25 Eylül 2009 Cuma

Sokaklarda insanlar...

Bayramda ve Ramazan’ın da bir kısmında, sağa sola yürüdüm İstanbul’da; biraz yürümüş olmak için, biraz maddî yapıda değişenlere, biraz da insan manzaralarına bakmak için. Örneğin Eyüp içlerinde dolaştım. Burada bir din yoğunluğu görüyorsunuz Ramazan boyunca. İftar için hazırlanmış yüzlerce masa, hazırlayanlar, saatin gelmesini bekleyenler, yollara, kaldırımlara yaygılarını sermiş oturanlar... Bir süre önce gene yazmıştım, şu 21. yüzyıla Türkiye kadar “dinle haşır neşir” giren toplum olduğunu düşünmediğimi. Bunu, derine giden bir “dindarlık” anlamında da söylemiyorum. Ama din, en genel “referans sistemi”, “anlamlandırma sistemi”. Ne yapıyorsanız, buna din içinde bir ad bulmalısınız.

Bayram’da, her yerde, gruplar halinde gezen genç (bazen daha çocukluktan tam çıkmamış) erkekler görüyorsunuz. Akran grupları. Bunlarda, bu sefer “ladinî” değerler ön planda. “Nedir o değerler?” derseniz, kabadayılık, maçoluk, böyle gidiyor; daha doğrusu, pek bir yere gittiği de yok –nereye kadar gider ki bunlar?

Anadolu’nun çeşitli yörelerinin şivelerini duyuyorsunuz. “Hemşerilik” eski kadar güçlü mü, “toplumsallaşma”nın temeli mi hâlâ, bilemiyorum. Zayıflasa da, devam ediyordur. Ancak bu delikanlılar, şöyle sekiz dokuz kelimelik “uzun” bir cümle kurmayı başardıklarında, sekizin dokuzun beşi küfür oluyor. Böyle, tatlı tatlı sohbet ederek dolaşıyorlar.

Bütün “büyük görünme” çabalarına rağmen, çocuksulukları, üstelik “ana kuzusu” olarak çocuksulukları çok belli. Seyretmesi hazin bir “kötü” olma çabası. “Ben ulan, ben var ya...” Bu, kendi ürettikleri değil, ama “rol modeli” olarak onlara sunulan bir şey. Tabii somut hayatlarında vahşice bireycileşmelerini teşvik eden neler neler vardır. Birlikte gezmeleri de, birbirleriyle sahiden bir şeyler paylaşıyor olmaktan çok, bir savunma refleksi gibi. “Dışa karşı” bir şey –ama, tabii, yalnız kalmak da böyle yetişmiş insanlar için en katlanılmaz durum. Bizde, Osmanlı’dan başlayıp bugünlere kesintisiz gelmiş en sağlam gelenektir; bir yere, bir “kapı”ya, “intisab” edeceksin. Şimdiki koşullarda bu “kapı”, ideal yer, varolan çeşitli mafyalardan biri. Bu garip maço kültürün sorgulanmadığı, tersine yüceltildiği, en rahat yer, orası. Böyle yetişmiş insanların bütün topluma karşı duyması doğal olan yırtıcılığın birtakım amaçlarla içiçe geçebildiği ve gene bir insanî ihtiyaç olan dayanışmanın da grup mantığı içinde kurulduğu yer.

Adamın biri, uçakta, “Ne bakıyorsun?” diyerek kavga çıkarıyor, yumruk kıyamet. Sabahki gazetelerde böyle bir haber. Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, kavgayı çıkaran kendi çevresinde biraz daha nam kazanacak.

Bir başka haber, bayram kutlamak üzere gene tabancayla ateş edilmesi ve bir çocuğun ciddi bir şekilde yaralanması. Bu zaten bitmek tükenmek bilmeyen bir süreç. Epey zamandır “maganda kurşunu, cinayeti, rezaleti” diye adı kondu. Kondu da, magandaların herhalde bundan haberi olmadı, Medya bu absürd durumlarda ne derse desin, insanlara tabancalarını ateşleme doğrultusunda “Haydi! Haydi!” diyen dürtüler daha güçlü.

Niye böyle? Herhalde gene o maço kültürden. Ama onun temelini sorgulamaya hazır mıyız? Bu toplumda “öldürme” fiilini şu ya da bu biçimde bir “erdem”, bir değer olarak gösteren kültürün temellerine bakmayı kabul edecek miyiz? Bayram günü İstanbul sokaklarında küfür ede ede serseri mayın gibi dolaşan, iki bira içtikten sonra ne halt edeceği belli olmayan on yedi, on sekiz yaşındaki çocukları suçlu ilân etmek kolay. Ne yapalım, bu toplumda böyle “hasta”, “sapık” insanlar çıkabiliyor. Hem zaten bunlar her toplumda çıkıyor.

Ama “barış” ve “demokrasi” dendiği anda kıyamet koparan zihniyetin bu “maganda” fiilleriyle karşılıklı bağlarını incelemeye hazır değiliz. Çünkü “o bize lâzım”, aslında.

“Yırtıcı bireycilik”ten söz ediyorum. Kendine her şeyi hak gören ama başkasının hiçbir hakkına saygı duymayan o korkunç bireycilik. Bu Garipoğlu cinayeti ve yığınla benzeri, bu kültürün bir çeşit teşvik görmediği, başka türlü değerlerle yetişmiş bir toplumda işlenebilir miydi?

Evet, kanibal doktor Hannibal, Amerikalı. Ama o dünyalarda öyle kişilere “psikopat” deniyor. Burada, “normal insanlar”ın yaptıklarından söz ediyoruz.

Murat BELGE - 2009.09.22 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder