15 Eylül 2009 Salı

“Güçlü ordu... Zayıf toplum”

Silahlı Kuvvetler’in 30 Ağustos’ta toplumun önüne çıkmak için tasarlayıp düşündüğü slogandı: “Güçlü ordu”, Türkiye’nin önüne çıkarılmıştı.

Şaka olarak tekrarladığımız “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” sloganı vardır. Mülkiyeliler sahiden bu sloganı telaffuz ettiği için değil, kendilerini fazlasıyla önemsemelerini hicvetmek için yapılmış bir şakadır. Ama bazı kurumların şakası yok.

Şimdi, ilk söylenecek şey, bunun her düzeyde, her anlamda yanlış bir söz olması, çok yanlış bir zihniyeti yansıtıyor olması. Bu bakımdan da, bir kurumun, oturup, düşünüp taşınıp böyle bir sloganla ortaya çıkması vahim.

Bunun tarihteki klasik örneklerini hatırlatayım hemen. Avrupa’nın Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçişinde coğrafî keşifler çok önemli bir yer tutar.Keşiflerde de Portekiz ile İspanya’nın öncü rolü olmuştur. Portekiz’de, bir prens ,Henrique o Navegador (yani, Denizci Henri), kendini bu işe adamış, okullar açmış, kurumlar kurmuş, keşifler tarihinin bütün şanslı basamaklarında, dönemeçlerinde adını okuduğumuz Diaz, da Gama, Magellan, Cabral gibi kaptanların yetişmesini sağlamıştır.

Bu işi bir “prens” yapıyorsa, bu da devletin olayda payının bir karinesi sayılabilir. Ama tabii sorun yalnızca bir “eğitim”, denizci “yetiştirme” sorunu değildi. Gemileri yapan, donatan devletti. Keşfedilen yerle kurulan ilişkiyi (Hindistan gibi yerlerde varolan otorite ile anlaşma ve diplomatik ilişki, Amerika’da kolonizasyon) yönlendiren hep devletti. Aynı mantık İspanya’da da egemendi. Colombo’nun, Batı’ya giderek Doğu’yu keşfetme fikrini İspanya Kralı’na kabul ettirmesi gerekiyordu. Pisarro, Cortez gibi “kâşiflere”, “kâşif” değil de “Conquistadore”, yani “fatih” sıfatı takılmıştı, çünkü onlar keşfettikleri yeri aynı zamanda İspanya adına “fethediyor”, sonra da Kral’ın “vali”si olarak orayı İspanya adına yönetiyorlardı.

İlk kâşifler, yani Portekiz ve İspanya’nın bu “devlet” görevlileri, Avrupa’yı keşiflere sevkeden birinci motivasyon, yani “değerli maden” bulmak bakımından, en şanslı çıkanlardı. Zaten belirli yerlerde, bu işi yüzyıllardır yapmış bir medeniyeti yıkıp yerle bir ederek ve hazinesine el koyarak, en zahmetsiz tarafında altın ve gümüş toplamışlardı. Ama aynı zamanda, Potosi gümüş madenleri gibi, hâlâ tüketilememiş kaynaklara da sahip olmuşlardı. Yıllarca ve yıllarca, Amerika’dan İspanya ile Portekiz’e, bu ülkelerin devletlerine, altın, gümüş, mücevher taşındı.

Sonuç? Portekiz, biz üye olmazsak AB’nin en yoksul üyesi. İspanya yeni toparlandı. 17. yüzyıldan bu yana, “güçlü devlet” olmaktan çıktı. “Niye,” diye sorarsanız, “güçlü devlet” olmayı kafasına koyup bu uğurda her şeyi yaptığı için.

İngiltere’de, Hollanda’da aynı işleri devlet değil, toplum içinden çıkan özel bireyler yaptı. Zamanla şirketler kuruldu, şirketler büyüyüp tekelleşti vb. Hindistan 18. yüzyıl sonlarında Britanya’nın sömürgesi olduysa, bu öncelikle “devlet”in değil, “East India Company”nin kararıydı.

16. yüzyılda Avrupa’nın batısında olanlara çağdaş benzer bulmak istiyorsak, petrol zengini Arap ülkelerine bakabiliriz. Doğal bir servete el koyarak zengin olan, ama bunu her bakımdan, öncelikle de zihnî alanda bir toplumsal gelişmenin lokomotifi haline getiremeyen ülkeler. Bir “mirasyedi ekonomisi”.

“Güçlü devlet/zayıf toplum” formülünün başka türlü sonuç verdiği tarihte görülmemiştir. Ama toplum güçlüyse o her zaman “güçlü devlet” kurmuş, dolayısıyla gereğinde “güçlü ordu”ya da sahip olmuştur. Ama dikkat ederseniz, “sahip olmak” fiilinin öznesi bile hemen yer değiştiriyor, bu konuyu, bu ilişkiyi konuşurken; “güçlü toplum”, “güçlü ordu”ya sahip oluyor.

Vaktiyle Mirabeau söylemişti, Prusya için: “Prusya, ordusu olan bir millet değildir, milleti olan bir ordudur” demişti. Bu, bazılarımız için düşünülebilecek en büyük ideal, erişilebilecek en büyük menzil.

Ama o Prusya, sonra da o Almanya, ancak bugün, yani milletin ordusundan güçlü olduğu ve ordusunu denetlediği toplum olunca, rahatın ve mutluluğun yüzünü gördü.

Murat Belge - 2009.09.15 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder