25 Eylül 2009 Cuma

Esrarengiz tahrikmetre aleti...

Hülya Avşar’a dava açılmış. Milliyet Gazetesinde Devrim Sevimay’a verdiği mülakatta “halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik ettiği” gerekçesiyle...

Ah be gülüm... Kırk yılda bir “adam” gibi konuştun başına gelene bak.

Hakikaten iyi bir röportajdı. Yarı Türk yarı Kürt Türkiye’nin en ünlü kişisinin söyledikleri bir devrim niteliğinde değildi belki ama ondan duymak açısından ilginç ve hatta umut vericiydi.

Uzun bir röportaj, bulup okumanız lazım. Benim aklımda kalan o kibirli Hülya Avşar’ın iki kimlik arasında gidip gelirkenki masumiyeti, iki tarafa da kıyamaması, aidiyetsizlik gibi görünen iki aidiyetliliği idi. Bunu çok da hoş anlatmıştı. Çocukluktan girmiş çıkmış bugüne gelmişti.

Bu dava nedeniyle röportaja tekrar göz atınca gördüm ki aaa, hay Allah, Türkiye Cumhuriyet’ine de dokundurmuş H.A. Hatalar tekrar yapılmasın demiş. Açılıp tekrar kapanırsan kıyamet kopabilir demiş.

Offf.. Ne ağır laf etmiş değil mi? TC hata yapar mı hiç?

Yapsa bile sana mı düştü söylemek?

Galiba da mesele bu. Son son böyle bir trend var. Bu tarz lafları söylemeye bazılarının hakkı var bazılarının yok anlaşılan.

Hülya Avşar’ın söylediklerinin çok daha fazlasını irili ufaklı yüzlerce köşe yazarı en büyük gazeteden en küçük gazeteye kadar her yerde binlerce kez yazdı. Bugün bile vardı bir yerlerde. Benim kıçı kırık yazılarımda bile daha ötesi ve ağırı var.

Dava açılmadı. H.A.’ya açıldı.

En göz önündekilere de dava açmak trendi var sanırım. Bülent Ersoy’u, Müjde Ar’ı, Aysun Kayacı’yı kaptırdık, Hülya Avşar’ı da biz kapalım. Sezen Aksu’ya da gelir yakında bir adet.

Türk adaleti çalışıyor! İnsan ayrımı yapmıyor! Breh breh (Berthold) Brecht.. (Veya ünlüleri yakından görelim sendromu..)

Ve hep aynı terane: Halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik etmek, askerlikten soğutmak vs vs...

Ne de hassas halkımız var... Oyun hamurundan beter. Her bir halttan etkileniyor. Üflesen nezle oluyor mübarek. Ben bir fikir tartışması sırasında fikrini değiştirmiş TEK bir Türk’e rastlamadım daha ama olsun. Savcılardan daha iyi bilecek değilim elbette.

Ve lakin “göbeği kaşıtılırken”, “kafasına bidon geçirilirken” o kadar hassas kabul edilmiyor Türk halkı. Ve hatta “şehit olan her bir askere karşılık on Kürt öldürülebilir” denince de kin, nefret, düşmanlık aşılanmamış oluyor... Plan yapma plan şarkıları falan da tahrik edici addedilmiyor.

Bilmediğimiz esrarengiz bir hassasiyet terazisi var herhalde odalarında pek sayın savcılarımızın.

Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünün açılması da reddedildi biliyorsunuz. Yaşayan Diller Enstitüsü diye tuhaf bir şey açtılar onun yerine. Onun içinde incelenebilirmiş Kürtçe.

Gerekçe de şu: Türkçe dışında hiçbir dil anadili olarak okutulamazmış. Halbuki bu madde sadece ortaöğrenim için geçerli. Üniversitede bölümden söz ediliyor.

Derin gerekçe: Tabii ki tahrik. Mardin’de, Diyarbakır’da bir üniversitede olup bitenden sanki geri kalanın çok da haberi varmış, olacakmış gibi.

Bu arada Rusya’da Petersburg Üniversitesinde 1860 yılından beri bir Kürdoloji Enstitüsünün olduğunu biliyor muydunuz? Keza Fransa’daki Sorbonne Üniversitesinde de 1945 beri böyle bir kürsünün olduğunu ve bu kürsünün 1983’de enstitüye çevrildiğini?

Peki İsveç’te 1977’den beri Kürtçe ana dili eğitimi yapıldığını?

Ben çok tahrik oldum ama şimdi bundan. Yani öyle böyle değil. Gidip üç paket cips yiyesim geliyor ki bir Türk’ün kalp ve damar sağlığının tehlikeye girmesi söz konusu.. Petersburg ve Sorbonne Üniversitelerindeki o bölümlerin kapatılması için lütfen dava rica edebilir miyim acaba?

Bu arada taş atan çocuklara ateş açan ve birinin ölümüne neden olan asker de ceza almadı. Orantısız güç kabul edilmemiş. Durum bunu gerektiriyormuş. Normalmiş.

Kimsenin de bundan dolayı “tahrik” olmaması bekleniyor öyle mi? Bu tahrik metre biraz tuhaf çalışmıyor mu?

Mutlu Tönbekici - 2009.09.23 - Vatan Gazetesi

Fırtına...

Fortuna: kader, kısmet, talih. Bir ara hani TRT Carl Orff’un Carmina Burana’sını her gün çalmayı adet edinmişti, onun ilk kıtasında geçer: O Fortuna, velut luna, statu variabilis... Ey talih, ay gibi, hep değişkensin.

Sözcük Latince, İtalyanca ile İspanyolcası aynı, Fransızcası fortune yazılır /fortün/ söylenir. Bir de meşhur Amerikan dergisi var, çok para kazanma sanatına dair. Onun da adı Fortune (/forçın/). Servet bir kısmettir diyor, Allah verdi verdi, yoksa talihine küs.

İtalyanca denizci dilinde fortuna di mare “deniz kazası”. Daha doğrusu denizde insanın başına gelebilecek her türlü felaket; kaza, bela, fırtına, korsan saldırısı, Türk baskını vb. dahil. Sigortacılıkta da kullanılan bir kavram.

Türkçede 16. yüzyıl başlarından beri denizcilik tabiri olarak görülüyor, gemiyi rotasından saptırıp kadere oyuncak eden şiddetli hava anlamında. 1513’te Pirî Reis gemici deyimidir, okur bilmeyebilir diye bilhassa vurgulayıp fortuna’yı tarif etmiş: “Kim seni bula gemide fortuna/ gaib erenler üzerüŋe döne (...) hakka nâliş edüben yalvarasın/ fortunayı redd idüb ölmeyesin.”

1530’lara gelindiğinde Divan edebiyatına girecek kadar dile yerleşmiş görünüyor: “Düşme engin-i gamma fortuna çokdur savurur/ Sakin-i fülk-i rızâ ol görününce karalar.” Fülk sandal demek, “karalar” çift anlamlı kullanılmış. Depresyon ufukta görününce rıza sandalına otur bekle diyor. Bu da 1560’tan: “Gelüb eyyam-ı ecel fortunasınuŋ bir gün/ Mevc-i mevt ile ata karaya keştî-i ten.” Mevc dalga, mevt ölüm, keştî de gemi.

Eski yazıda okunuşu fortuna mı, furtuna mı, emin olmak mümkün değil. Ama 20. yüzyıl başlarına dek /o/ veya /u/ ile telaffuz edildiği kesin. Rahmetli anneannem halâ furtuna derdi, biz dalga geçerdik.

Sevan Nişanyan - 2009.09.17 - Taraf Gazetesi

Harf Devrimi

Türkler tarihin en eşsiz milletidir, onu biliyoruz, tamam, peki, güzel.

De, siz Türklerin şu eşsiz yönünü bilir miydiniz?

Tarihte sekiz ayrı alfabeyle yazılan yegâne dil Türkçedir. Bu rekora yaklaşan bir tek Farsça var, dörtte kalmış. Üçüncülük payesini paylaşan dillerin hepsi ikişer alfabede durmuşlar. Üç yapanı hatırlamıyorum.

Türkçeyi 8. yüzyılda ilk yazıya döktüklerinde Köktürk yazısını kullanmışlar, ki dilin yapısına tastamam uyan home-made bir alfabedir. Aradan yüz yıl geçmemiş Uygurlar Soğd yazısını adapte edip onunla yazmaya başlamışlar. Derken Türklerin yarısı Budist olunca Hindistan’dan ithal Brahmi yazısı revaç bulmuş. 11. yüzyılda Müslümanlığın gereğidir diye Arap yazısı benimsenip 800 küsur yıl onda karar kılınmış. 20. yüzyılda Türk milletlerinin yarısı Latin alfabesini, yarısı Kiril alfabesini seçti veya seçmek zorunda kaldı.

Ayrıca ta 14. yüzyıldan itibaren Ermeni ve Rum yazılarıyla yazılan hayli zengin bir Türkçe literatür de var.

Şimdi bana bu hadisenin ANLAMINI söyler misiniz? Alfabe sonuçta pratik bir iletişim aracı, bir sinyal sistemi, evet. Ama aynı zamanda bir kültür ve medeniyet alanının en temel, en tanımlayıcı ögesi, bir bakıma dinden ve dilden daha derin ortak paydası. Yunan alfabesi 2800 seneden beri Yunanlılığın herhalde tek değişmez unsuru olmuş. İbrani yazısı 2600 senedir değişmemiş, ulusal kimlikle özdeşleşmiş. Latin alfabesi 2400 yıldan beri Roma imparatorluğunun ve onun devamı olan Batı Avrupa medeniyetinin temel direğidir. Arap yazısı da öyle. Çin yazısı, Hint yazıları, Habeş yazısı, Ermeni yazısı keza.

Peki Türklerin çorap değiştirir gibi ikide bir yazı değiştirmesini neye yoracağız?

Hem bakın, düşündükçe neler geliyor akla. Tarihte dört büyük dine –Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, İslam- topluca bağlanan tek ulus var, o da Türkler. Yıllar önce bir sohbette Cemal Kafadar söylemişti de üstünde pek durmamıştım. Şimdi düşünüyorum, hakikaten fevkalade ilginç bir durum.

Sevan Nişanyan - 2009.09.19 - Taraf Gazetesi
Bu bienal politik sanat konusuna ayrılmış. Bize bu alanın dünyada nerede durduğunu gösteriyor. Bu alan belli ki, dünyada, ciddi bir darboğazdan geçiyor. Çünkü, kayyumların da söylediği gibi, belki politika çok konuşulup tartışılıyor ama ortada gerçek bir politika var mı yok mu, o başka bir mesele
11. İstanbul Bienali başladı. Bunu dünya çapında bir kültür ve sanat olayı diye nitelendirmek gerekiyor. Yıllar önce kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nı benim de yıllarca Danışma Kurulu üyesi olduğum Bienal direnci ve başarısı için kutlamak şart. Gerçekten de İstanbul Bienali bugün dünyada sayılı bienaller arasında yer alıyor. Dolayısıyla şu anda dünyada görsel sanatların kalbinin İstanbul'da çarptığını söylemek sonuna kadar doğru. Bir bienalin başarısı nedir sorusunu yanıtlamak belki zor ama imkânsız değil. Özellikle çağdaş sanat bienalleri dünyada devam eden siyasal ve kültürel tartışmalara dönük katkısıyla değerlendirilmelidir. Bu çağdaş sanatın yapısından, niteliğinden kaynaklanan bir sonuçtur. Çağdaş sanat, modern sanatın birçok akımında olduğu gibi kendisini dışarıdaki dünyaya kapatıp sadece soyut felsefi sorunlarla ilgilenen bir anlayışa dayanmaz. Tersine, onlara bir cevap hazırlar. Burada kritik olan nokta sanatın bu cevabı üretirken sanatsallıktan taviz vermemesidir. Sanat son kertede sanattır ve kendisinden sorumludur. Sanatsal ifadesini yeterince kuramayan, güçlendiremeyen bir sanatsal tepkinin veya yanıtın o kertede güçlü olduğunu söylemek olanaksız. Doğru yanıt ancak doğru biçim ve ifadeyle mümkündür.

İNSAN NEYLE YAŞAR?
Böyle bakınca Antrepo'da, Feriköy Rum İlkokulu'nda ve Tütün Deposu'ndan görülebilecek yapıtların oluşturduğu bienal, konusu ve kavramsal çerçevesi itibariyle son derecede cesur. Sanatın ve her şeyin kapitalizmin oyuncağı olduğu, kapitalist sistemin bir parçası haline geldiği bir dünyada Zagrep'te yaşayan dört Hırvat kadının oluşturduğu WHW ('what, how and for whom' ne, nasıl, kimin için') adını taşıyan kayyum topluluğu (kendileri 'küratör kollektifi' diyor) 'İnsan Neyle Yaşar' sorusunu bienalin başlığı olarak seçmiş. Bu, Brecht'in 'Üç Kuruşluk Opera' oyunundaki şarkılardan birisi, en çok tanınmış olanı. Çok da ilginç sözlerin tamamı. Kayyumların da katalogdaki yazılarında belirttikleri gibi, oyun Berlin'de 1945'te oynanırken 'önce ekmek gelir, sonra ahlak' lafından dolayı Ruslar oyunu yasaklamışlar. Brecht'de günlüğünde bunu değerlendiriyor ve 'ben de olsam yasaklardım, çünkü devrimci bir mesajın yokluğunda bu 'mesaj' katıksız anarşizm olurdu' diyor. Fakat bundan da önemlisi şarkı sözlerinin son derecede eleştirel, hatta korku verici, bir o kadar da gerçekçi oluşu. Mesela, 'milyonlar' diyor Brecht Baba 'her gün işkence görüyor/ boğuluyor, cezalandırılıyor, susturuluyor, baskı altında'. Ama 'insanoğlu ayakta kalabilir pırıltısıya/zekasıyla' diyen Brecht sonunda hesabı keser: 'insanoğlu hayvani davranışlarıyla yaşar'. (Kültürseverler isterlerse YouTube'da Tom Waits'i bu şarkıyı çok güzel bir klip eşliğinde kendisine has üslubuyla icra ederken izleyip dinleyebilirler.)

SERGİNİN POLİTİKASI
Yani, karşımızda son yılların en politik sergisi var. Kayyumlar kapitalizme, ahlakına, mantığına cepheden ve çok radikal bir biçimde saldırıyor. Alkolsüz bira, dumansız sigara, kafeinsiz kahve gibi 'temiz/lenmiş' bir ortamda siyasetsiz siyaset yapılıyor diyorlar. Bugünkü çoğulculuğun neoliberal bir oyun olduğunu belirtiyorlar ve bunun 'pazarlanabilir bir farklar yelpazesi' yarattığını vurgulayıp, siyasetin kültürelleştirildiğini oysa doğrusunun kültürün siyasallaştırılması olduğunu dile getiriyorlar. 'Bizi bekleyen görev' de, onlara göre 'sosyalizm ya da barbarlık' sloganı çerçevesinde hareket etmektir. (Rosa Luxemburg'un bir metninde kullandığı bu kavramı İstanbul doğumlu Cornelius Castoriadis'in kurduğu grubun ve çıkardığı muhteşem derginin adı yaptığını hatırlayanlar hatırlayacaktır) Bütün bunlar çok güzel. Benim için kişisel olarak ayrıca güzel. Ne var ki, bir bienal sadece kavramsal çerçeve değildir. Sergilediği yapıtlardır. Kayyumlar elbette sanatçı seçimlerini de hazırladıkları kavramsal çerçeveye göre gerçekleştirir. Ama son kertede insan bienali gezer ve yapıtlarla yüz yüze gelir. Ben de öyle yaptım. Gittim bienali gezdim.

POLİTİKANIN SERGİSİ
Büyük bir bienal bu. 40 ülkeden 70 sanatçı, 141 yapıt sergileniyor. Öte taraftan 'sert' bir bienal bu. Yapıtların çok büyük bir bölümü doğrudan doğruya politik bir içerik taşıyor. İlginç olanı sergiye katılan bu sanatçı grubunun ülkesine göre % 28'i batıdan % 72'si batı dışı dünyadan. Yaşadığı yere göre bakınca % 45'i batı, % 55'i batı dışı dünya. (Bu bile politik bir gösterge: sanatın büyük bölümü Batıda üretiliyor...) Yapıtların içeriği Brecht'in şarkısında belirttiği gibi işkence, baskı, susturulmayla ilgili. Fakat bunların dışındaki büyük bölüm ise Berlin Duvarı sonrası dünyayı ele alıyor. Soğuk Savaş dönemi iki kutuplu dünya, Sovyetik Blok (bunlara zamanında 'peyk devletler dediğimizi de hatırlayanlar hatırlar) ülkelerindeki sorunlar, devlet erki, hegemonya, iktidar gene serginin konuları arasında. Fakat bir bütün olarak bakıldığında bu heyecan verici muhasebeye rağmen yapıtların beni aynı derecede heyecanlandırdığını söyleyemiyorum. Neredeyse büyük bir bölümü birbirinin aynı olan yapıtlardı. Belki burjuva alışkanlıklarını eleştirmek için öyleydi ama yapıtların sunumlarında da sorunlar olduğu kanısındayım. Hele ders verir mahiyette tarih kronolojileri sergileyenler, birbirinin aynı gibi duran protesto eylemlerini videoya çekip gösterenler, bitmez tükenmez Lenin, Stalin, Mao resmini duvarlara yapıştıranlar çoğunluktaydı. Gene de aralarında etkileyici işler vardı. Öyle görünüyor ki, bu bienal politik sanat konusuna ayrılmış bir durumda. Bize bu alanın dünyada nerede durduğunu gösteriyor. Dile getirdiğim sorunlar bienalin değil politik sanatın kısıtlamaları. Bu alan belli ki, dünyada, ciddi bir darboğazdan geçiyor. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Çünkü, kayyumların da söylediği gibi, belki politika çok konuşulup tartışılıyor ama ortada gerçek bir politika var mı yok mu, o başka bir mesele. Dolayısıyla eğer dünyada politikanın kendisi ve özellikle de sol sorunluysa politik sanat da sorunlu olacaktır. Bienal bize bu konuyu yeniden boydan boya ele alma, tartışma olanağını veriyor.
Daha ne olsun?

Hasan Bülent Kahraman - 2009.09.20 - Sabah Gazetesi

İstanbul hangi dili konuşur?

Kaş yaparken göz çıkarmaktan da öte İstanbul’a hıncımız.
Yık gitsin, yap olsun.
Bu kadar az sevilen bir şehir.
İstanbul’da yaşayanların öksüz çocuğu İstanbul.
İstanbul’un dili, İstanbul’u aldatmak, İstanbul’a yalan söylemek üzerine kurulu.
İstanbul’un tarihiyle övünen, İstanbul’un tarihine saygısız.
Şehrin binlerce yıllık tarihi var. Bizler, hala yaşadığımız şehrin bizden önceki tarihinin fethini kutlamakla meşgulüz.
Bizden önce yaşamış olanların eserlerine, mimarisine, ötekininmiş, düşmanımızınmış gibi, yabancı diye bakıyoruz.
İnsanlarına da öyle.
Bir Rum’un, Ermeni’nin İstanbul Belediye başkanı olabileceğini düşünüyor musunuz?
İstanbul’u çağdaşlaştırıyorum diyenler var.
Avrupa’da, Amerika’da ne varsa, daha iyisi, burada diyenler var.
Ne kadar İstanbul’a düşmanlar, İstanbul’a aşağılık komplekslerinin ifadesini zorlayanlar.
Şehirlerin dini olurmuş gibi İstanbul’u dinlerinin tekelinde görenler var.
Onlar İstanbul’u tanımayanlar..
Onlar İstanbul’un dilini anlayamayanlar.
İstanbul’da çeşitli dinlerin tapınakları var, İstanbul’un hepsine ev sahipliği yaptığı.
Alemlerimizin, ruh halimizin anlık sarhoşluklarıyla ne kadar kolayca İstanbul’u sahipleniveriyoruz.
Boğaz, Sultanahmet, rakı, şarkı, ezan az da hüzün, al sana İstanbul.
Bu ben miyim diye sormaz mı tarih boyunca gelip gidenine kapılarını açan İstanbul?
İstanbul bizim değil. Haddimizi bilebilirsek biz İstanbul’a aitiz.

Gündüz Vassaf - 2009.09.20 - Radikal Gazetesi

Kaybettik diye ağlamak mı, sahip olduk diye sevinmek mi?

“Bu bayram günü bu soru nereden çıktı?” diyebilirsiniz ama, hafızanızın kepengini aralayıp bir düşünün bakalım: “İlkokul yıllarında, bir 10 Kasım töreninde, saat dokuzu beş geçe yapılan saygı duruşu uzadıkça muziplik yapmayan, kıkırdamayan bir tek çocuk var mıdır?” Belki vardır. Ama önem verdiğimiz bir insan “doğduğu ve yaşadığı için sevinmek” dururken yıllar yıllar sonra hala “öldüğü için üzülmek” törenleştirildiğinde bir şeyler yapay kalıyor, samimiyet o an arıza yapıyor... Girizgah biraz karışık oldu ama derdimi şimdi anlatacağım:
Moskova’daki ilk yıllarımda Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümüne denk gelmiştim. 3 Haziran’da, müze-mezarlık Novodeviçi’deki kabri başında anılacaktı Nazım. Türk toplumunda hummalı bir hazırlık vardı. Ne olup bittiğini anlamaya çalışan kız arkadaşım çok şaşırmıştı: “Demek siz ölüm gününe önem veriyorsunuz. Biz kaybettiklerimizi, daha çok doğum günlerinde hatırlarız, o günü önemseriz, kutlarız.”
Nitekim sonraları, Nazım’ın Rusya’daki kadim dostlarının onu 15 Ocak’ta, yaş gününde hatırladıklarını fark ettim. Onlardan biri, Türk dilinin Rusya’daki en büyük temsilcilerinden rahmetli dostum Vera Feonova da kafamdaki taşları şu cümleyle yerli yerine oturttu: “Ölüm zaten kaçınılmaz bir şey. Onun ölümüne “üzülmek”ten çok doğumuna “sevinmek” daha mantıklı. Hem ölüm yıldönümü hüzün demektir, sadece anılır. Yaş günü ise coşku demektir, kutlanır.”
Bu açıklama, Susanna Tamaro’nun o zamanlar pek popüler olan “Yüreğinin Götürdüğü Git” romanında da şimdi hayal meyal hatırladığım bir cümlenin aynısı gibiydi. Tamaro da, mealen diyordu ki: “Sevdiğiniz birini yitirince şöyle düşünün: Onu kaybettiğimiz için üzülmekten çok, bizim hayatımızda bu kadar güzel yer edinen, hayatımıza güzellik katan birine sahip olduğumuz için mutlu olun. Çünkü sonuçta herkes bir gün ölecek.”
Rusları bu konuda kıskanmamak elde değil. Ölümü değil yaşamı önemsiyorlar. Hiç değilse topluma mal olmuş isimlere yaşadıkları sürece hak ettikleri değeri verdikleri için, onları genelde öldükleri gün hatırlayıp “ah, vah” çekmedikleri için, Alav Alatlı’nın deyimiyle “nekrofiliya” yani “ölü sevici” toplum olmadıkları için... Belki köre yaşarken kör, kele yaşarken kel de demiyorlar ama, “Bir insan için iyi bir şey söyleyeceksen konuş,
yoksa sus” genel kuralı hala egemen... Bugün hala Rusya’da halkın sevgisine mazhar olmuş sağ ya da ölü, ünlü bir ismin yaş gününün ana haber bültenlerinde hatırlanmadığı, Medvedev ya da Putin’in bu insanlar için kutlama mesajı yayınlamadığı gün yok gibi...
Uzun lafın kısası, biz ölüme, Ruslar yaşama daha yakın gibi görünür bana. İşte metroda çiçek satan 80’lik babuşkanın bile hafif bir ruj sürmesi, hayata tırnaklarını geçirmekle ilgili olsa gerek... Bu belki bizdeki “dünya ahiretin tarlasıdır” diyen ve hayata sadece bir “imtihan” gibi bakan kaderciliktendir... Belki Ruslarda “öbür dünya” inancı daha az olduğu için, “eldeki yegane hayata” sarılma refleksidir... Onlar bu dünyaya gelinen günü milat sayarken, biz bu fani dünyadan gidilen günü daha çok önemseriz.
Ama belki bunun daha basit açıklaması vardır. Doğum günleri bizde hiçbir zaman “kayda değer” sayılmamıştır, bugün bile doğum gününü layıkıyla kutlamak sadece çocuklukta ve o da kentli ailelerde yaşayan bir adettir. Mesela bizde doğum günü 1 Ocak olanların oranı olağanüstü yüksektir, çünkü pek çok doğumun çocuk okula ya da askere geç gitsin diye ileri bir tarihe atıldığı bilinir. Yani doğum günü Rusya’daki kadar “kutsal” değildir.
Mesela Lenin’in 22 Nisan’da (1870), Çehov’un 29 Ocak’ta (1860) doğduğu kesin bilgidir ve
her yıl kutlanır. Ama bizde Atatürk’ün bile doğum günü bilinmez ve Samsun’a çıktığı güne atfen
“Doğum günüm 19 Mayıs’tır” dediği rivayet edilir.
Ki yine de onu öldüğü gün hatırlarız...
Son tahlilde onlar yitip gittikten sonra sevdiklerimizin ister yaş gününü, ister ölüm gününü önemseyelim; belki çok gam değil. Ama hepsinden önemlisi onları yaşarken önemsemek ve bunu onlara göstermek.
Ve işte bunun için en güzel günler bayramlar...
Bayramınız kutlu olsun!

Suat Taşpınar - 2009.09.20 - Radikal Gazetesi

Erkeğin eteği, Çapkın'ın yemini

Popüler dünyamızın orta yaşı devirmiş bir delikanlısı geçen gün kamuoyunu söylediklerinin gerçek olduğuna ikna etmek için, aksi kanıtlanırsa etek giyip dolaşacağını ilan etti.
Bildik mesele. Daha önce de bu konuda eğlenmişliğimiz var.
Etek giyme, giydirme meselesi, ağır erkek meclislerinin vazgeçilmez muhabbetidir. En yiğit, en mert, en okkalı erkek, sözünün söz, iddiasının sarsılmaz kale olduğunu, göze alınabilecek en büyük riski fındık fıstık gibi atıştırarak, yani aksi halde etek giyip ortalıkta salınacağına yemin ederek perçinler. Hey hey de hey. Akan sular ossaat durur.
Muhabbete ‘Ulan, bileklerimi keserim...’ ya da ‘Anam avradım olsun ki...’den daha ağır bir tırnak atılmış, zarın düşeşine göz kırpılmıştır.
Düzadım yürümeyi bile kadınsı bir eylemmiş gibi yorumlayıp bünyesine yakıştıramadan, kâh yengeç nizamı kâh hafif ayak sürüyerek, göğüs ileri omuzlar geri, ille de kostak bir üslupla çevreye eda edenlere etek yakıştıranın vay haline.
Erkeklerin paşa sınıfından Doğan Güreş de zamanında Refah Yol koalisyonuna güven oyu vermeyeceğine dair efelenirken, ‘Verirsem bana etek giydirin’ demiş, erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğuna dair o engin mahalle bilgisiyle oylamada bulunmayarak sıyırtmaya çalışmıştı. Uzun süre gazeteler paşanın entarili, döpiyesli, evaze, mini, kloş, plise etekli resimlerinden geçilmedi.
En bol yıldızlı üniformadan şık bir sivile geçiveren paşa, hanım ağası Çiller’in yanında nice
icraatta bulunduysa da kanımca siyasi miadı o gün, orada dolmuştu. Sözünde durmadığı için değil. Kendisine alemin orta yerinde etek giydirildiği için.
Bir banka reklamının, bir işret sofrasında bankanın vadettiklerine burun kıvıran, kendini iyice kaptırıp sözünü etek giymekle tartan karaşın erkek irisi de reklamın sonunda, hiç değilse sözünün eri olduğunu kanıtlayıp, kalabalık sokaklarda çoluk çocuğun maskarası olarak etekli gezmemiş miydi? Çağdaş bankacılığın, kuşkucu, siyah, geleneksele karşı zaferi!
Yine yıllar önce ikinci kez kaçırmaya yeltendiği 16 yaşındaki kızın ailesi tarafından dansöz kıyafeti giydirilip sokaklarda gezdirilen gencin görüntüleri kamusal vicdanımızda bir bomba gibi patlamıştı. Her şeyden önce ortada delikanlının başı önde yürüyüşünü tespit eden bir kamera vardı. Amatör görüntülerin kirli dokusu, olayı dehşet verici bir tecavüze dönüştürüyor, diyelim bir Kemal Sunal filminin komiğinden uzaklaştırıyordu.
Olay, saygın medyamızın, hemen hiçbir konuda göstermediği fikri takip ile günlerce süren bir tefrika olarak hayatımızın baş köşesine yazıldı. Aile yakınlarından, uzmanlardan, vatandaştan görüş alındı. Bu ibret olayı, korkunç bir şiddet uygulaması olarak toplumu sarstı.
Delikanlı ortadan kaybolduğu gibi ailesi de evini terk edip alelacele başka bir diyara göçtü.
Bir uzman psikologun, ‘Ailenin yaptığı, delikanlının kızlarına yaptığının aynısı’ deyip bunun dansöz kılıklı kurban üstünde yaratacağı travmadan söz edişini unutmadım.
Uzmanın böyle bir eylemi çirkin bir saldırganlık olarak görmesini anlaşılır bulmakla birlikte bir zorbanın 16 yaşındaki kızı zorla kaçırıp alıkoyması, yakalandıktan kısa süre sonra serbest bırakılıp eylemini bu kez daha saldırgan bir tavırla, cam çerçeve indirerek yinelemek istemesiyle, kendisine dansöz kıyafeti giydirilip sokakta gezdirilmesi arasında bire bir paralellik kurmanın zoraki, toplum duyarlığından fazlasıyla etkilenmiş bir görüş olduğunu belirtmeden geçememiştim.
Kadının HİÇ olduğu bir dünya tasavvurunda, erkeğe zorla kadın giysisi giydirmek, onu dünya karşısında hiçler safına sokarak yok etmek anlamına geliyor. Erkeklik imgesinin zorla parçalanması toplumda benzersiz bir gürültüyle yankılanıyor. Erkeklik hipertrofisinin şişirdiği duyarlık, en büyük yarayı, üstüne düşürülen kadın imgesinden alıyor.
Kadını kuytu, loş, sözüne ve namusuna güvenilmez, iradesi kayda gelmez bir hiç olarak algılayan erkek, hasmına en keskin sustalıyı çekiyor. Ya da yeminine yemin katıyor.
Onca tecavüz, kadının gözler önünde rahatlıkla hırpalanabilmesi, her alanda yakamızı bırakmayan yokluk ve yoksunluk, yiğitliğin zorbalıkla, vatanseverliğin savaşçılıkla tartılması ve daha birçok şey, erkeğin etek karşısındaki imtihanında çuvallamasından kaynaklanıyor.
O her bir katmanında binlerce düğüm bulunan toplumsal vicdan ve gayya kuyusundan farksız cinsellik bizi içinden çıkılması imkânsız seyirliklerle oyalıyor.
Erkeğin eteği her neyi anlatıyorsa bu toplumun mutsuzluğu tam da orada yatıyor.

Çapkın’ın ilk icraatı
Cerrah’ın gönderilmesinden sonra İzmir’i halledip İstanbul’a terfi ettirilen Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın muhteşem bir icraatla adını duyurdu bile.
Çapkın’ın İzmir’deki marifetlerinin dökümüne de sıra gelecek elbet.
Şimdilik şu kadarını hatırlatalım. Çapkın efendi, özellikle Kürtler ve travestiler konusunda pek tahammülsüz bilinen, güzel İzmir’i bu muzahrafat yığınından temizlemeye ant içmiş bir yiğitti.
Onun zamanında İzmir polisi ha dedi mi silahına davranıyor, ateş açıyor, insanları öldürüp yaralıyordu.
Siz, Cerrah gitti de İstanbul’a insan hakları konusunda daha duyarlı, daha uygar bir emniyet müdürü atandı zannetmiyordunuz ya.
Geçen gün gazetemizde Umay Aktaş Salman’ın haberini okumuşsunuzdur.
İki aydır, özellikle Beyoğlu ve Şişli’de transseksüel ve travestilere günlük yaşam alanlarında bile ceza kesiliyor. Yolda yürürken, fırından alışveriş yaparken, kuafördeyken.
Gerekçe de hazır. Kabahatler Kanunu’na göre çevreyi rahatsız ediyorlarmış.
Bir travesti anlatıyor: “Bir keresinde kuafördeydim, çıkartıp karakola götürdüler. Kabahatler Kanunu’na göre çevreyi rahatsız etmekten 69 TL para cezası kestiler. Başka sefer et ve ekmek almış gidiyordum, yine ceza kestiler. Bir günde iki tane kestikleri de oldu. Bazı tutanaklara imza atmadım, bazılarına attım. Korkuttular beni. Şiddet kullanıyorlar, aileyi işin içine karıştırıyorlar. Artık dışarı çıkmaya korkuyoruz.”
Kabahatler Kanunu’na göre etrafı rahatsız etmeleri de ‘kadın kıyafeti giymiş erkek’ olmalarından. Polis, onların erkek olduğuna karar veriyor ve bu kıyafetlerini uygunsuz, halkı rahatsız edici buluyor.
Aktivist Demet Demir, polislerin ceza yazarken “Yakında İstiklal Caddesi’ne bile çıkamayacaksınız” dediğini söylüyor, “Birçok arkadaşın psikolojisi bozulmaya başladı. Eve hapsolmuş durumdalar. Yolda yürümek, alışveriş yapmak kabahat mi? İki arkadaşa ceza kesmişler. Tutanağa da kadın kılığında dolaşan erkekler diye yazmışlar. Bayramdan sonra savcılıklara hem Çapkın hem ceza yazan polisler hakkında suç duyurusunda bulunacağız.”
Çapkın’ın travesti ve transseksüelleri terörize etme konusunda İzmir’de de çok başarılı olduğunu biliyoruz.
İstanbul’da da polis memurlarına getirdiği performansa dayalı ‘bonus’ sistemi ile bu korkunç psikolojik şiddeti yükseltiyor.
Bu uygulamayla travesti ve transseksüeller polis tarafından bonus olarak görülüyor.
Ne kadar yakalar, ceza kesersen o kadar kazanacaksın.
Maksat, travesti ve transseksüelleri insan içine çıkamaz hale getirmek, hayatlarını zehir etmek.
Onları hayattan sürgün etmek.
Farklı olana uygulanan bu şiddeti, faşizmin en vahşi dönemlerinden tanıyoruz elbet.
Erkeğin en gözü kara yemini, her zaman için ilk travesti/transseksüelleri işaret ediyor.
Çapkın ve gibileri, onları görmek istemiyor.
Onları ortadan kaldırdığında, ‘biz bize’ kaldığımızda, insana lâyık, mutlu bir hayat alnımızdan öpecek mi sizce?

Yıldırım Türker - 2009.09.21 - Radikal Gazetesi

Vatan sevme üslûbu...

Türkler çok ölçüsüz insanlar mı? Hiç ölçü bilmiyorlar mı? En azından bazı davranışlarına baktığınızda, öyle gibi görünüyorlar.

Örneğin bugün Emre Aköz’ün yazısına bakıyorum, galiba kadın olan bir TC yurttaşının bir gazeteciyi “erken cumhuriyet dönemi” için “diktatörlük” dediği gerekçesiyle savcılığa şikâyet etmiş. Bunu diyen o gazeteci her kimse gitmiş, ifade vermiş, falan.

Gazeteci öyle düşünmüyormuş, düşünmediğini de anlatmış; ama sonra devam etmiş: “velev ki düşünsem...” demiş.
Evet, velev ki düşündü... düşünüyor... ne olacak?

Ben tabii merak ettim, doğrusu, “erken cumhuriyet”in “diktatörlük” olduğunu düşünmüyorsa, ne düşünüyor?

Bizim bütün tarihimizde başka şey ne kadar var? “Tek-parti” sıfatıyla andığımız bir rejim “diktatörlük” değilse, ne olabilir? Komünistler de iktidara geldikleri yerde “tek-parti rejimi” kurardı; ama adını da “proletarya diktatörlüğü” koyarlardı.

Kimse bu “muhbir hanım”, böyle bir şikâyetle savcıya koşma hakkını buluyor kendinde (savcı da işlem başlatabiliyor). İlk satırda “ölçü” bilmemekten söz etmiştim. Bunun örneği mi bu davranış?

Hayır, bu kanıda değilim. Türkler pekâlâ ölçü biliyorlar. Sorun ölçü bilmemek değil. Sözkonusu sorun, “millî bir sorun” olduğunda, hiçbir ölçünün geçerli olamayacağını kanıtlama çabası. Bu, ölçüyü bilerek çiğnemek demek.

Avukat Kemal Kerinçsiz bir süreden beri tedavülden kalktı. Bu şahıs, çeşitli insanlar hakkında ünlü 301. maddeden davalar açtırmasıyla tanınmıştı (ve yanında duygularını paylaşan a) avukat arkadaşları ile b) dava açtıklarına küfür ve tehdit haykıran ülküdaşları vardı).

Hrant’tı, Şafak’tı, derken, hızını alamamış, Joost Lagendijk’a da dava açma girişiminde bulunmuş, bundan da hızını alamayınca Orhan Pamuk’a ödül verdiler diye Nobel Jürisi’ni mahkemeye vermeye kalkışmıştı.

Bunlar da “ölçüsüz” davranışlar. Ama Kemal Kerinçsiz ve saz arkadaşlar bilmiyor mu, Nobel Jürisi’ne bu nedenle Türkiye’de bile dava açmanın mümkün olmadığını? Türkiye’de bile bunun mümkün olmadığını Kerinçsiz bile bilir, pekâlâ bilir. Ama bunları yapar. Niçin yapar? Çünkü bu memlekette bizim vatanımızı sevmemizin “ölçüsüz” olması gerekir. Örneğin her normal insanın vatanına saygısının simgesi olan bayrak, bizim memleketimizde, başka yerlerde olduğunun üç beş katı boyutlarda olmalıdır. Şu cümleyi yazmış olmak da birilerini savcıya koşturmalı: “Vay! Adam bayraklarımızın küçültülmesi gerektiğini ima ediyor. Bu, vatana ihanettir, yargılansın!”

Burada, sakin bir sesle, “Yahu, ben bu memleketi bayağı seviyorum, biliyor musun?” demek, vatana ihanettir. Bu cümlenin söylemek iddiasında veya sadece isteğinde bulunduğu şeyi söylemek gibi bir kaygınız varsa yerlerde yuvarlanıp gırtlağınızın olanca gücüyle “Türkiye’m! Seni seviyorum!” diye bağıracaksınız, bir yerlerinizi kanatıp bayrak boyayıp Genelkurmay Başkanı’na göndereceksiniz (ve durup dururken adamı gözyaşlarına boğacaksınız) veya şimdi benim aklıma gelmeyen, ama bunlara benzer bir şeyler yapacaksınız. Vatanınızı, akıl ve mantıkla pek ilgisi olmayan bir performans halinde seveceksiniz –daha doğrusu, sevginizi bir performans yoluyla dile getireceksiniz.

Bu, “ölçü bilmemek” değil. Tam tersine, “ölçü”nün ne olduğunu gayet iyi bileceksiniz ki onu nerede, nasıl sollayacağınıza da karar vereceksiniz: “Benim vatan aşkım öylesine yoğun, öylesine coşkun, öylesine taşkın ki, ‘vatan’ denince ben bu hallere giriyorum!..”

Coşkunluklar, taşkınlıklar... bunlar her zaman “kamu”ya açık şeylerdir. Vatanımızı sessizce, kendi kendimize sevemeyiz, çünkü bunu her an başkalarına kanıtlamakla yükümlüyüzdür. Bir adama, vatanını sevmek için, iki metre kare değil de ille en az yirmi iki metre kare bez gerekmesi, bu dünyada büyük çoğunluğa garip gelebilir. Ne gam! Biz zaten kendimizden başka hiç kimseye benzemeyiz.

“Ölçü”den lafa başladıydık. Yo, hayır, bilmemekten değil. Bile bile.

Murat Belge - 2009.09.18 - Taraf Gazetesi

Liderin İyisi...

İncelemeyi sevdiğim konuların çoğu öz eleştiri içerir. Bu konuyu da kendinizi lider gördüğünüz her hangi bir duruma uyarlayın ve kısa bir öz eleştiri yapın.
Pek çok ‘lider’ konumunda insanı gözlemleme fırsatımız var. Lider derken mutlaka şirket veya devlet yönetmekten bahsetmiyorum. Dernek çalışmalarında, ailelerde, sanatta bile. Liderlerin çoğu konumlarını gayet iyi dolduruyor. Görevde bulundukları süre içinde hem kendileri gelişiyor, hem de sahip çıktıkları ortam gelişiyor. O sinerji, lider ile kurumu neredeyse ayrılamaz bir ikili haline getiriyor. Liderlik de şarap misali yaşayan, değişen bir şey. Sürekli evrim geçiriyor. Olgunlaştıkça keskinliğini yitiriyor, nasıl şarabın içindeki meyve ve bekletildiği fıçı, aromalarını hissettirmeye başlıyorsa lider de kişiliğini göreve yansıtmaya başlıyor. O makam kişiyi tarif eder hale geliyor. Yine de bence lider’in en kapsamlı tarifi kendi sonrasını da doğru tanımlayıp yetiştiren kişi olmalıdır.
Gözlemime göre liderler ait oldukları makamı kimi zaman terk etmekte zorlanıyorlar. Adeta kendilerinin yerini alacak kişiye başarısız olacakları bir ortam bırakıyorlar. O kişiye iş başında eğitim ve destek vererek sağlıklı bir yarın hazırlamıyorlar. Anne bile özenle büyüttüğü oğlunu yuva kurarken müstakbel eşine tam teslim edemiyor. Huyunu suyunu sevdiği yemekleri tarif etmiyor. Sık sık anılmak istiyor...
Bunu isteyerek mi yapıyorlar bilinmez. Belki dışlanma korkusu sarıyor beynini. Bence iyi bir lideri tanımlayan en önemli unsur, kendisinden sonrası için nasıl bir ortam hazırladığıdır. Sürekli kendisinin ne kadar iyi ve kusursuz olduğunun özlemle anılacağı bir ortam bırakmak o liderin geçmişteki bütün vasıflarını silip süpürüyor. Lider, konumunu sonraki sahibine sevgiyle devredebilmeli ki, kendisinin yol göstericiliğine inanılsın. Yeni gelen de her şeyin zıddına gitmek gibi bir ihtiyaç hissetmesin. Kurumların ve ailelerin yaşam döngüsü, değişen liderlerinin uyum içinde çalışması ile ileri taşınabilir. Yaşam döngüsü denince bir başlangıç noktasından daireler çizerek büyüyen bir imge geliyor aklıma. Görevi yeni üstlenen kişi ne kadar donanımlı olsa da ancak kendini evinde hissederse atılım yapacak cesareti ve gücü bulur. Liderlik döngüsüne sıfır noktasından başlamak ne kadar zor, bir düşünsenize. Liderin bir evreyi tamamlamadan diğerine geçmesi ve her birinde yüksek verim göstermesi beklenir. Kişi, aynı anda hem gözlem yapacak, hem yenilik üretecek, hem bildiklerini paylaşacak, hem de yetki devredecek... Zira kendisinden önce aynı koltuk bu işi kusursuz yapan biri tarafından doldurulmuş...
Bu yüzden İngiltere parlamentosundaki Lordlar Kamarası üyelerinin atama ile göreve gelmesini çok yadırgamam. Zira insan kendi atayacağı kişiye en azından daha merhametli davranır. Yaşam döngüsünde süreklilik sağlanır.
En güzel şaraplar hep özel bir an için yıllandırılır... Şarap açıldığı gün evrimi biter ve ağızda niteliği ölçüsünde hatırlanabilir bir tat bırakır. İnsan hep merak eder, dün içseydim tadı nasıl olacaktı veya bir yıl sonra açsaydım daha mı güzel olacaktı diye. Ancak çok bekletilen şarapların düşüşü de kaçınılmazdır.
Liderlik de devredilmezse düşüşe geçiyor. İnsanların sahip oldukları makamları doruktayken devretme planı geliştirmeleri gerektiğine inanıyorum. Böylece akılda hep mistik ve efsanevi bir tat bırakacaklardır. Aksi takdirde lider de Sideways filmindeki şarap tutkunu Miles’ın en özel an için beklettiği 1961 mahsulü Chateau Cheval Blanc misali sonunda bir fast food lokantasında kağıt bardakta gazozlu içecek gibi tüketilmeye mahkûmdur…

Riva ŞALHON - B YÜZÜ - 2009.09.16 - Şalom Gazetesi

Bir Roş Aşana Hikâyesi/ Her şey insanlar için

Suzi ile Cako evlidir. Suzi genç kızlığında da pek fazla sevilmez. Evlendikten sonra da havalara girmeye başlar. Etrafındaki herkesi eleştirir. Kendisine olanları abartarak anlatır. Kocası da aynı kafadadır. O da her fırsatta insanları aşağı görmeye alışkanlık haline getirir. Çevrelerindeki insanlar onlardan yaka silkmektedir. Arkadaşları arasında hiç okumayan ve en erken evlenen Suzi’dir. Diğer arkadaşlarına nispet yapar, “Ben evlendim, siz hâlâ evlenemediniz”. Kocası da onun gibi nispet yapmayı çok sever. Arabasını herkese gösterir. İşyerinde yanında çalışanları devamlı azarlar, onları hor görür. Bir gün kapısını çalan yaşlı bir hahamı çok kötü tersler ve adamı ağlayacak hale getirir. Haham Sabetay ertesi gün evlerine gelir ve Cako ile konuşmak istediğini söyler. Kapıyı açan hizmetçi evin beyinin onunla konuşmak istemediğini, dilencilerle uğraşamayacağını söyler. Haham Sabetay, yerinden bile kıpırdamaz, “Benimle konuşana kadar burada bekleyeceğim” der.
Gece olur, Haham Sabetay kapıdan ayrılmaz. Ertesi sabah ve daha ertesi sabah da Sabetayla konuşmak istemeyen Cako, hahamın ısrarı karşısında hahamı içeri alır. Karısı da içeride olanları seyretmektedir. Yaşlı haham söze başlar, “Oğlum ben senden tek bir şey istiyorum. Yalnızca beni dinlemen. Sonra evinden çekip gideceğim” der.
Haham anlatır: “Oğlum şu anda çok gençsin. İyiyle kötüyü ayırdedemeyecek durumdasın. Havalara uçuyorsun. Şu beyaz saçlarım ve sakalım boşuna ağarmadı. Yılların tecrübesi ve birikimi var bende”. Cako yaşlı adamın sözünü keser, “Ne anlatacaksan anlat ve çek git”. Haham Sabetay “Benim sözümü hiç kesmeden dinlersen, hemen gideceğim” diye söz verir.
Sabetay bir hikâye ile anlatmaya koyulur.
“Yıllar önce siz doğmadan, bu mahallede lanetli Liza diye bir kadın yaşardı. Adını lanetli koydular çünkü, herkes onu lanetlerdi. Çok kalitesiz bir sokak kadını olduğunu bu mahalleye gelir gelmez öğrendik. Şuh kahkahalar atardı. Herkese nispet yapardı. Oğlu olduktan sonra da durulmadı. Oğlu da annesinin yolundan gitti. Hiç kimse onları sevmezdi. Etraflarında sadece çıkarcı insanlar vardı. Liza’nın kocası aniden zenginleşince daha da azıttı. Liza yüce Tanrı’yı unuttu, bu dünyayı sadece kendisinin yarattığını zannetti. Oğlu da annesi gibi kalitesiz biriydi. Mahalledeki tüm kızlara evlenme sözü verip kandırırdı. Ne oldu? Bir gün aşırı içkili olarak ölü bulundu. Kocası Liza’yı terkedip başka bir kadınla gitti. Zenginim diye naralar atan Liza yıllar sonra sokaktan çöp toplayan ve yemek arayan biri haline geldi. Tabii bu zamana kadar bir sürü kişinin “ahını aldı, canlar yaktı”. Bak oğlum, bu dünyada hepimiz topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Herşey insanlar için. Devamlı arkadaşların bana anlatıyorlar. “Nispet” yapmak Tanrı’yı reddetmektir. Şu anda mutlu, zengin olabilirsin. Zamanın sana ne göstereceği hiç belli olmaz. Mukadderat, bir günde hayatın değiştirebilir. Paran gidebilir, sağlığın yok olabilir, hiç kimse bu dünyaya kazık çakmaz. Ancak iyi bir isim bırakmak önemlidir. Psikologlara göre nispet yapan insanlar ruhlarında eksiklik, kişiliklerinde bozukluk olan, Tanrı inancı olmayan insanlardır. Her insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. İster iyi, ister kötü, ister katil, ister haham olsun, bu dünyaya gelenler hepsi Tanrı’nın eseridir. Herşey insanlar içindir. Gökten para da, sevgi de, çamur da, taş da yağabilir. Hepimiz bir toprak parçasıyız. Arkadaşlarını hep hor görüyormuşsun. Bugün durumun iyi olabilir. Yarın aniden bir saat içinde herşey değişebilir. İnsan Tanrı’nın kaderine ne yazdığını bilemez. Bugün çok mutlu olsan bile yarın aniden sağlığın gidebilir. Yine sen doğmadan yıllar önce bu mahallede Katrin adında bir kız yaşardı. Çok güzel ama bir o kadar da kötüydü. Güzelliğine çok güvenirdi. Bir sabah tüm vücudunu çıbanlar sardı ve genç yaşta aniden öldü. Aynı şekilde Menahem çocuklarıyla hep övünür, “benim çocuklarım” diye gezip anlatırdı. Bu mahalleden çok yıllar önce ayrıldılar Menahem’in öldüğünü işittim. Oğullarının biri hapiste, biri de eroinden öldü. Bu dünyada malına, sağlığına, parana, güzelliğine, hiçbir şeye güvenmeyceksin. Eğer insan çok mutluysa “Tanrı’m diğer insanlara da mutluluk ver” diyebilmeli. Bazı insanlar tanıyorum. O kadar nispet meraklısı ki, en kutsal bayramlarda yüce Tanrı’nın evinde bile nispet yapıyorlar.
İnançları, kişilikleri ve ruhlarındaki eksiklik onlara bunu yaptırıyor. Zannediyorlar ki bu dünyada kalıcılar yüce hükümdarlar, güçlü kişiler. Emirlerinde binlerce adamı olanlar bile birgün güçsüz kalırlar. Bu dünyada ne mala, ne cana güvenmeli. Sadece Tanrı’ya güvenmeli. Tora’da ne yazar biliyor musun? “Kibirliler ve nispet yapanlar, kötülük yapanlar, bu yapılanlar size sorulmasa bile çocuklarınıza, hatta torunlarınıza sorulacak. Bazı insanlar öteki dünyayı düşünmeden yaşarlar. Her insan eninde sonunda orada Yüce Tanrı’ya hesep verecektir”. Kötülükler sahiplerine, iyilikler de sahiplerine elbet ulaşacak. Ne isim, ne saadet, ne para, ne güç kalır” bu dünyada. Sadece kişilik, iyi huy ve ahlâk kalır. Öldükten sonra iyi bir isim bırakabilmişsen ne mutlu sana. Eğer seni lanetliyorlarsa sen de lanetli Liza olup kalıverirsin işte. Önümüzdeki hafta Roş Aşana, “Bizim yeni yılımız”. Tanrı insanlara her yıl değişmeleri için fırsatlar verir. İyiliği mi, kötülüğü mü seçeceksin. Kararını ver, yolunu seç” der ve gider.
Cako ve karısı önceleri Haham Sabetay’ın söylediklerini duymamazlıktan gelirler. Birkaç yıl içinde çocukları ard arda ölür. Suzi depresyona girer. Cako’nun işleri ters gider. Evlerine haciz gelir. O zaman Haham Sabetay’ın dediklerini hatırlarlar. Cako bir akşam haham Sabetay’ı evlerine davet eder ve sen haklıymışsın der. Haham ağır ağır başını sallar ve “Oğlum eğer başına bir iş gelmeseydi, yine aynı doğrultuda davranacaktın. İnsanoğlu böyledir işte. Boşuna dememişler bir musibet bin nasihattan daha etkili diye. İnsanlar karşılarındakini kırarken üzülmezler. Ancak başlarına bir şey gelince Tanrı’yı hatırlarlar. Bilki, eğer bir insan din adamıysa yani hahamsa Tanrı onu en çabuk görür ve kötülük yapıyorsa en önce cezalandırır. Diğer inançsız kullara fırsat tanır. Doğru yola dönmeleri için dertler verir. Hatta tüm doğan insanların herşeyi yerli yerindedir dünyada. Ve unutma ki, hiçbirşey tesadüf değildir yüce Tanrı’nın planında. Herşeyin bir sırası ve nedeni vardır. Bazen Tanrı en kötü kullarının canını çok geç alır. Onlara hep iyi olma fırsatları tanır. Lanetli Liza 90 yaşında öldü. Haham, devam eder “Önümüzde yeni bir yılbaşı var. Bu Roş Aşana Bayramı’nda huylarınızı değiştirin. Kötülük, nispet yapmayın. Kibirli olmayın, kalp kırmayın. Siz küçük bir delik açın. Yüce Tanrı size kocaman bir açsın. Kalplerinizde kötülüğe izin vermeyin. Bırakın iyilik kazansın. Önünüzdeki fırsatı iyi değerlendirin.”

Renata Sibel YOLAK - 2009.09.16 - Şalom Gazetesi

RoşAşana - Günahların Suya Atılması - TAŞLİH...

Günahlarımızı suyun içine atmamızı simgeleyen Taşlih, geleneksel olarak, Roş Aşana’nın ilk günü, Minha duasından sonra, deniz kenarı, nehir, kuyu veya sarnıç gibi bir su kaynağına gidilerek ve uygun duanın söylenmesiyle gerçekleştirilir. Taşlih’in kaynağı, Midraş’a dayanır (Musevilikte kutsal metinlerin okunup değerlendirilme yöntemi). Buna göre Avraam, Tanrı’nın emri üzerine oğlu Yitshak’ı kurban etmeye hazırlanır. Fakat Satan (Tanrı’nın kötü meleklerinden biri) Avraam’ı caydırmak, bu sayede kararından vazgeçirmek için, önüne türlü engeller çıkarır. Bu engellerden biri de, geçilmesi imkânsız gibi görünen azgın bir nehirdir. Ama Avraam kararlıdır ve hiç tereddüt etmeden azgın suların içine doğru ilerler, gidebildiği yere kadar gider, ilerleyemediği yerde, Tanrı’ya yardım etmesi için dua eder. Beklediği yardım gelir ve nehir, çıktığı gibi, bir anda yok olur. Bu şekilde yoluna devam eden Avraam, hayatındaki en önemli sınavdan alnının akıyla çıkar. Roş Aşana günü, bir su kaynağının başına giderek okunan dualar, bu olayı hatırlatmak içindir. Su kaynağına bakarak, ne kadar güçlü bir engel olursa olsun, Tanrı’ya hizmet yolunda her şeyin üstesinden gelebileceğimizi ve gelmemiz gerektiğini kendimize hatırlatırız. Roş Aşana’nın ilk günü, Minha duasından sonra, bir su kaynağının yanına gidilerek yapılan Taşlih duası, günahlarımızı suyun içine atarak onlardan arındığımızı sembolize eder.

2009.09.16 - Şalom Gazetesi

Ayna Olmak...

Shakespeare, Julius Caesar adlı yapıtında, Cassius’a şöyle söyletir:
“Bildiğin gibi, insan kendini doğrudan göremez.
Ancak aksini görebilir. İşte ben de sana,
Senin aynan olarak, bilmediğin yönlerini
Olduğu gibi göstereceğim.”
Ünlü şairin dizeleri, dilimin ucuna şu soruyu getirdi:
-Bu yaşıma kadar birçok insanla farklı alanlarda ilişkilerim sürdü, içlerinde kimler benim aynam oldular?
Kısa bir bekleyişten sonra, belleğimin tozlu raflarında duran resimler, birer birer gözlerimin önüne inmeye başladı. Babam, kimi öğretmenlerim, zaman zaman bana yol gösteren insanlar, dostlar... Farklı dönemlerde ve değişik konularda bu insanlardan her biri bana ayna oldular: Bilgilendirdiler, aydınlattılar, doğruları gösterdiler, yanlışlarımı ortaya koydular...
Yaşantımızda bu tür insanlar ne kadar da önemli!
Yaşım, bilgim, deneyimim ne olursa olsun, farklı bir ses, eleştiren bir göz, söz ve eylemlerimde beni daha dikkatli olmaya, kimi konuları yeniden düşünmeye yönlendirebilir. Kuşkusuz önemli olan, benim aynam olacak insana duyacağım güven... Farklı görüşlerde bile olsak, sözlerine saygı duyabilmem!..
Yaşlandıkça bu insanlar giderek çevremizden eksiliyor. Yaşadığımız deneyimler mi onları gereksiz kılıyor, kendimize daha mı çok güveniyoruz ya da gidilecek yol kısaldıkça kimi değerleri daha mı az önemsiyoruz? Kim bilir! Belki de belirli bir olgunluktan sonra, her birimiz başkalarına ayna olmak gibi birer görev üstleniyoruz.
Otuz beş yıl önce yazdığım Ayna şiirimi şu dizelerle bitirmişim:
Yüzüme ayna tuttular
Kendimi aradım
Kendimi bulma yolunda yüzüme tutulan aynaların ne kadar değerli ve önemli olduğunu yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum. Yaşadığımız çevre koşulları, eğitimimiz ve inancımızla kimi konu ve olaylara at gözlükleri ile bakıyoruz. Bakış açılarımızı değiştirmek, önyargılarımızı kırmak o denli güç ki... Yüzümüze ayna tutan insanları, bu işlevleri nedeniyle daha çok önemseyebilir ve değerlendirebiliriz.
Kitapların da önemli birer ayna olduklarını unutmayalım! Kimi zaman bunların satırları arasında kendimizi buluyor, kahramanlarıyla özdeşleşiyor, duygu ve düşüncelerinden etkileniyoruz. Çoğu kez okuduğumuz bir kitap, bir insanın yaratamadığı değişimi yapabiliyor.
Aynalar birer nesne olarak fiziksel görüntümüzü nasıl yansıtıyorlarsa, ayna görevini üstlenen insanlar da, göremediğimiz iç dünyamızı, eylem ve davranışlarımızı doğru bir şekilde bize gösteriyorlar. Sıfatları ne olursa olsun; usta, üstat, mürşit, hoca ya da herhangi bir dost... Her biri eksik ve yanlışlarımızı düzeltmek bir yana, bizi iyileştirmek, yetkinleştirmek için çaba harcıyorlar.

Avram VENTURA - Düşündükçe - 2009.09.16 - Şalom Gazetesi

Sokakların insan dili

Bu yazıya 'her yıl dolduğu gibi bu defa da ramazanın ve bayramın bir kısmında İstanbul'un iç mahallelerinde, kenar semtlerinde ve Beyoğlu'nun arka bölgelerinde dolaştım' diye başlayıp gördüğüm 'insan manzaralarını' anlatacaktım ki, dünkü Taraf'ta Murat Belge'nin neredeyse aynı sözcük ve cümlelerle başladığı çok güzel yazısını okudum. O da fırsat bulduğu her keresinde olduğu gibi söz konusu 'insan manzarası'nın en hazin tarafına, başıboş mayın gibi ortada dolaşan, küfürden başka bir şey bilmeyen, sekiz dokuz kelimeden müteşekkil cümle kuramayan, maçoluğa sonuna kadar batmış ve bunu bir marifet sanan 'toplum kurbanları'na değinmiş.
Benim de ele almak istediğim konu buydu. Etiler-Ulus-Bebek üçgeninin dışına çıkınca, hatta oralarda bile, çocuk denecek yaştakilerle ergenlik dönemindeki gençlerin hazin görüntüsü ve gerçeği öyle yok sayılacak gibi değil. İçinde bulundukları işsizlik-yoksulluk- eğitimsizlik çaresizliğini aşmanın tek yolu olarak bula bula kol kola girip sokaklarda salınmayı bulmuş olan bu kitlenin varsa eğer bir suçu herhalde o kitlede değil. Üç yaşındaki çocukların su, selpak sattığı, teraziyle insan tartmaya çalıştığı, kırmızı ışıkta duran arabaların camlarını silmeye çalıştığı bir toplumda onlara söylenecek bir tek laf olabilir mi? Daha farklı manzaralar görmek isteyenler de herhangi bir pazar günü çok uzağa değil Eminönü meydanına kadar bir zahmet gidebilirler.
Herhalde bu işin altında da Türkiye'nin 1950 sonrasında yaşadığı kalkınma hamlesinin en önemli boyutu olan büyük kente göçü aramak hiç yanlış değil. Cumhuriyet yönetimleri, hangisi olursa olsun, hem yoksul taşra kitlesinin devlet arazilerini yağmalayarak yok bir umudu tüketmesine göz yumdu ve bunu onları kendisine itaatkar tutmanın en önemli yolu olarak benimsedi hem de taşra ve metropol burjuvazisine aynı maksatla arazi spekülasyonu yaptırmayı. Sonunda 'devletine bağlı' bir toplum ortaya çıktıysa da veya hiç değilse başkaldırmayan, radikalleşmeyen, şiddeti kontrol ed(il)en bir toplumsal dokuya ulaşıldıysa da bu ortada salınan kitlenin gerçeğini inkar ettiremez.
Şunu kabul edelim ki, Türkiye, yıllar yılı insanlarına, onların 'küçük sermaye birikimi' aşamasında olmalarından kaynaklanan ve gene Marx'ın 'küçük burjuva radikalizmi' adını verdiği, bulduğu her şeyi önüne çekme, kendi mülkiyetine geçirme tutkusundan türeyen bir heyecanla daha baştan kabul edeceklerini bildiği bir umudu sattı. Bu Ecevit dönemlerinde alt orta sınıfların, işçi sınıfının, göçerlerin, lumpenlerin tükettiği umuttu, Demirel dönemlerinde o sınıfların yarı milliyetçi yarı mülkiyetçi gelecek umudunu içeren kalkınma-büyüme söylemi.
Şimdi bu umut tellallığının bambaşka bir noktasında duruyoruz ve belki bazı doğru yapılan şeylerden söz edilebilir. Mesela göçerlerin (bütün gayrı meşru düzenlere rağmen) yerelleşmesi, mahalli yönetimlerin sistematikleşmesi, taşra burjuvazisinin kısmen taşrada muhafaza edilmesi gibi. Ama bunların ölçüsü ne olursa olsun şu iki gerçek değişmeden olduğu yerde çeki taşı gibi duruyor.
Birincisi Türkiye artık çok büyük iddiaların sahibi. Çok güzel bir şey bu. Ama bunu sağlayacak bir beşeri dokuya sahip mi değil mi çok ciddi bir sorudur. Hırslı, değindiğim nedenlerden ötürü kör bir umudu hiç yitirmeyen bir büyük kitlenin mevcudiyetini biliyorsak da bu yeterli mi?
İkincisi Türkiye sermayesi yetersiz her toplum gibi yatırımla üretim arasında kaldı. Kaynaklarını daha ziyade üretime teksif etti, yatırımı erteledi. Eğitim onların başında geliyor. Niceliği/sayısı daima niteliğin/kalitenin önüne aldı, bu meyanda elitlerini bile tahrip etmekten çekinmedi. O nedenle de sonunda burjuvazisinin bile kendisine öfke duymasına ve kendisini sadece sağılacak bir varlık olarak görmesine yol açtı.
Gele gele hep aynı soruna geliyoruz: eğitim ki, bu da Murat Belge'nin yazısının yanı başında yer alan Yasemin Çongar'ın yazısında çok güzel özetlenmiş. 650 bin çocuğuna gereken eğitimi veremeyen bir ülke, bir devlet söz konusu. Ötesini nasıl konuşacağız?
Bakmasak da aynalar duvarlarda asılı duruyor.

Hasan Bülent Kahraman - 2009.09.23 - Sabah Gazetesi

Sokaklarda insanlar...

Bayramda ve Ramazan’ın da bir kısmında, sağa sola yürüdüm İstanbul’da; biraz yürümüş olmak için, biraz maddî yapıda değişenlere, biraz da insan manzaralarına bakmak için. Örneğin Eyüp içlerinde dolaştım. Burada bir din yoğunluğu görüyorsunuz Ramazan boyunca. İftar için hazırlanmış yüzlerce masa, hazırlayanlar, saatin gelmesini bekleyenler, yollara, kaldırımlara yaygılarını sermiş oturanlar... Bir süre önce gene yazmıştım, şu 21. yüzyıla Türkiye kadar “dinle haşır neşir” giren toplum olduğunu düşünmediğimi. Bunu, derine giden bir “dindarlık” anlamında da söylemiyorum. Ama din, en genel “referans sistemi”, “anlamlandırma sistemi”. Ne yapıyorsanız, buna din içinde bir ad bulmalısınız.

Bayram’da, her yerde, gruplar halinde gezen genç (bazen daha çocukluktan tam çıkmamış) erkekler görüyorsunuz. Akran grupları. Bunlarda, bu sefer “ladinî” değerler ön planda. “Nedir o değerler?” derseniz, kabadayılık, maçoluk, böyle gidiyor; daha doğrusu, pek bir yere gittiği de yok –nereye kadar gider ki bunlar?

Anadolu’nun çeşitli yörelerinin şivelerini duyuyorsunuz. “Hemşerilik” eski kadar güçlü mü, “toplumsallaşma”nın temeli mi hâlâ, bilemiyorum. Zayıflasa da, devam ediyordur. Ancak bu delikanlılar, şöyle sekiz dokuz kelimelik “uzun” bir cümle kurmayı başardıklarında, sekizin dokuzun beşi küfür oluyor. Böyle, tatlı tatlı sohbet ederek dolaşıyorlar.

Bütün “büyük görünme” çabalarına rağmen, çocuksulukları, üstelik “ana kuzusu” olarak çocuksulukları çok belli. Seyretmesi hazin bir “kötü” olma çabası. “Ben ulan, ben var ya...” Bu, kendi ürettikleri değil, ama “rol modeli” olarak onlara sunulan bir şey. Tabii somut hayatlarında vahşice bireycileşmelerini teşvik eden neler neler vardır. Birlikte gezmeleri de, birbirleriyle sahiden bir şeyler paylaşıyor olmaktan çok, bir savunma refleksi gibi. “Dışa karşı” bir şey –ama, tabii, yalnız kalmak da böyle yetişmiş insanlar için en katlanılmaz durum. Bizde, Osmanlı’dan başlayıp bugünlere kesintisiz gelmiş en sağlam gelenektir; bir yere, bir “kapı”ya, “intisab” edeceksin. Şimdiki koşullarda bu “kapı”, ideal yer, varolan çeşitli mafyalardan biri. Bu garip maço kültürün sorgulanmadığı, tersine yüceltildiği, en rahat yer, orası. Böyle yetişmiş insanların bütün topluma karşı duyması doğal olan yırtıcılığın birtakım amaçlarla içiçe geçebildiği ve gene bir insanî ihtiyaç olan dayanışmanın da grup mantığı içinde kurulduğu yer.

Adamın biri, uçakta, “Ne bakıyorsun?” diyerek kavga çıkarıyor, yumruk kıyamet. Sabahki gazetelerde böyle bir haber. Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, kavgayı çıkaran kendi çevresinde biraz daha nam kazanacak.

Bir başka haber, bayram kutlamak üzere gene tabancayla ateş edilmesi ve bir çocuğun ciddi bir şekilde yaralanması. Bu zaten bitmek tükenmek bilmeyen bir süreç. Epey zamandır “maganda kurşunu, cinayeti, rezaleti” diye adı kondu. Kondu da, magandaların herhalde bundan haberi olmadı, Medya bu absürd durumlarda ne derse desin, insanlara tabancalarını ateşleme doğrultusunda “Haydi! Haydi!” diyen dürtüler daha güçlü.

Niye böyle? Herhalde gene o maço kültürden. Ama onun temelini sorgulamaya hazır mıyız? Bu toplumda “öldürme” fiilini şu ya da bu biçimde bir “erdem”, bir değer olarak gösteren kültürün temellerine bakmayı kabul edecek miyiz? Bayram günü İstanbul sokaklarında küfür ede ede serseri mayın gibi dolaşan, iki bira içtikten sonra ne halt edeceği belli olmayan on yedi, on sekiz yaşındaki çocukları suçlu ilân etmek kolay. Ne yapalım, bu toplumda böyle “hasta”, “sapık” insanlar çıkabiliyor. Hem zaten bunlar her toplumda çıkıyor.

Ama “barış” ve “demokrasi” dendiği anda kıyamet koparan zihniyetin bu “maganda” fiilleriyle karşılıklı bağlarını incelemeye hazır değiliz. Çünkü “o bize lâzım”, aslında.

“Yırtıcı bireycilik”ten söz ediyorum. Kendine her şeyi hak gören ama başkasının hiçbir hakkına saygı duymayan o korkunç bireycilik. Bu Garipoğlu cinayeti ve yığınla benzeri, bu kültürün bir çeşit teşvik görmediği, başka türlü değerlerle yetişmiş bir toplumda işlenebilir miydi?

Evet, kanibal doktor Hannibal, Amerikalı. Ama o dünyalarda öyle kişilere “psikopat” deniyor. Burada, “normal insanlar”ın yaptıklarından söz ediyoruz.

Murat BELGE - 2009.09.22 - Taraf Gazetesi

15 Eylül 2009 Salı

Ankara için birkaç referandum önerisi!...

Ankara Büyükşehir Belediyesi, “Bahçelievler 7. Cadde içkili bölge ilan edilsin mi, yoksa içkiden arındırılsın mı?” diye referanduma gitme kararı almış.

Konunun başlangıçta içkiyle ilgisi yokmuş aslında.

Çanka ya’nın CHP’li Belediyesi, caddenin trafiğe kapatılması için referandum yapmayı teklif etmiş.

Melih Gökçek de bu teklifi hemen kabul etmiş... Ama bir şartla:

“Orada son dönemde bol miktarda meyhane açıldı. Bölge sakinlerinden yoğun şikâyetler alıyoruz. Hazır referandum yapmışken caddedeki restoranlarda alkollü içki satışını da halka soralım...”

Konu Büyükşehir Belediye Meclisi’ne gelmiş ve referandum paketine son anda içki oylaması da eklenmiş.

İşin ilginci; “laik cumhuriyetin yılmaz bekçisi” olan CHP’nin Belediye Meclisi’ndeki üyeleri de hiçbir sakınca görmemiş!

Şimdi büyük bir olasılıkla 27 Eylül’de halk oylamasıyla içki yasağı konup konmaması sorgulanacakmış!
***

Bu bir ilk...

Ama yasalarımıza göre hiçbir bağlayıcılığı yok. Sadece, “anket” niteliğinde...

Kararı yine Çankaya Belediye Meclisi verecek!

Ama sözde referandumun amacı belli:

“Anayasayla güvence altına alınmış bir yaşam tarzının ve onu güçlendiren bazı hak ve özgürlüklerin saygınlığını azaltmak!”

Bugün bunu yapanların, Can Dündar’ın dediği gibi yarın, “Bölgenize mini etekli kızların, küpeli gençlerin, eşcinsellerin girmesi yasaklansın mı, yasaklanmasın mı” diye halk oylamasına gidecekleri de açık...
***


Hazır, Melih Gökçek bu referandum işine bu kadar merak sardı; birkaç konu da biz önerelim:

“Başkent’in en değerli arazileri, Büyükşehir Belediyesi yöneticilerinin kurduğu kooperatife peşkeş çekilsin mi, çekilmesin mi?”

“Belediye şirketlerinin başına atanacak kişilerde uzmanlık, liyakat gibi nitelikler aransın mı, aranmasın mı?”

“Belediyenin kıt kaynakları, Başkan Bey’in oğlu oyalansın diye futbol kulüplerine aktarılsın mı, aktarılmasın mı?”

“Milyonlarca lira harcanarak Ankara’ya getirilen Kızılay suyunun hepsini Melih Gökçek içsin mi, içmesin mi?”

Ve son referandum:

“Melih Gökçek Ankara’yı yönetmeye devam etsin mi, etmesin mi?”
***


Melih Gökçek, sadece şu son öneriyi referanduma götürsün, kendisini “demokrasi kahramanı” ilan edip, Kızılay’a anıtının dikilmesini önereceğim!
*****

GÜNÜN SORUSU

Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre bütçe açığı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 780 artmış ve Ocak-Ağustos döneminde 31.3 milyar TL olmuş...

Bu durumda, kriz “teğet” mi geçmiş oluyor?
*****

Gazze için toplanan paralar ‘tomar’la gitti!

İsrail’in insanlık dışı saldırılarından sonra ülkemizde Gazze halkına yardım için kampanyalar başlatılmıştı.

Ben de bu kampanyalar kapsamında okullarda, camilerde ne kadar para toplandığını ve hangi yolla Gazze’ye ulaştırıldığını defalarca sormuştum.

Bildiğiniz gibi kimseden “Çıt” çıkmadı!

Şimdi öğreniyoruz ki; Gazze için para toplayan İsmailağa Cemaati, topladığı paraları Hamas’ın siyasi büro şefi Halid Meşal’e Şam’da elden teslim etmiş...

Liderliğini Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yaptığı cemaatin yayın organlarından Guraba Dergisi’nin sitesinde, yapılan para yardımını gösteren fotoğraflar yayınlanmış.

Fotoğrafta cemaatin ileri gelenlerinden Abdülmetin Balkanlıoğlu ile Guraba Dergisi’nin yayın danışmanının, Halid Meşal’e Şam’daki evinde yaptığı ziyaret sırasında tomar tomar paraları teslim ettiği görülüyormuş...

Cemaat temsilcileri, teslim edilen paranın miktarı hakkında hiçbir bilgi vermiyormuş.
***


İçişleri Bakanı’na ve Emniyet Genel Müdürü’ne soruyorum:

* Gazze için para toplayan İsmailağa Cemaati, resmî bir kuruluş mudur?

* Değilse yardım parası toplamasına neden izin verildi ya da seyirci kalındı?

* Ülke dışına çıkışlarda götürülebilecek nakit para miktarı 5 bin dolarken bu insanlar onca parayı nasıl götürdü?

* Yasadışı bir şekilde yardım toplayan bu oluşumun yetkilileri hakkında işlem yapmayı düşünüyor musunuz?

* Yoksa isteyen herkes Gazze ya da herhangi bir bahaneyle halktan makbuzsuz para toplayabilir mi?

Mustafa Mutlu - 2009.09.16 - Vatan Gazetesi

“Güçlü ordu... Zayıf toplum”

Silahlı Kuvvetler’in 30 Ağustos’ta toplumun önüne çıkmak için tasarlayıp düşündüğü slogandı: “Güçlü ordu”, Türkiye’nin önüne çıkarılmıştı.

Şaka olarak tekrarladığımız “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” sloganı vardır. Mülkiyeliler sahiden bu sloganı telaffuz ettiği için değil, kendilerini fazlasıyla önemsemelerini hicvetmek için yapılmış bir şakadır. Ama bazı kurumların şakası yok.

Şimdi, ilk söylenecek şey, bunun her düzeyde, her anlamda yanlış bir söz olması, çok yanlış bir zihniyeti yansıtıyor olması. Bu bakımdan da, bir kurumun, oturup, düşünüp taşınıp böyle bir sloganla ortaya çıkması vahim.

Bunun tarihteki klasik örneklerini hatırlatayım hemen. Avrupa’nın Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçişinde coğrafî keşifler çok önemli bir yer tutar.Keşiflerde de Portekiz ile İspanya’nın öncü rolü olmuştur. Portekiz’de, bir prens ,Henrique o Navegador (yani, Denizci Henri), kendini bu işe adamış, okullar açmış, kurumlar kurmuş, keşifler tarihinin bütün şanslı basamaklarında, dönemeçlerinde adını okuduğumuz Diaz, da Gama, Magellan, Cabral gibi kaptanların yetişmesini sağlamıştır.

Bu işi bir “prens” yapıyorsa, bu da devletin olayda payının bir karinesi sayılabilir. Ama tabii sorun yalnızca bir “eğitim”, denizci “yetiştirme” sorunu değildi. Gemileri yapan, donatan devletti. Keşfedilen yerle kurulan ilişkiyi (Hindistan gibi yerlerde varolan otorite ile anlaşma ve diplomatik ilişki, Amerika’da kolonizasyon) yönlendiren hep devletti. Aynı mantık İspanya’da da egemendi. Colombo’nun, Batı’ya giderek Doğu’yu keşfetme fikrini İspanya Kralı’na kabul ettirmesi gerekiyordu. Pisarro, Cortez gibi “kâşiflere”, “kâşif” değil de “Conquistadore”, yani “fatih” sıfatı takılmıştı, çünkü onlar keşfettikleri yeri aynı zamanda İspanya adına “fethediyor”, sonra da Kral’ın “vali”si olarak orayı İspanya adına yönetiyorlardı.

İlk kâşifler, yani Portekiz ve İspanya’nın bu “devlet” görevlileri, Avrupa’yı keşiflere sevkeden birinci motivasyon, yani “değerli maden” bulmak bakımından, en şanslı çıkanlardı. Zaten belirli yerlerde, bu işi yüzyıllardır yapmış bir medeniyeti yıkıp yerle bir ederek ve hazinesine el koyarak, en zahmetsiz tarafında altın ve gümüş toplamışlardı. Ama aynı zamanda, Potosi gümüş madenleri gibi, hâlâ tüketilememiş kaynaklara da sahip olmuşlardı. Yıllarca ve yıllarca, Amerika’dan İspanya ile Portekiz’e, bu ülkelerin devletlerine, altın, gümüş, mücevher taşındı.

Sonuç? Portekiz, biz üye olmazsak AB’nin en yoksul üyesi. İspanya yeni toparlandı. 17. yüzyıldan bu yana, “güçlü devlet” olmaktan çıktı. “Niye,” diye sorarsanız, “güçlü devlet” olmayı kafasına koyup bu uğurda her şeyi yaptığı için.

İngiltere’de, Hollanda’da aynı işleri devlet değil, toplum içinden çıkan özel bireyler yaptı. Zamanla şirketler kuruldu, şirketler büyüyüp tekelleşti vb. Hindistan 18. yüzyıl sonlarında Britanya’nın sömürgesi olduysa, bu öncelikle “devlet”in değil, “East India Company”nin kararıydı.

16. yüzyılda Avrupa’nın batısında olanlara çağdaş benzer bulmak istiyorsak, petrol zengini Arap ülkelerine bakabiliriz. Doğal bir servete el koyarak zengin olan, ama bunu her bakımdan, öncelikle de zihnî alanda bir toplumsal gelişmenin lokomotifi haline getiremeyen ülkeler. Bir “mirasyedi ekonomisi”.

“Güçlü devlet/zayıf toplum” formülünün başka türlü sonuç verdiği tarihte görülmemiştir. Ama toplum güçlüyse o her zaman “güçlü devlet” kurmuş, dolayısıyla gereğinde “güçlü ordu”ya da sahip olmuştur. Ama dikkat ederseniz, “sahip olmak” fiilinin öznesi bile hemen yer değiştiriyor, bu konuyu, bu ilişkiyi konuşurken; “güçlü toplum”, “güçlü ordu”ya sahip oluyor.

Vaktiyle Mirabeau söylemişti, Prusya için: “Prusya, ordusu olan bir millet değildir, milleti olan bir ordudur” demişti. Bu, bazılarımız için düşünülebilecek en büyük ideal, erişilebilecek en büyük menzil.

Ama o Prusya, sonra da o Almanya, ancak bugün, yani milletin ordusundan güçlü olduğu ve ordusunu denetlediği toplum olunca, rahatın ve mutluluğun yüzünü gördü.

Murat Belge - 2009.09.15 - Taraf Gazetesi

Tanrı tarafsızdır

7 Eylül Pazartesi sabahı saat 07.00’de Yenikapı’dan Bandırma’ya kalkan Turgut Özal Feribotu’na binen yolcular arasındaydım. Sarışınlıkta milli afetimiz Civciv’in arabasına doluşmuş, yazın son günlerini Ege kıyılarında yakalamak için yola çıkan bir arkadaş grubuyduk. Deniz epeyce dalgalı ve rüzgâr sertti. Feribot, büfedeki tabak çanağı şangırtılarla kaydıracak kadar yalpalıyordu. Dalgalara karşı kavis çizerek ilerlemeye çalışıyor, dolayısıyla yol uzuyor, 09.25’te ulaşmamız öngörülen Bandırma’ya zamanında varamayacağımız açıktı.

Saat henüz 08.45’ti ki, yolculara yapılan anons, “askerî tatbikat nedeniyle” Bandırma’ya 45 dakika gecikmeli varılacağını duyurdu. Şaşırdık.

Ufukta ne askerî bir gemi vardı ne de uçak. Zaten gecikme nedenimiz de “askerî” olamayacak kadar dalgalı denizden ve “askerî” olamayacak kadar şiddetli rüzgârdan belliydi...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı tüm deniz taşıtları gibi sürekli ve sadece Kanal 24 televizyonuna ayarlı bir feribotta, böylesi bir anonsun, damla damla hangi “taşı” oymaya yönelik olduğunu anlamak için üstün zekâya gerek yoktur sanırım.

İstanbul’u sel basmadan hemen önceye denk gelen böyle bir anonsu, sel bastıktan sonra İBŞ Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın -Başbakan Erdoğan tarafından yalanlanmasına karşın- “Askerî bölgedeki gölet su topu gibi patlayıp seli körükledi” iddiasına eklerseniz, siz de bir sonuca varırsınız elbet...
***

Oysa son günlerde Türkiye’yi vuran afet hakkındaki gerçek hiç değişmedi ve benim ilk kez 2004’te yayımlanan Tanrısal Tarafsızlık başlıklı yazım artık bir klâsik:

“Ateş yakar. Su boğar. Gaz patlar. Elektrik çarpar. Deprem yıkar. Yağmur yağar. Dere yatağı taşar.

İki kere iki dört eder.

Tutuşturduğunuz orman, yanar.

Yüzme bilmeden atladığınız su, boğar.

Çakmak çaktığınız birikmiş gaz, patlar.

Çıplak elle dokunduğunuz elektrik akımı, çarpar.

Mazgalları tıkarsanız, yağmur su baskınına yol açar.

Dere yatağına yaptığınız evleri, su basar.

Bir daha basmaz der, oturursanız, yine basar, yine basar.

Çünkü dere, aman insanlar boğulmasın diye yatak değiştirmez. Her yağmurda geri gelir. Eğimsiz yollar, her yağmurda göle dönüşür.

Her yağmurda dönüşecektir.

Deprem bölgesine kurduğunuz çürük binalar, yıkılır.

Yeniden aynı yere ve aynı çürüklükte yaparsanız, yine yıkılır.

Demiryolunu yenilemeden trenleri hızlandırırsanız, devrilirler. Bir gün devrilmez, iki gün devrilmez, ama BİR GÜN mutlaka devrilirler.

Kendisi ziyan olmuş adam, 10 çocuk yaparsa, 9’u ziyan olur. Birine bakmaktan aciz kadın, 10 çocuk doğurursa, yine 9’u ziyan olur.

Her şey olurlar, ama ’adam’olamazlar.

Ölürlerse ölürler, kalırlarsa...

Kalırlarsa, orman yakarlar. Gaz kaçağını çakmakla ararlar. Yüzme bilmeden göle atlarlar. Elektrik kablosunu çıplak elle tutarlar. Kazdıkları çukuru açık bırakırlar. Dere yatağına ev yaparlar. Deprem bölgesine yıkılacak bina... Zaten benzin deposunu doldururken sigara içen, mazgalları tıkayan, üstlerine asfalt döken, yolları eğimsiz yapan, kaldırımları düzgün döşeyemeyen de onlardır.

Her şey olurlar; futbolcu olurlar, tüccar olurlar, kendilerine benzeyen milletin vekilleri olurlar, bakan olurlar, hatta başbakan olurlar. Saygılıdırlar, her bayramda gider analarının babalarının ellerini öperler ama adam gibi adam, rasyonel adam olamazlar. Çünkü üstlerindeki cilanın altında, rasyonel olmayan ana babaları vardır. Çünkü aynı kafayla, aynı yanlışları yapacaklardır.

Çünkü Allah, kendisine tapana tapmayana aldırmaz. Kendisine güveneni kayırmaz. Makine duayla çalışmaz. Yağmur ne duayla yağar, ne de duayla durur. Doğa rasyonel olmayanı vurur yere. Çünkü doğa yasaları, insan yasaları gibi delinmez!

Ve ateş yakar, su boğar, gaz patlar, elektrik çarpar, dere yatağı taşar...”

***
Bu tabloya, yukarıdaki gerçekleri sanki başkası çarpıtmış gibi sıralayıp, çarpıklığa elektrik, su, gaz bağlayıp, hatta tapu verenin kendileri olduğunu unutanları eklerseniz, Türkiye’nin Araf’ta aradığı “mutlak ve değişmez” gerçeği de “avam”da bulursunuz sayın seyirciler.

Mine G. Kırıkkanat - 2009.09.15 - Vatan Gazetesi

13 Eylül 2009 Pazar

Niye?

Yeryüzünün bütün bilim adamlarını, filozoflarını, düşünürlerini, yazarlarını, sanatçılarını toplasanız, bütün bilgileri ve bilgelikleriyle, insanoğlunun bugüne dek öğrendiği ne varsa onlardan konuşmaya başlasalar.

Sonra üç yaşında yarım yarım konuşan bir bebek gelse ve onlara dese ki “dünya niye var?”

Bu sorunun üstüne orayı saracak olan sessizlik aslında bize bütün konuşulanlardan daha fazlasını anlatır.

Bir bebeğin bile sorabileceği bu basit soruya cevap verebilecek tek bir kişi dahi yok şu altı milyar insanın içinde.

Bu sorunun karşısındaki sonsuz sessizliğimiz aslında bütün çaresizliğimizi koyar ortaya.

Dünya niye var bilmiyoruz.

Biz niye varız onu da bilmiyoruz.

Her şeyin bir “amacı”, bir “nedeni” olduğuna inanan bir düşünme biçimimiz var ama hayatın ve kendi varlığımızın amacını bilmiyoruz.

Kendimiz hakkında sorduğumuz “niye”yle başlayan her soru aslında hayatı “anlamsız bir şakaya” çeviriyor.

Yeryüzündeki her varlık “bir çemberin” tamamlayıcı parçası, aslanlar ceylanları yiyor ve onların çok fazla çoğalmasını engelliyor, ceylanlar otları yiyor ve otların her yanı sarmasını önlüyor, dünyadaki bütün canlıların, böcekler de dahil “bu çember” içindeki rolünü ve amacını biliyoruz.

Dünyadaki bütün canlılar bir şekilde birbirlerini yok ederek “bu çemberin” dönüp durmasını sağlıyor.

Ama bu “çember” niye var?

Dünya niye yaratıldı?

İnsanlar niye yaşıyor?

Dünya hangi “evrensel çemberin” parçası?

Ya da parçası mı?

Dünya olmasa kâinatta ne eksilirdi?

Bunu bilmiyoruz.

Belki de bir şey eksilmezdi.

Belki de koskoca bir sistem çökerdi.

Bütün kâinat, dünyadaki gibi bir “çemberi” oluşturan parçalardan mı oluşuyor?

Her gezegen çemberin bir parçası mı?

Niye civardaki gezegenlerde hayat yok peki?

En azından bizim bildiğimiz türden bir hayat niye yok oralarda?

Çevremizdeki gezegenlerde olmayan insanlar niye dünyada yaratıldı?

Bunların hiç birinin cevabını bilmiyoruz.

Dünyamızın içinde bulunduğu “uzayı” da tanımıyoruz.

Bundan altı yüz yıl evvel insanlar için “okyanuslar” neyse bugün de “uzay” bizim için o.

Bize bir “sonsuzluk” olarak gözüküyor.

İnsanlar okyanusları geçecek gemileri icat ettiklerinde, “sonsuz” sandıkları okyanusun öbür yanında kendilerininkine benzer bir kıta keşfettiler.

Uzayı geçecek “gemiler” icat ettiğimizde “sonsuz” sandığımız “sonsuzluğun” öbür ucunda bir başka “kıta” mı bulacağız?

Biz niye varız?

Dünya niye var?

Uzay niye var?

Bu soruların hiçbirine cevap veremiyoruz.

İnsanlar yüzyıllarca bu soruları sordular ve sonunda bu soruları sormanın “bizi hiçbir yere ulaştırmayacağına” karar verip “niye” sorusunu bir kenara bıraktılar.

Artık akıllı insanlar “niye” diye sormuyor.

Ama sormamak, bu soruyu ortadan kaldırmıyor.

Doğuyoruz, evrenin zaman ölçüsüyle kıyaslandığında çok kısacık bir sürede ölüyoruz ve ne doğumumuzun ne ölümümüzün nedenini biliyoruz.

Sorulmayan ama hepimizin içinde varlığını sürdüren bu “niye” sorusunun cevapsızlığı, sanırım bütün insanlığı aynı şekilde garip bir ezikliğin kurbanı yapıyor, hepimiz bir “anlamsızlığın” parçası olduğumuzu gizlice düşünüyor ve kısa hayatımızın neredeyse tümünü “aslında bir anlamımız” olduğunu kanıtlamak için harcıyoruz.

Niye var olduğunu bile bilmediğimiz bir dünyada, niye var olduğunu bile bilmediğimiz kısa bir hayatı sürdürürken, hiç durmadan kendimizi kanıtlamaya çalışmamız, hep “ne kadar önemli” olduğumuzu sözlerimizle ve tavırlarımızla anlatmaya çabalamamız, hep “gücümüzü” göstermeye uğraşmamız, belki de içimizi kemirip duran bu “anlamsızlığımızı” saklama gayretidir.

Dünyanın “niye” var olduğunu, bizim “niye” yaratıldığımızı bilseydik gene aynı insanlar mı olurduk, gene aynı şekilde mi davranırdık?

Pek sanmıyorum.

Bu “nedensizlik” bizi mahvediyor bence.

Bu “nedensizlik” bizi bu kadar vahşi yapıyor.

Niye yaratıldığını bile bilmeyen, ayrıca bunu bilmediğini bilecek kadar da gelişmiş bir canlı türü, zavallılığını kendi gözünden gizlemek için debelenip duruyor.

Ama neye yarar o debelenme?

Bir bebek gelir, “niye” der.

Ve, altı milyar insan sessizlikten taş kesilir.

Ahmet Altan - 2009.09.13 - Taraf Gazetesi

Kürtçe bir Taraf çıksaydı...

Bir gün zengin, cesur ve biraz da çılgın bir Kürt işadamı bulunsaydı.

Cesur, zeki, itibarlı Kürt gazeteciler biraraya gelseydi.

Ve Kürtçe bir Taraf gazetesi çıksaydı.

Emin olun Kürt sorunu çok daha çabuk çözülürdü.

Çünkü Kürt sorununun çözümünün önündeki en büyük engellerden biri de Kürt cephesindeki tek seslilik, kol kırılır yen içinde kalırcılık, mutlak haklılık iddiasıdır.

Türk cephesinde bugün TSK’yı eleştiren, iktidarı, siyasetçileri Kürt sorunundaki tutumları nedeniyle topa tutan, hatalarını yüzüne vuran, hesap soran gazeteler, aydınlar, STK’lar var. Hiçbiri yoksa Taraf var.

Ama Kürt cephesinde PKK’yı eleştirmek hâlâ büyük bir mesele. Bir ihanet işareti, bir defterden silme vesilesi.

Böyle olunca da çözüm konusunda yol almak zorlaşıyor, savaşan tarafları çözüme zorlamak imkânsızlaşıyor.

Evet, Kürtler çok büyük acılar çekti. 30 yıl onlarca Cemal Binbaşı’ya karşı hayatta kalma mücadelesi verdi. İşkenceler yaşadı, sokak ortasında fail-i meçhul cesetler gördü, aşağılandı, köyünden kovuldu, fakirlik çekti, derdini anlatmaya çalışınca da tutuklandı, dili yasaklandı.

Tüm bunların nasıl bir maneviyat, nasıl bir siyasi kültür, nasıl bir refleks yarattığını anlamak zor değil.

Ama bunların hiçbiri aklın, eleştirinin, iç muhasebenin, hesap sormanın ve hesap vermenin önünde engel değil, olmamalı.

Aslında bu yazıyı yazarken başıma bundan iki yıl önce Radikal’de “Kürt Milliyetçiliği de ‘eeeeee!’ dedirtmedi mi ama?” diye bir yazı yazan Perihan Mağden’e gelenlerin gelmesinden korkmuyor değilim.

O güne kadar Öcalan’a tecridin kalkması dahil Kürt sorunundaki kırmızı çizgileri kalemine dolamış Mağden’e nasıl sırf o yazısı nedeniyle Kürtlerin “içindeki milliyetçiliği sonunda dışarıya vurmuş Türk köşe yazarı” muamelesi çektiğini ve küstüğünü iyi hatırlıyorum.

Kürtler Taraf’ı seviyor, sahip çıkıyor. Kürt okurlardan tonlarca destek mesajı alıyoruz. Ama yine de Kürt cephesine doğru en ufak bir eleştiri de “Siz de mi Yıldıray Bey” sesleri yükseliveriyor. Bir anda “Ne de olsa sonunda bir Türk yazar” olduğumuz ortaya çıkıyor.

Anlaşılan Türkçe çıkan bir gazete, adı Taraf da olsa, Kürtleri aynadaki resimlerine baktıramıyor, baktıramayacak. “Sen önce kendi ordunu, devletini, milletini eleştir” refleksi Türklerin Kürtleri öz eleştiriye davetlerinin önünü tıkıyor, tıkayacak.

O yüzden bir gün Kürtçe bir Taraf çıktığını hayal ediyorum.

Kemalizm’e mesafe koymuş Türkçe Taraf gibi Apoculukla arayı açmış bir Kürtçe Taraf bu.

Atatürk heykelini kıran ineği sürgün edenlere isyan eden Türkçe Taraf gibi Apo resmine pisleyen güvercinin infazıyla dalga geçebilecek bir Kürtçe Taraf.

Türkçe Taraf’ta “Güneş Dil Teorisi”ne ne muamele ediliyorsa, o gazete Öcalan’ın “Ekolojik, demokratik özerklik” projesine, “Hegel’i de aştım” açıklamalarına aynı muamele edilsin.

Türkçe Taraf’ta, savaşa devam diyen Baykal’a, Bahçeli’ye, Başbuğ’a nasıl başlıklar reva görülüyorsa Kürtçe Taraf’ta da savaşla tehdit eden Emine Ayna’ya, PKK liderlerine o başlıklar atılsın.

Türkçe Taraf faşist marşlara, katilleri öven İsmail Türütlere ne diyorsa Kürtçe Taraf da Dağlıca Marşı yazıp, söyleyenlere onu desin.

Nasıl Türkçe Taraf, şehit diye açıklanan askerlerin aslında bir teğmenin ceza olsun diye ellerine tutuşturduğu pimi çekilmiş bombayla öldüğünün üzerine gidiyorsa, Kürtçe Taraf da Aliza Marcus’un kitabında anlatılan PKK içi infazlarda yanlışlıkla kurşuna dizilen militanların hikâyesinin üzerine gitsin.

Nasıl Türkçe Taraf, Dağlıca’da, Aktütün’de ihmaller sonucu öldürülen gencecik askerlerin hesabını soruyorsa, Kürtçe Taraf da 1989’da Eskişehir’den PKK’ya katılan ve polis ajanı diye diye infaz edilen gencecik üniversite öğrencilerinin hesabını sorsun.

Türkçe Taraf’ın köşe yazarları barış sürecine zarar gelmesin diye operasyonların durması için kalem oynattığı gibi, Kürtçe Taraf’ın köşe yazarları da PKK’nın silahı bırakması, en azından yurtdışına doğru çekilmesi için kalem oynatsın.

Türkçe Taraf bu yayınları nedeniyle “Ordu, Türk düşmanı. İşleri güçleri TSK’yı yıpratmak” diye tefe konulup çalındığı gibi, Kürtçe Taraf da “PKK’yı yıpratma çalışan Kürt düşmanları” ilan edilsin.

Türkçe Taraf’ın arkasında ısrarla ve özenle Soros, Fethullah Gülen aranmışsa, Kürt Taraf’ının arkasında da Türk sermayesi, Nakşibendî tarikatı aransın.

O Türkçe Taraf’a nasıl zengin Türkler korkup ilan vermiyorsa, Kürtçe Taraf’a zengin Kürtler korkup ilan vermesin.

Türkçe Taraf’ın ve Kürtçe Taraf’ın zorluklarla da olsa aynı ülkede çıkabildiği bir Türkiye hayal ediyorum. Zengin ve cesur Kürt işadamlarına duyurulur.

Yıldıray Oğur - 2009.09.13 - Taraf Gazetesi

Kart-Kurt teorisi’nin tarihçesi

12 Eylül günlerinde Kenan Evren’in basın danışmanlığını yapan Ali Baransel Bıçak Sırtında adıyla döneme ilişkin anılarını yayımlamış. Kitabı görmedim de, Sabah’ta hakkında çıkan habere bakarak yazıyorum bunları. Şöyle bir alıntı yapılmış: “Evren bana, ‘halk huzurunda Kürtler için “kart kurt” söylemediğini’ anlattı. Dolayısıyla nasıl böyle bir yakıştırma yapıldığını anlamadığını söyledi.

Bunun için “Evren söyledi” diyen var mı, bilmiyorum. Evren’in Genelkurmay Başkanı olarak yıllarca başında olduğu Silahlı Kuvvetler’den çıkmış olduğu söylendi. Evren kendisi, “ben ‘halkın huzurunda’ böyle şey söylemedim” diyorsa, lakırdının zırvalığını o dahi anlıyor demektir. Anladığına göre, bunun, başında bulunduğu kurumun “resmî ideolojisi” haline gelmesine engel olsaydı.

O kurumda, buna “inanan” değil, ama bir “politika” olarak bunu ileri sürmenin “yararına” inananlar hep olmuştur. 1974’te (yani Ecevit’in 1973 seçim zaferinden sonra) hapisten çıktığımda talihini CHP’de denemeye karar vermiş bir emekli (istihbaratçı) albayla tanışmıştım. Cevdet Sunay’ı eleştirmişti. Bir ABD askerî kuruluyla görüşmeler sırasında Kürt konusu açılmış da, Sunay, “Kürt yoktur” dememiş. Cevdet Sunay’ı eleştirecek elli bin kadar konu bulurdum da, böylesi aklıma gelmezdi.

Bu albay “Kürt yoktur” deme stratejisinin isabetine inanıyordu ama “Kart Kurt” teorisi henüz icat olunmamıştı. 12 Eylül yıllarında, eski bir öğrencim, yedek subaylığını, Kuleli’de İngilizce öğretmeni olarak yapıyordu. “Kart Kurt teorisi”ni ilk ondan öğrendim. Karda kart kurt sesi ve “Dağ Türk’ü” olgusunun Kuleli’de verilen konferansta anlatıldığını anlatmıştı. O her zamanki “ikinci bir emre kadar gerçeklik budur. İnanılacak... İnan!” havası ve edasıyla.

O günlerden bugünlere çok şey değiştiği için (inanması zor, ama, sahiden değişen şeyler de var) bugün Kenan Evren gibi kurum da “Biz böyle bir şey söylemedik” diyebilir –“halkın huzurunda” ya da neredeyse orada.

Elimde, teorik olarak elimde olmaması gereken bir şey var: KKK’lığı Yayınları’ndan, 1982 tarihli (K.K.K. Ankara Basımevi), başlığı Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar olan bir kitap. “Elimde olmaması gereken” olduğunu gene bu kitaptan öğreniyorum, çünkü “Hizmete Özel” deniyor ve “Hizmete Özel’in anlamı da kitabın içinde açıklanıyor: “Bu kitabın gizlilik derecesi HİZMETE ÖZEL’dir. HİZMETE ÖZEL gizlilik derecesinin anlamı ise; bu gibi kitap ve dokümanların hizmetin sürdürüldüğü çevrenin dışına çıkarılmamasına ve ilgili olmayan şahıslara verilmemesine azami dikkat gösterilmesini gerektirmektedir.

“Askerî personelin bu hususa özel itina göstermesi gerekir.

“Aksi davranışın, kanuni kavuşturmanın şumulüne gireceği bilinmelidir.”

Ama böyle konularda gereğince dikkatli olmayanlar da hep oluyor demek ki, çünkü bu kitabı sahafta bulup aldım. “Kanuni kovuşturma” nedeniyle şimdi belirtmeyeceğim bir ad da yazılı içinde. O tarihte “P. Alb.” imiş. Belki de ölmüştür de ailesi sahafa vermiştir.

Bu kitabın 43. ve 44. sayfaları:

“Ülkemizde her alanda bölücülük yapılmaktadır. [!?] Ancak bunlardan en etkili olanı, KÜRTÇÜLÜK alanında yapılan bölücülüktür. Acaba gerçekten Kürt diye ayrı bir Irk [nedense büyük harfle] var mıdır? KÜRT sözü nereden gelmektedir?

“KÜRT:
“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz ve kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların üzeri, güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır, camsı parlak ve sert bir tabaka ile kaplanır. Üst kısmı sert, altı yumuşak kardır.

“Bu karın üzerinde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker ve Kart-Kürt diye bir ses çıkarır. İşte bu sese izafeten sıkışmış kara-yatkın kara Kürt kar veya Kürtün denmektedir.

“Bu gün hâlâ Anadolunun bir çok yerinde ve Azerbaycanda fırtına ve rüzgârın sürükleyip getirdiği ve çukur yerlere doldurduğu sıkışmış kara Kurtuk-Kürtük veya Kürtün denmektedir.

“Yüksek yaylalarda ve karlı bölgelerde yaşıyan TÜRK’lere Kürdak’lar denmiştir.”

Böyle gidiyor. Gördüğünüz gibi bayağı ayrıntılı. Yalnız, sözkonusu seslere “fonem” denir ve “fon” ya da “fonem” ayakla değil, ağızla çıkarılır. Dünyada “dilbilim” diye bir şey var ve bu “bilim”i bilenler var. Ama herhalde bu satırları yazan Türk subayından iyi bilecek değildir “dilbilimciler”.

İkincisi, 1982’den 2009’a 27 yıl geçmiş. Bugün TSK’nın başında olanlar da bu “hizmete özel” kitaptan edinmiş olmalılar. Buna bir itirazı olan duyulmadı ve o kurumda zaten itiraz olmaz.

Ama bize –veya “bana” diyeyim- “bunlara inanacaksın, ikinci bir emre kadar” demeye kimin hakkı olabilir?

Bu soru beni bugünlerin tartışılan “Güçlü Ordu” konusuna getiriyor.

Murat Belge - 2009.09.13 - Taraf Gazetesi