, nasıl sollayacağınıza da karar vereceksiniz: “Benim vatan aşkım öylesine yoğun, öylesine coşkun, öylesine taşkın ki, ‘vatan’ denince ben bu hallere giriyorum!..”

Coşkunluklar, taşkınlıklar... bunlar her zaman “kamu”ya açık şeylerdir. Vatanımızı sessizce, kendi kendimize sevemeyiz, çünkü bunu her an başkalarına kanıtlamakla yükümlüyüzdür. Bir adama, vatanını sevmek için, iki metre kare değil de ille en az yirmi iki metre kare bez gerekmesi, bu dünyada büyük çoğunluğa garip gelebilir. Ne gam! Biz zaten kendimizden başka hiç kimseye benzemeyiz.

“Ölçü”den lafa başladıydık. Yo, hayır, bilmemekten değil. Bile bile.

Murat Belge - 2009.09.18 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder