3 Ağustos 2009 Pazartesi

o ilk cümle...

Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir kitabın kapağı ‘ilk görüşte aşk’tır diyelim ki bir kitapçıya girdik ve pat diye karşımıza çıktı. Eğer kapağına vurulduysak, kitap, kitaplığımızdaki yerine doğru yola çıkmıştır artık. Arka kapak yazısı ise ‘aşk’ımızı daha yakından tanıma aşamasıdır. (Böyle bir okur kitlesi azımsanmayacak ölçüdedir.) Bir de, ‘ilk görüşte aşk’ın ve tanıma aşamasının ötesine geçmek isteyen okur var ki -bunlar gerçek kitap kurtları oluyor sanırım- kitabın sayfalarını karıştırmadan edemezler. İlk cümlesini, ilk paragrafını hatta birkaç sayfasını okuyan bile vardır...
Kimi okur için kitapta ilk cümle önemlidir.
O ilk cümle size kitabı sevdirir ya da sevdirmez.
Yazar için daha önemli olduğunu, kimi yazarların bu ilk cümleyi yazabilmek için sancılar çektiğini de biliyoruz.
Birkaç yıl önce Enis Batur’un, ‘bugüne dek yazılmış tüm edebiyat eserlerinin ilk cümlelerini bir araya getirerek bir enstitü kurmak istediğinin’ haberi bile yapılmış, birçok yazar da destek vermişti. Batur, Pervasız Pertavsız kitabında da yer alan ‘İncipit’ Üzerine Deneme’sinde şöyle diyor: “İncipit Enstitüsü’, adı üstünde, yeryüzünde bugüne dek yazılmış bütün kitapların ilk cümlelerini bir araya toplamak, onları sınıflandırmak, biçimlendirmek ve ilişkilendirmek, yorumlamak ve boyutlandırmak amacıyla kurulmuş, elde ettiği bütün sonuçları günbegün sunmayı, paylaşmayı hedefleyen bir merkezdir.”
‘İncipit Enstitüsü’nün son durumu nedir bilmiyorum...
Batur, “Çağdaş Türk Romanından Beş ‘İlk Cümle’ Seçkisi” de yapmıştı:
“Kolera Sokağı’nın en kral kevaşesi Eda, yatıştan sonra apış arasını yıkadığı suyu, hurdaya çıkmış metal artıklarından yapılma kerhanenin pencere iskeletinden şık bir figürle boşluğa saldı.” (Metin Kaçan, Ağır Roman)
“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası)
“Gece yavaş yavaş geliyor.” (Bilge Karasu, Gece)
“Buzlucam bölmeli dikdörtgen odanın, penceresiz, kapısı loş koridora hep açık üçte birine sıkışık, ayaklarının birinin kırığı takoz destekli masasına abanmış, sabah çayına eğri simidini daldırıp çıkarıyor.” (Vüs’at O. Bener, Buzul Çağının Virüsü)
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” (Orhan Pamuk, Yeni Hayat)
Batur’un seçtikleri gerçekten çok güzel.
Ben de sevdiğim üç kitabın, ilk cümlelerini şuraya eklemeden edemeyeceğim...
“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. (Yusuf Atılgan, Aylak Adam)
“Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.” (Murat Uyurkulak, Tol)
“Elindeki makasın ucunu bir an için havaya dikip onuruma içilecek kadeh gibi yavaşça kaldırarak ‘Hoş geldin beyim,’ dedi berber.” (Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler)
Sizin sevdiğiniz ilk cümle hangisi? Hiç düşündünüz mü?

Doğuya doğru Kafka’yı göreceksin sakın şaşırma!
Her yıl bir haftalığına ‘yolumun düştüğü’ taşra bana Kafka eserlerini çağrıştırır. Kapitalizmin insanlıktan çıkarıp en sonunda bir böceğe dönüştürdüğü insanı anlattığını anlarım ben Dava’dan Şato’dan ve Dönüşüm’den. Kasvetli ve boğucu bir dünyadır; kapkara bir umutsuzlukla iç içe geçmiştir varla yok arası bir umut...
Taşra gibi...
Korkutucu, sıkıcı, insanı dehşet içinde bırakan...
Altı yıldır iki çocuğuyla birlikte çay, fındık, pamuk ve kayısı tarlalarında bütün bir yazı, o kavurucu güneşin altında üç-beş kuruş kazanmak için çırpınan adamla aynı dünyada yaşadığımıza inanamadım. (Kendisi ve ‘Bu’ dediği eşi için 10 lira; ‘Bunlar’ dediği biri 12, diğeri 10 yaşındaki iki çocuğu için günlük yevmiye 5 lira.) Kendisinin ve kendisi gibilerin halini anlatırken “bu düzen değişmeli” ile “Allah büyüktür”; “buna da şükür” ile “böyle gelmiş böyle gider” hep iç içe.
Şato’nun kadastrocusu gibi: çalışmak için gittikleri her kentte, sonsuzluğa uzayan gökyüzünün altında insanın ruhunu bir mengenede sıkan, birer hücreye dönüşmüş tarlalarda korku ve kuşku uyandırmışlar. Kapılardan uzak tutulmuşlar: Ya çalarlarsa, ya öldürürlerse. İnsan değillermiş gibi davranılmış; yazla birlikte silinip gidecek birer kara gölgeye dönüşmüşler.
Dava’nın Josef K’sı gibi: hiç bir engel yıldırmamış onları.
“Geberip gideceğiz” derken belki de adını bile duymadığı Gregor Samsa’dan bir farkı yok. Utanç dolu, anlamsız bir yaşam sürdükten sonra ‘geberip gider’ Samsa.
Doğuya doğru Kafka’yı gördüm...

Geçersiz bir ‘Listelerin Listesi’
Geçenlerde gazetelerde ‘ABD’ye göre tüm zamanların en iyi 100 kitabı’ başlıklı bir haber yayımlandı. Haber, Newsweek’in, ‘tüm zamanların en iyi 100 kitabı’ listesine dayandırılıyordu. Liste, aralarında İngiliz Daily Telegraph ve The Guardian gazeteleri ile Oprah Winfrey’nin Kitap Kulübü’nün de bulunduğu on farklı ‘en iyi kitap’ listesinin tercihlerine dayanarak oluşturulmuştu. Newsweek’in ‘Listelerin Listesi’ olarak nitelendirdiği sıralama, farklı kitapların söz konusu on listede ne kadar sıklıkla ve üst sıralarda yer aldığına göre belirlenen bir puanlama sistemiyle hazırlanmıştı. Sadece İngilizce yazılan ve İngilizceye çevrilen kitaplara yer veren on listenin ‘farklı okur tercihlerini yansıttığının varsayıldığı’ belirtiliyordu...
Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının ilk sırayı aldığı liste 1984 (Orwell), Ulysses (Joyce), Lolita (Nabokov), Ses ve Öfke (Faulkner) diye uzayıp gidiyordu...
Gözlerim Dostoyevski’yi aradı.
Yoktu.
Atladığımı düşünerek bir kez daha baktım, yok.
Orhan Pamuk’un “Bana göre geçen binyılın kitabı Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’idir. Bu dünyada yaşamın, öteki insanlarla birlikte olmanın ve öteki bir dünyayı düşlemenin bütün sorunlarını, neredeyse ansiklopedik bir boyuta varan bir genişlik ve yürekten gelen böylesine sarsıcı bir yoğunlukla dramlaştırabilen bir başka kitap bilmiyorum” dediği dev eserin bu listeye girmemiş olmasına anlam veremedim.
Zaten Suç ve Ceza’nın yer almadığı bir liste de liste değildir. Haksız mıyım?


Derviş ŞENTEKİN - 2009.07.24 - Radikal KİTAP

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder