10 Eylül 2009 Perşembe

'Asimilasyoncu Fransa' yerini 'demokratik Fransa'ya bıraktı

Fransa’da burjuvazi, kendisinden aldığı vergileri İngiltere’yle nafile savaşlarda ve zevkü sefada harcayan kralı 1789 ayaklanmasıyla devirdi.

Bir değil iki Fransa var. Mitterrand'ın 1981'de yaptığı şu saptama da bu 'İki Fransa'nın olabilecek en veciz anlatımı: 'Fransa'nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir'
Ulus-devlet ve Üniter Devlet’in Batı’daki en mümtaz örneği Fransa idi. İdi. Bizde hep bu ülkeye gönderme yapılmasının sebebi de bu, zaten. Mesela deniyor ki Fransa ‘azınlık’ kavramını reddediyor, hemen seviniyoruz: “Koskoca Fransa reddederken, biz azınlık mı yaratacağız?”
Mesela deniyor ki Fransız Anayasası “Cumhuriyet’in dili Fransızcadır” (La langue de la République est le Français) diyor (madde 2), hemen atılıyoruz: “Bak, aynen bizim anayasamızın “[Devletin] Dili Türkçedir” demesi gibi (madde 3/1) Fransa da ‘resmî dili’ dememiş!”
Yalnız, daha ileri gitmeden söylemek zorundayım: Bir değil, iki Fransa var. Biri tarih içinde kalmış (asimilasyoncu) Fransa, biri bugünkü (demokrat) Fransa: 1) Fransa tarih içinde Merkeziyetçi Devlet’i hep yücelten bir ülke olageldi ve 19. Yüzyılda kurduğu Ulus-devlet modeliyle ciddi biçimde asimilasyon yaptı; 2) Fransa şimdi bambaşka bir ülke. Çünkü:
Bir kere, ‘azınlık’ kavramını reddeden Fransa, bugün ülkesinde kolektif azınlık haklarının ‘teritoryal’ (bölgesel) diye anılan en aşırı türünü tanımış durumda. Sınır boyları (İspanya ve Almanya sınırları) ve ada (Korsika) dahil. Bu iki noktayı vurgulayışımın sebebi: Ulus-devlet olmayan çok daha özgürlükçü devletler bile böyle ‘uçtaki’ yerlerde (hele de, adalarda!) bölgesel haklar tanımaktan nefret ederler, bir gün ayrılabilir diye.
İkincisi, “Cumhuriyetin dili” diyor ama, onun yanında (bizde çok kimsenin hiç duymadığı) “Fransa Dilleri” (Les Langues de France) diye bir kavram da var. Anayasa Madde 75-1 aynen şöyle: “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dahildir” (Les langues régionales appartiennent au patrimoine de la France).
Zaten, Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın 1981’de yaptığı şu saptama da bu ‘İki Fransa’nın olabilecek en veciz anlatımı:
“Fransa’nın KURULABİLMESİ için, geçmişte, güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, DAĞILMAMASI için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir.”
Önce birinci Fransa’yı tarih içinde anlatalım, sonra ikinci Fransa’ya geçelim.
Aslında Fransa, merkeziyetçi olması açısından Batı Avrupa’da büyük bir istisna. Diğer ülkeler (Hollanda, İsviçre, İspanya, İtalya, Nazi dönemi hariç Almanya, vb.) hep daha ademimerkeziyetçi oldular. Hele de İngiltere. Fransa’yı anlayabilmek için asıl İngiltere’yle birlikte tahlil etmek lazım.
İngiltere tarih içinde bırakınız Ulus-devlet’i, merkeziyetçilikten bile hep uzak oldu. Çünkü henüz Merkeziyetçi Krallık’ın kurulması döneminde (buna biraz aşağıda geleceğiz) Galler’i, İskoçya’yı ve İrlanda’yı yutmak/asimile etmek istediyse de iç ortam ve koşullar bunu engelledi.
Bireysel hakları güçlendiren bu ortam ve koşullar, İngiltere’de, Ulus-devletin ruhunu oluşturan asimilasyona izin vermeyen, gerek duyurmayan, aksine, uzlaşmayı öne çıkaran bir durum yarattı.
Fransa’da olay çok farklıydı. İktidarı evrimle değil devrimle ele geçiren Fransız burjuvazisi bireysel haklar’ın yanı sıra, ilginçtir, devlet’i de yüceltti. Ama isterseniz konuyu başından alalım.

Burjuvaziyi yetiştiren ortam
İngiltere’de burjuvazinin ortaya çıkmasının ardından Fransa onu takip etti. O tarihlerde, Paris’teki kralın amacı basitti: Aristokrasiyi (feodal beyleri) zayıflatarak krallık topraklarını genişletmek. Tüccarların, yani istikbaldeki burjuvazinin de amacı basitti: Daha geniş topraklarda, hukuk ve huzur sayesinde ticareti geliştirebilmek. Çünkü iç gümrükler, farklı hukuklar ve asayişsizlik ticaret yaptırmıyordu.
Güçlerini birleştirdiler. Sonuç, aristokrasiyi denetime alan ve burjuvazinin zenginleşmesine yardım eden Mutlakıyetçi/Merkeziyetçi Devlet türü oldu; doruğu, Louis XIV dönemidir (1638-1715). Bu sayede asayiş sağlandı ve ülkede tek bir hukuk geçerli oldu. Gelişen ticaret çok daha geniş bir Ekonomik Pazar yarattı. Bunun sınırları içinde çok farklı halklar temelde aynı kültürü paylaşmaya başladılar. Böylece, 16. yüzyılın sonunda, bugün ulus adını verdiğimiz toplumsal olgu filiz vermeye koyuldu.
Bir süre sonra burjuvazi, kendisinden aldığı vergileri İngiltere’yle nafile savaşlarda ve zevkü sefada harcayan kralı 1789 ayaklanmasıyla devirdi.
Burjuvalar, iktidarlarının meşruiyet temelini (o zamana kadar tarihteki istisnasız bütün hükümdarların yaptığı gibi) Tanrı olarak ilan etmeye devam edemezlerdi, çünkü adamın kafasını uçurtmuşlardı. Zaten, dinsel etkileri temizleyen bir Aydınlanma Çağı yaşanmıştı.
Meşruiyet temeline kendi sınıflarının adını da koyamazlardı çünkü halk tabakaları tepki gösterirdi. Egemen bir etnik grup da yoktu adını verecek.
J.-J. Rousseau’nun (1712-1778) fetvasını yazdığı gibi, meşruiyet temelini millet olarak ilan ettiler, halloldu.
Yani, milliyetçilik ideolojisinin Fransa’daki ilk işlevi, iktidarın kraldan/aristokrasiden burjuvaziye geçişini temellendirmek oldu.

Burjuvazi devleti yıkıyor ama devletçi çıkıyor
Mutlakiyetçi/Merkeziyetçi Devlet sayesinde gelişen burjuvazi onu yıkmıştı. Ama, dediğim gibi, bireysel haklar’la birlikte güçlü devlet kavramını da getirmişti.
Bunun somut ifadeleri, bizzat, tarihte ilk defa ‘insan hakları’ kavramını ortaya atan ‘1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nde görülür. Şu tip cümle ve terimlerde: “Yasaya uygun olarak yakalanan, direnirse suçlu olur” (madde 7), “...meğer ki, bu inançların açıklanması, yasayla kurulan kamu düzenini bozmuş olsun.” (madde 10), “Yurttaş, ifade özgürlüğünün kötüye kullanılması hallerinden sorumlu olur” (madde 11), “Kamu gücü, herkesin yararı için kurulmuştur” (madde 12).
Çünkü Fransız burjuvazisi devlet’e muhtaçtı:
1) Bir İngiliz veya Amerikan burjuvazisine oranla zayıftı. Nitekim, İngiltere dünyayı egemenliği altına almış, mesela 1763’te Fransa’yı Kuzey Amerika’daki bütün sömürgelerinden atmıştı.
2) Fransa’da krallık, aristokrasiyi Versailles Sarayı’na bir tür hapsetme sonucu topraklarının başından uzaklaştırarak bir karikatür haline sokmuştu. Yani güçlüydü. Burjuvazi onu devirmek için aşağı sınıflarla (sans-culottes, ‘Donsuzlar’) ittifak kurmak zorunda kalmıştı. Şimdi onlardan korkuyordu. Tabii, gelişmekte olan işçi sınıfından da.
3) Burjuvazinin nispi zayıflığı nedeniyle, Fransa topraklarında yerel diller (patois) güçlüydü.
4) İngiltere emperyalizme başlamıştı ve gittikçe hızlanan Sanayi Devrimi’nin hammadde, pazar, sermaye ihracı gibi ihtiyaçları karşısında rekabet etmek gerekiyordu.
İşte, zaten merkeziyetçi gelenekten gelmekte olan Fransa, 1789’dan sonra bu muhtaçlıklar nedeniyle Ulus-devlet mekanizmasını icat ederek içte asimilasyon’a, dışta emperyalizme girişti.
Asimilasyon; çünkü Fransa’da Bask, Breton, Norman, Kors gibi yerel kültürler ve diller yeni ‘ulusal’ kültüre direniyorlardı. ‘Birlik-beraberlik’ sağlanacaktı ki kolayca yönetmek mümkün olsun. Birlik-beraberlik deyince, tabii, 1871 Paris Komünü denemesini yapmış olan proletaryanın baş eğdirilmesini de unutmamak lazım.
Emperyalizm; çünkü hem ulusal sınırlar ticarete artık dar geliyordu, hem de İngiltere’yle rekabet edebilmeliydi.
Bütün bu anlattıklarımı şu formülle özetleyebiliriz:
Burjuvazi + Kral ‡ Mutlakıyetçi/Merkeziyetçi Devlet ‡ Asayiş ve Tek Hukuk ‡ Ticaret ‡ İç Ekonomik Pazar ‡ Ortak dil, kültür, vs. ‡ Millet ‡ Milliyetçilik ideolojisi ‡ Ulus-devlet ‡ İçte Asimilasyon, Dışta Emperyalizm.

İngiltere niye ‘Ulus-devlet’ olmadı da özgürlükçü oldu?
1) İskoç ve İrlanda aristokrasisi (/feodalitesi/asilleri) İngiltere’nin işgal ve asimilasyon çabalarına ciddi biçimde direndi (‘Cesur Yürek’ filmini hatırlayınız); 2) İngiliz burjuvazisi çok erken güçlenerek bütün bu bölgeleri ekonomik (ve tabii, kültürel) etkisi altına aldı; asimilasyon uygulamasına lüzum kalmadı; 3) İngiliz burjuvazisi, Fransa’da olduğunun aksine, aristokrasiyi bir devrim’le (ihtilalle) alt edip iktidarı zapt etmedi. Geçiş, bir evrim biçiminde oldu. Çünkü: a) Aristokrasi, Merkeziyetçi Krallık’ı çok erken bir tarihte, daha Osmanlı Beyliği’nin kurulmasından bile seksen dört yıl önce, 1215’te Magna Carta’yla sınırlamıştı. Düşününüz ki, Osmanlı’da bu belgeye karşılık düşen Senet-i İttifak 1808, can ve mal emniyetini getiren Tanzimat Fermanı ise 1839 tarihlidir. Biri beş yüz doksan üç, öteki altı yüz yirmi dört yıl sonra! b) Bizzat bu aristokrasi, daha 16. yüzyılın başından itibaren burjuvaziye dönüşmeye başladı. Zorla çevirip otlak haline soktuğu köylü tarlalarında (‘Çitleme Hareketi’) koyun otlatıp yününü satarak. Dikkat ettiyseniz, bizim kestirmeden ‘İngiltere’ diye etnik bir adla anıverdiğimiz devletin isminin katiyen bu olmayışı, ‘Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’ gibi tamamen teritoryal (toprağa ilişkin) bir isim oluşu çok şey söylüyor.

2009.09.07 - Baskın Oran - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder