31 Ağustos 2009 Pazartesi

'Oh oldu! Batı batıyor'

Yaşadığımız yüzyıl Çin ve Hindistan yüzyılı olacak deniliyor. Avrupa’nın yaşlandığı, refah içinde tembelleştiği, ABD’ninse göçmenler olmasa gündelik hayatlarını sürdüremeyecekleri, borçlana borçlana büyüttükleri askeri bütçelerinin altında ezilecekleri söyleniyor.
Katılmıyorum.
Katılmıyorum çünkü bu tür kehanetler, tahminlerinde nerdeyse her zaman yanılan iktisatçılar tarafından yapılıyor. Sosyal doku ve kültüre dayalı insan unsuru ihmal ediliyor. Marksistler gibi kapitalist kuramcılar da arabayı atın önüne koşarak insanı “homo ekonomikus” olarak görüyor. Türümüzün merak, aşk, özveri, heyecan, öfke, kıskançlık, oyun oynama, kompleksli olma, bile bile lades deme gibi özelliklerinin çıkar ilişkisinden apayrı bir şey olabileceğini göremiyorlar. İnsanın çıkarlarına dayalı rasyonel kararlar verdiğinde ısrar ediyorlar.
Ancak, Batı’nın dünyayı batırdığı, tarihten sırasını savmasının zamanı geldiği düşüncesinden kaynaklanan arzu da iktisatçıların Hindistan ve Çinle ilgili tahminleriyle örtüşüyor. Çok kişi Batı batsın istiyor. Geleceğimiz, uygarlığımızın gidişatı değil de, taraflararası bir maçmış gibi, Batı’nın yenilmesi isteniyor.
Son bir kaç yüzyıldır Avrupa-Amerika egemenliğindeki dünyamızın mağduru çok, hatta dünya bile mağdur oldu denilebilinir. Afrika, Güney Amerika ve Asya, sömürgecilik, ırkçılık ve emperyalizm mağduru.
Aydınlanma’dan bu yana Batı’da gelişen ama daha da önemlisi gündelik hayata yansıyan evrensel insan hakları temeline dayalı bir dünya kurma eylem ve özlemi gözden kaçıyor. Oysa, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Kyoto Protokolü, ya da Uluslararası Af Örgütü gibi sivil toplum kuruluşları hep bu evrensel anlayışın ifadesi. Türümüzün tarihinde ilk kez dinlerden bağımsız nasıl yaşanabileceğine ilişkin ahlak ölçütleri gelişti, yasallaştı, kurumlaştı.
Dinlerden bağımsız bir evrensel ahlakın, Avrupa’da gelişmiş olmasının nedeni, aralarında yüz yıllarca süren din savaşlarından gına gelmiş olması, kilisenin egemenliğinden kurtularak kurdukları ulus devletlerinde dini devletten dışlamış olmaları. Bugün ABD’nin gücü dünyanın en kozmopolit toplumu olmasından, her ırktan, dinden, dilden insanın bu ülkeye çalışmak üzere akın etmesinden, topluma sürekli yeni kan gelmesinden, kendisini sürekli yenilemesinden de kaynaklanıyor. Yakında belki ABD’nin ana dili İngilizce’den İspanyolcaya dönüşebilecek olması bu ülkenin değişime açıklığının ifadesi.
Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan göçlere kadar dünyanın en kapalı toplumlarından biriyken, tarihi Katoliklerle Protestanların karşılıklı katliamlarının örnekleriyle doluyken, artık bu yolda. Hele Avrupa Birliği’nin yüzyıllardır birbirleriyle savaşan ülke ve imparatorluklar arasındaki sınırları kaldırması, 2050 yılında nüfusunun %20’sinin Müslüman olacağının öngörülmesi, tarihte rastlanmayan bir dönüşüm.
Bu açıdan Hindistan, Çin ve benzer ülkelere baktığımızda tarihin çöplüğünde eşelendiklerini görüyoruz. Hindistan’da din savaşları nerdeyse günlük hayatın parçası. Çin, bırakın evrensel ilkelerin farkında olmayı, henüz hukuk devleti bile sayılmaz. Her ikisinin de Batı egemenliğindeki küresel sermayeyle el ele verip ibret verici bir iç sömürüye dayalı olarak iktisaden güçlenmeleri, bu hızlı kalkınma süreci içinde doğayı zehirlemelerine sınır tanımak istememeleri, dünya için umut değil tersine bir ayıp.
Yakın geleceğimiz, küresel emperyalizme, demokratik sürecin denetimi dışında kalan otoriter kapitalizme karşı çıkarken, ehven-i şerdir diye Hint, Çin, Rus ya da başka herhangi bir milliyetçilikde, ya da dine dayalı politikalarda ifadesini bulan ittifaklardan kaçınabilmemize bağlı. Mesele, Batı’yı yıkmak değil, yarım kalmış ilkelerini, bugünkü Batıya da rağmen, evrenselleştirebilmek.

Gündüz Vassaf - 2009.08.30 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder