23 Ağustos 2009 Pazar

'Güçlü Türkiye' isteyenlere cevaptır...

Bir köşe yazarı, huzur ve demokrasiye kavuşursak, “Türkiye, evet, kanatlanır uçar. Ve o zaman bölgesel ve uluslararası bir güç haline gelir,” diye yazısını bitirmiş geçenlerde.
Güç olmak. Güçlü olmak. Sade bölgesel değil uluslararası güç olmak!
Ne demek güç olmak?
Başka ülkelerden, komşularımızdan üstün olmak, onlara çıkarlarımız adına sözümüzü geçirmek, geçiremezsek tehdit etmek, susturmak, yenmek.
Kısaca, emperyalist olmak.
Demokratım diyenler başka ülkelere karşı despotluk, önderlik, üstünlük kurmak arasındaki çelişkiyi göremiyor mu?

ABD demokrasiyi yayıyorum diye diye bir yüzyıldan fazla yayılıyor. İngiliz imparatorluğu medeniyeti, Sovyetler Birliği sosyalizmi yaymak adına dünyaya seslenmişti.
Türkiye’de böyle bir ideolojik kılıf, iddia bile yok. Güçlü olmak, güçlü olalım demek yetiyor. Tarihte bu tür roller verilen, bu tür rolleri üstlenen ülkelerin başına gelenler çok görüldü.
Mucizevi denilebilecek koşullarda bağımsızlığını kazanıp cumhuriyetle birlikte içine kapanan, II. Dünya Savaş’ına girmemeyi başarabilmişken, Stalin’in Kars, Ardahan ve Boğazlarda talebi nedeniyle NATO’nun kucağına oturmaya zorlanan Türkiye, peş peşe yaptırılan askeri darbelerle her anlamda zayıfladı. Ezilmişlik kompleksinin doruk noktasının ifadesi olan Özal’la ‘Adriyatikten Çin’e kadar’ diye sayıklarken vizyon balonları uçurmaya başladı. Ardından kendisine vaadedilen “güçlü olmak” rolüyle Irak işgaline, katliamına katılmak isteyenler korosunun sesleri yükseldi..
Şimdi...
Kim adına, neyin pahasına güçlü olmak?
Geçmişin küllerinde kıvılcım arayarak Osmanlı’ya mı özeniliyor? İspanya, Hollanda, Makedonya, Portekiz, Fransa, İran, Avusturya’nın da dünyaya hükmettikleri imparatorlulukları vardı. Buralardan biri bugün çıkıp uluslararası güç olmak istiyoruz dese gülüp geçerler.
Kansere bir Türk çözüm bulsa, medyada haber, ‘Kansere çözüm bulundu,’ değil, ‘Bir Türk kansere çözüm buldu,’ olacak.
Kurtulamayacak mıyız bu şovenizmden? Aşağılık kompleksinden.
Dinin boyunduruğundan, sömürge olmaktan ya da emperyalizmden bağımsızlaşarak kurulan ulus devletlerin çağı geride kaldı. Milliyetçiliğin tortusu, 21. yüzyılda düşmanlık ve demagoji üzerine kurulu. Yoksa sırf Hindistan’dan belki 300, küçücük Papua Yeni Gine’den 40 devlet daha çıkardı. Günümüzün egemenlikleri bayrak tanımayan sermaye üzerine kuruluyor. Devletler giderek onlara mecbur, onlar devlete değil.
Dünyamızda bugün yaşanan demokrasi krizi.
Sorun, hayatımıza yön veren, ekonomik krizlere, küresel ısınmaya neden olan şirketlerin, bankaların, kredi kuruluşlarının ve bu kervana katılan siyallaşan dinlerin etkisindeki devletlerimizi denetleyemememiz. Sorun, ABD gibi zengin bir ülkede dahi ilaç şirketlerinin gücü, devletin herkesin yararlanabileceği bir sağlık politkasını hayata geçirmesini engellerken vatandaşların çaresizliği. Sorun, Shell şirketinin Nijerya devletini halkına karşı harekete geçirebilmesi. Sorun, İngiltere vatandaşlarının çoğunun Irak işgaline karşı olmalarına rağmen devletin gençlerini ölmeye, öldürmeye gönderebilmesi. Sorun Çin’in vatandaşlarını köle gibi çalıştırması. Sorun Sorun, dünya çapında yoksulluk, açlık, susuzluk, hastalık.
Sorun ülkelerimizin güçlü olabilmesi değil, bizim güçsüzlüğümüz.
Sorun dünyada demokrasi sorunu, düzen sorunu. Kapitalizmin giderek demokrasiyle bağdaşamamasının sorunu.
Sorun yatırım deyince akla gelenin insana yatırım olmaması, ölçünün insan olmaması.
Osmanlı İmparatorluğu ve ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ait oldukları zaman dilimlerinin koşullarına göre tarihde kayda değer izler bıraktı. Sorun, günümüzde kabuk değiştiren dünyamızda, Türkiye’nin yerini güç taşeronluğu da yaparak, dünden mi yoksa yarından yana mı alacağı.

Gündüz Vassaf - 2009.08.23 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder