25 Eylül 2009 Cuma

Erkeğin eteği, Çapkın'ın yemini

Popüler dünyamızın orta yaşı devirmiş bir delikanlısı geçen gün kamuoyunu söylediklerinin gerçek olduğuna ikna etmek için, aksi kanıtlanırsa etek giyip dolaşacağını ilan etti.
Bildik mesele. Daha önce de bu konuda eğlenmişliğimiz var.
Etek giyme, giydirme meselesi, ağır erkek meclislerinin vazgeçilmez muhabbetidir. En yiğit, en mert, en okkalı erkek, sözünün söz, iddiasının sarsılmaz kale olduğunu, göze alınabilecek en büyük riski fındık fıstık gibi atıştırarak, yani aksi halde etek giyip ortalıkta salınacağına yemin ederek perçinler. Hey hey de hey. Akan sular ossaat durur.
Muhabbete ‘Ulan, bileklerimi keserim...’ ya da ‘Anam avradım olsun ki...’den daha ağır bir tırnak atılmış, zarın düşeşine göz kırpılmıştır.
Düzadım yürümeyi bile kadınsı bir eylemmiş gibi yorumlayıp bünyesine yakıştıramadan, kâh yengeç nizamı kâh hafif ayak sürüyerek, göğüs ileri omuzlar geri, ille de kostak bir üslupla çevreye eda edenlere etek yakıştıranın vay haline.
Erkeklerin paşa sınıfından Doğan Güreş de zamanında Refah Yol koalisyonuna güven oyu vermeyeceğine dair efelenirken, ‘Verirsem bana etek giydirin’ demiş, erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğuna dair o engin mahalle bilgisiyle oylamada bulunmayarak sıyırtmaya çalışmıştı. Uzun süre gazeteler paşanın entarili, döpiyesli, evaze, mini, kloş, plise etekli resimlerinden geçilmedi.
En bol yıldızlı üniformadan şık bir sivile geçiveren paşa, hanım ağası Çiller’in yanında nice
icraatta bulunduysa da kanımca siyasi miadı o gün, orada dolmuştu. Sözünde durmadığı için değil. Kendisine alemin orta yerinde etek giydirildiği için.
Bir banka reklamının, bir işret sofrasında bankanın vadettiklerine burun kıvıran, kendini iyice kaptırıp sözünü etek giymekle tartan karaşın erkek irisi de reklamın sonunda, hiç değilse sözünün eri olduğunu kanıtlayıp, kalabalık sokaklarda çoluk çocuğun maskarası olarak etekli gezmemiş miydi? Çağdaş bankacılığın, kuşkucu, siyah, geleneksele karşı zaferi!
Yine yıllar önce ikinci kez kaçırmaya yeltendiği 16 yaşındaki kızın ailesi tarafından dansöz kıyafeti giydirilip sokaklarda gezdirilen gencin görüntüleri kamusal vicdanımızda bir bomba gibi patlamıştı. Her şeyden önce ortada delikanlının başı önde yürüyüşünü tespit eden bir kamera vardı. Amatör görüntülerin kirli dokusu, olayı dehşet verici bir tecavüze dönüştürüyor, diyelim bir Kemal Sunal filminin komiğinden uzaklaştırıyordu.
Olay, saygın medyamızın, hemen hiçbir konuda göstermediği fikri takip ile günlerce süren bir tefrika olarak hayatımızın baş köşesine yazıldı. Aile yakınlarından, uzmanlardan, vatandaştan görüş alındı. Bu ibret olayı, korkunç bir şiddet uygulaması olarak toplumu sarstı.
Delikanlı ortadan kaybolduğu gibi ailesi de evini terk edip alelacele başka bir diyara göçtü.
Bir uzman psikologun, ‘Ailenin yaptığı, delikanlının kızlarına yaptığının aynısı’ deyip bunun dansöz kılıklı kurban üstünde yaratacağı travmadan söz edişini unutmadım.
Uzmanın böyle bir eylemi çirkin bir saldırganlık olarak görmesini anlaşılır bulmakla birlikte bir zorbanın 16 yaşındaki kızı zorla kaçırıp alıkoyması, yakalandıktan kısa süre sonra serbest bırakılıp eylemini bu kez daha saldırgan bir tavırla, cam çerçeve indirerek yinelemek istemesiyle, kendisine dansöz kıyafeti giydirilip sokakta gezdirilmesi arasında bire bir paralellik kurmanın zoraki, toplum duyarlığından fazlasıyla etkilenmiş bir görüş olduğunu belirtmeden geçememiştim.
Kadının HİÇ olduğu bir dünya tasavvurunda, erkeğe zorla kadın giysisi giydirmek, onu dünya karşısında hiçler safına sokarak yok etmek anlamına geliyor. Erkeklik imgesinin zorla parçalanması toplumda benzersiz bir gürültüyle yankılanıyor. Erkeklik hipertrofisinin şişirdiği duyarlık, en büyük yarayı, üstüne düşürülen kadın imgesinden alıyor.
Kadını kuytu, loş, sözüne ve namusuna güvenilmez, iradesi kayda gelmez bir hiç olarak algılayan erkek, hasmına en keskin sustalıyı çekiyor. Ya da yeminine yemin katıyor.
Onca tecavüz, kadının gözler önünde rahatlıkla hırpalanabilmesi, her alanda yakamızı bırakmayan yokluk ve yoksunluk, yiğitliğin zorbalıkla, vatanseverliğin savaşçılıkla tartılması ve daha birçok şey, erkeğin etek karşısındaki imtihanında çuvallamasından kaynaklanıyor.
O her bir katmanında binlerce düğüm bulunan toplumsal vicdan ve gayya kuyusundan farksız cinsellik bizi içinden çıkılması imkânsız seyirliklerle oyalıyor.
Erkeğin eteği her neyi anlatıyorsa bu toplumun mutsuzluğu tam da orada yatıyor.

Çapkın’ın ilk icraatı
Cerrah’ın gönderilmesinden sonra İzmir’i halledip İstanbul’a terfi ettirilen Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın muhteşem bir icraatla adını duyurdu bile.
Çapkın’ın İzmir’deki marifetlerinin dökümüne de sıra gelecek elbet.
Şimdilik şu kadarını hatırlatalım. Çapkın efendi, özellikle Kürtler ve travestiler konusunda pek tahammülsüz bilinen, güzel İzmir’i bu muzahrafat yığınından temizlemeye ant içmiş bir yiğitti.
Onun zamanında İzmir polisi ha dedi mi silahına davranıyor, ateş açıyor, insanları öldürüp yaralıyordu.
Siz, Cerrah gitti de İstanbul’a insan hakları konusunda daha duyarlı, daha uygar bir emniyet müdürü atandı zannetmiyordunuz ya.
Geçen gün gazetemizde Umay Aktaş Salman’ın haberini okumuşsunuzdur.
İki aydır, özellikle Beyoğlu ve Şişli’de transseksüel ve travestilere günlük yaşam alanlarında bile ceza kesiliyor. Yolda yürürken, fırından alışveriş yaparken, kuafördeyken.
Gerekçe de hazır. Kabahatler Kanunu’na göre çevreyi rahatsız ediyorlarmış.
Bir travesti anlatıyor: “Bir keresinde kuafördeydim, çıkartıp karakola götürdüler. Kabahatler Kanunu’na göre çevreyi rahatsız etmekten 69 TL para cezası kestiler. Başka sefer et ve ekmek almış gidiyordum, yine ceza kestiler. Bir günde iki tane kestikleri de oldu. Bazı tutanaklara imza atmadım, bazılarına attım. Korkuttular beni. Şiddet kullanıyorlar, aileyi işin içine karıştırıyorlar. Artık dışarı çıkmaya korkuyoruz.”
Kabahatler Kanunu’na göre etrafı rahatsız etmeleri de ‘kadın kıyafeti giymiş erkek’ olmalarından. Polis, onların erkek olduğuna karar veriyor ve bu kıyafetlerini uygunsuz, halkı rahatsız edici buluyor.
Aktivist Demet Demir, polislerin ceza yazarken “Yakında İstiklal Caddesi’ne bile çıkamayacaksınız” dediğini söylüyor, “Birçok arkadaşın psikolojisi bozulmaya başladı. Eve hapsolmuş durumdalar. Yolda yürümek, alışveriş yapmak kabahat mi? İki arkadaşa ceza kesmişler. Tutanağa da kadın kılığında dolaşan erkekler diye yazmışlar. Bayramdan sonra savcılıklara hem Çapkın hem ceza yazan polisler hakkında suç duyurusunda bulunacağız.”
Çapkın’ın travesti ve transseksüelleri terörize etme konusunda İzmir’de de çok başarılı olduğunu biliyoruz.
İstanbul’da da polis memurlarına getirdiği performansa dayalı ‘bonus’ sistemi ile bu korkunç psikolojik şiddeti yükseltiyor.
Bu uygulamayla travesti ve transseksüeller polis tarafından bonus olarak görülüyor.
Ne kadar yakalar, ceza kesersen o kadar kazanacaksın.
Maksat, travesti ve transseksüelleri insan içine çıkamaz hale getirmek, hayatlarını zehir etmek.
Onları hayattan sürgün etmek.
Farklı olana uygulanan bu şiddeti, faşizmin en vahşi dönemlerinden tanıyoruz elbet.
Erkeğin en gözü kara yemini, her zaman için ilk travesti/transseksüelleri işaret ediyor.
Çapkın ve gibileri, onları görmek istemiyor.
Onları ortadan kaldırdığında, ‘biz bize’ kaldığımızda, insana lâyık, mutlu bir hayat alnımızdan öpecek mi sizce?

Yıldırım Türker - 2009.09.21 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder