10 Eylül 2009 Perşembe

Fransa'da ülkesel Türkiye'de etnik üst-kimlik

Zurnanın zırt dediği yer, üst-kimliği teritoryal (ülkesel) olarak saptamış Fransa'nın aksine, Türkiye Cumhuriyeti'nde üst-kimliğin etnik (Türk) olarak saptanmış olmasıydı.

Türkiye’de Ulus-devlet’i küçük burjuvalar kurdu
Azgelişmiş ülkelerde (ve biraz farklı olarak Türkiye’de) Ulus-devlet’in ortaya çıkması, yukarıda verdiğim özet-formülün (Burjuvazi+Kral... Dışta Emperyalizm), bir anlamda, bıraktığı yerden devamla oldu.
Emperyalizmle doğrudan tanışan Afrika gibi yerlerde metropol ülkenin açtığı misyoner okulları Batı kültürü getirdi.
Osmanlı’da ise Avrupa’ya iki dalga halinde giden öğrenciler ülkelerine Batı kültürü taşıdılar. Bunlar, döndüklerinde Birinci Meşrutiyet’i (1876) kuran ‘Yeni Osmanlılar’ ile İkinci Meşrutiyet’i (1908) kuran ‘Jön Türkler’ idi. Batı Avrupa’da 17.-18. yüzyıllarda yaşanan Aydınlanma Çağı’nı kendi ülkelerine ithal ettikleri için bunlara ‘Aydın’ dendi. Sınıf kökeni olarak, küçük burjuvazinin okumuş kanadından geliyorlardı.
Bu küçük burjuvalar, aynen 1789’daki burjuvazinin yaptığını yaptılar: Devleti (Osmanlı’yı) yıktılar ve onun yerine çok daha merkeziyetçi bir devleti, yani Ulus-devlet’i kurdular.
Hemen ardından, kendilerinden başka modern devlet yönetme bilgisine sahip sınıf olmaması sayesinde bir ideoloji (milliyetçilik) formüle ettiler. Onu uygulayarak, Fransa’da öğrendikleri Jakobenliği (tepeden inmeci ‘toplum mühendisliği’ni) uygulamaya koyuldular. Tabii, dışta emperyalizme girişecek halleri yoktu; içte asimilasyona giriştiler.
Asimilasyon, ulusun ‘u’sunun olmadığı bir ortamda zor kullanarak (Tek Millet, Tek Dil, Tek Lider, vs.) bir ‘Ulus’ inşa etmek, yani ülkedeki çok farklı unsurları (özellikle Kürtleri) ülkedeki egemen etnik-dinsel unsur (Türkler) içinde eritmek anlamına geliyordu.
Bu çok zor politika, hâlâ dinsel niteliklerini koruyan bir ortamda, Türk-olmayan göçmen Müslümanlarda (Pomak, Boşnak, hatta Çerkes, vs.) çok başarılı oldu. Ama göçmen-olmayan, Anadolu’nun otokton (yerli) halkları açısından durum pek öyle değildi.

Gayrimüslimlere temizlik, Kürtlere asimilasyon
Bir kere, dinleri farklı olduğu için, Gayrimüslimleri asimile etmek düşünülemezdi. Onun için Cumhuriyet bunları, Lozan’ın koruyucu hükümlerini (Madde 37 ilâ 44) açıkça ihlal ederek, sistematik bir ayrımcılık politikasıyla etnik-dinsel temizlik’e tâbi tuttu. Lozan’ın hemen ardından başlayan bu süreç, doruk noktasını 1942 Varlık Vergisi ile 6-7 Eylül 1955 pogromunun oluşturduğu olaylarla sürdürüldü. (Pogrom, azınlığa çoğunlukça yapılan devlet destekli saldırıdır). Bugün de, hâlâ tasfiye edilemeyen ‘1936 Beyannamesi’yle sürdürülüyor.
Sonuçta, Osmanlı’nın en güçlü döneminde nüfusun 1/3’ünü oluşturan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında oranları 1/55 olan Gayrimüslim vatandaşların oranı günümüzde 1/1000’e düştü. Hani, ‘İstanbul’da Vatikan kuracak’ olan Rumlar var ya, sayılarını başarıyla iki bin’e indirmiş bulunuyoruz. Yetmiş iki milyonda iki bin’e.
Diğer otokton halkların en önemlisi Kürtler idi. Bunların yaklaşık tümünün Müslüman, yüzde 75’ininin de Sünni oluşu asimilasyona elveriyordu. Nitekim, bir kısmı asimile edildi. Ama çeşitli nedenlerle (ülkenin ekonomik pazarına dahil edilmeme, tecrit edilmiş bir bölgede yoğun yaşama, isyanlar, aşağılanma, baskılar, vb.) büyük çoğunluk asimile edilemedi. Bunda, ‘Türk’ unsuruna “Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım, Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun!” biçiminde yapılan bunaltıcı vurgunun itici rolü de büyük oldu.
Zurnanın zırt dediği yer, üst-kimliği teritoryal (ülkesel) olarak saptamış Fransa’nın aksine, Türkiye Cumhuriyeti’nde üst-kimliğin etnik (‘Türk’) olarak saptanmış olmasıydı. Osmanlı’dayken bütün alt-kimlikler ‘Osmanlı’ üst-kimliğinde toplandığı için kuramsal bir sorun çıkmıyordu. Ama Türkiye’de, (hele de rejimin başlangıç yıllarında) bizzat kendisi bir etnik alt-kimlik olan Türk unsurunun aynı zamanda üst-kimlik ilan edilmesi, herkesin Türk oluverdiğinin ilanı, Kürtlerde büyük tepki doğuracaktır. (Bkz. iki şemalar).
Sonuçta, Mesut Yeğen’in bu terimleri taşıyan kitabında hatırlattığı gibi, bir dönem “Müstakbel Türk” olmaları umulan Kürtler asimile edilemeyip de direnince, 2005’te Genelkurmay tarafından “Sözde Vatandaş” biçiminde “tenzil-i rütbe”ye uğratılacaklardır. Nihayet, 17.08.2009 tarihli Cumhuriyet’te Prof. Mümtaz Soysal onların K. Irak’a gönderilmesini önererek vatandaşlıktan atmayı da bir tür tamamlamış olacaktır.
Bu son anlattıklarımı da, yukarıda “... Dışta Emperyalizm” diye biten formülün bir devamı olarak şu formülle özetleyebiliriz:
‘ Batı kültürü ‘ Aydınlar ‘ Ulus-devlet ‘ Milliyetçilik İdeolojisi ‘ Millet İnşası ‘ “Herkes Türk’tür” ‘ Kürt milliyetçiliği / direnişi
Türkiye’nin Kürt sorununu bu formül özetler. Kemalist aydınlar Fransa’yı taklit ederek içte asimilasyon uygulamışlardır, herkesi Türk yapıp çıkmışlardır, bu da Kürt tepkisi doğurmuştur.
Bendeniz, doğrusu, o zaman bu yapılanları kendi dönemi açısından çok acayip bulmuyorum. Düşünün ki bütün Avrupa size “Türkler Avrupa’nın hasta adamı” diyor. Osmanlı size “Etrak-ı bÓ idrak” diyor. “Türk ne bilir âdâbı, lak lak içer ayranı” diyor. 1930’lara gelince bütün Avrupa, bırakınız faşizmi, resmen ırkçı rejimlerle dolup taşıyor. İsviçreli, Macaristanlı profesörler Kemalizm’e harıl harıl Türkçü teori üretiyor. Son derece tahrik edici.
Ama, müsaadenizle, artık seksen altı yıl sonra bunların bu kadar ters sonuç verdiği ortadayken, Kürtleri bu kadar yabancılaştırdığı ortadayken devam ettirilmesini ve savunulmasını korkunç buluyorum. Bunca rezalete sebep olan, ülkeyi bu kadar bölen, insanı ve haklarını bu kadar yerin dibine batıran bir Türkçülük anlayışını tek kelimeyle kor-kunç buluyorum.
Bir de kalkıp Fransa’yı örnek göstermeleri yok mu, deliler gibi gülmek istiyorum. Fransa 1950’den beri muazzam bir değişime uğradı ve azınlıkları açısından inanılmaz bir ademimerkeziyetçi/demokratik yapı kurdu. Onlara her türlü kolektif ve hatta teritoryal azınlık hakları verdi. Bazıları Fransa’yı hâlâ 1950 öncesi Fransa sanmakta.
Jakonbenliğin bayrağını Fransa icat etmişti, onun çöpe attığını şimdi Türkiye sırtladı taşıyor.
Şimdi, bu “ikinci Fransa”yı, bugünkü Fransa’yı görelim.

Büyük Fark: Fransa’da Frank yok ama Türkiye’de Türk var
Burjuvazisi olmadığı için, ‘millet’i Fransa kadar bile inşa edemeyen Türkiye, asimile edici platform olarak ‘Türk Devleti’ kavramını ve ‘Türkçe’yi kullanmıştır. Aynen, Fransa’nın Fransızcayı kullanmış olması gibi. Ama iki asimilasyon arasındaki fark muazzamdır: Fransa’da herkesin değerlerine asimile edildiği Frank diye bir etnik grup yoktur, onların da Fransızca diye bir dili. Franklar, İ.S. 5. Yüzyıl başında bu toprakları işgal ederek ‘Francia’ adını veren bir Germen boyudur. Fransızca da Romalıların Latincesinden türemiştir. Oysa Türkiye’de herkesin asimile olması istenen ‘Türk’ diye bir etnik grup ve onların dili Türkçe vardır. Bu etnik grubun değerlerinin ‘üst-kimlik’, Türkçenin de ‘bütün vatandaşların anadili’ olarak empoze edilmesi, ikinci önemli etnik grup olan Kürtleri Türkiye’ye çok yabancılaştıracak, bitmek tükenmek bilmeyen ayaklanmalara yol açacaktır. Fransa adının Germenlerden geldiğini bildikleri bile çok şüpheli olan kimselerin, ‘Türkiyeli‘ üst-kimliğine akıllara seza bir itirazı da var: ‘Fransalı demiyoruz ki, Fransız diyoruz!’. Duyan da, bu iki terimi farklı sanacak. Bugün Fransız dediğimiz insanlara Osmanlı’da ‘Fransevî’ denirdi; Fransalı demekti. Bizim ulusalcılar büyük olasılıkla ‘Britanyalı’ (British) terimini de duymamışlar; sadece ‘İngiliz’i bilmekteler. ‘Türkiyeli’ teriminin ‘British’le tamı tamına paralel olduğunu idrak etmeleri epey zaman alacağa benzer. Ulusalcılarımızın, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” özdeyişi üzerine oturup düşündüklerini de sanmıyorum. Atatürk ‘doğana’ demedi ve bu o zamanın ırkçılık atmosferi için çok ileri bir anlayıştı ama, on milyon dolarlık soru: Ya vatandaş “Türk’üm” demiyorsa ne olacaktır? Cevap maalesef şu olmuştur: Mutsuz olacaktır, yani edilecektir.

2009.09.08 - Baskın Oran - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder