23 Ağustos 2009 Pazar

Çokun çokluğuyla yetinmek

Geçenlerde yabancı dergilerden birisini gözden geçirirken psikanalizle ilgili metinlerini ilgiyle okuduğum Adam Phillips'in bir yazısına rastladım. Yazar içinde bulunduğumuz dönemi 'aşırılıklar çağı' olarak nitelendiriyor ve her konuda müthiş bir hırs ve iştahla yaşadığımızı dile getiriyordu. Yemekten modaya, seksten seyahate kadar her alanda doymak bilmez bir arzunun esiri olduğumuzu belirtip bunun nedenleri üstünde düşünüyordu. Psikanalitik kuramda aşırılık, çözümlenmesi o kadar zor olmayan bir sorun. Sonunda kaybetmekten korktuğumuz şeyler konusunda bilinçaltında biriktirdiğimiz korkular bizi olabildiğimiz ölçüde onlara sahip olmaya itiyor. Yani aslında bir hayal kırıklığının, bir kırgınlığın, hatta bir umutsuzluğun ve endişenin uzantısı olarak çıkıyor karşımıza her şeye fazla fazla sahip olma tutkusu. Her şeye sahip olma, her şeyi ihtiyacımızın çok ötesine geçen miktarlarda biriktirmenin gene psikanalitik bir terimle söyleyeyim 'anal dönemde' saplanıp kalmakla bir ilişkisi var ama o kadar derine gitmeye gerek yok. Madem ki bu ölçüde bir sahip olma isteği bu derecede yaygındır, onu daha toplumsal boyutlarda düşünmek daha doğru olacaktır.

AŞIRILIK, HER KÖŞEDE
Gerçekten de etrafına bakan herkes insanların alışveriş merkezlerindeki deliliğini görecek, daha gelişmiş ülkelerde sokakları doldurmuş 'obez' insanların sayısındaki artışı fark edecektir. Hepimiz alıyor, daha fazla alıyor, bir daha alıyoruz. Sadece belli bir konuda bu tutkuyu göstersek, mesela benim deli gibi kitap almam gibi, içimizde kabaran bu itkiyi bir tek alanla sınırlı tutsak, gene bir derece. Öyle değil. Çokluk, durduğu yerde duran bir şey değil. İnsan bir kez ona kendisini kaptırdı mı her konuda aynı tepkiyi gösteriyor. Bütün bunların içinde yaşadığımız tüketim çağı ve onun koşullarıyla yakın bir ilişkisi olduğu besbelli. Reklamlar bilhassa bizi alış veriş manyağı yapmakta bire bir. Çağdaş insanın neye zaafı varsa onun bir simge olarak kullanıldığı reklamlar insanı bazen de hiç farkında olmadan belirttiğim o savurganlık noktasına itiyor. Alışveriş merkezleri bu işin bir başka tahrik ögesi. Oralara girip de eli boş çıkmak neredeyse olanaksız ama sorun sadece şimdi filmlere konu olan ve özellikle 2000'li yıllarda kendisini gösteren alış veriş fazlalılığı değil. Yemek öyle, bilhassa seks öyle. Gelecekte bugünün kültürel tarihini yazanlar seks konusunda nasıl bir çılgınlık yaşandığını da irdeleyecektir. Bugün neredeyse sekssiz bir bardak su içmek bile olanaksız. Seks doyumsuzluğu ahlaki her sınırı insanlığın gözünü kırpmadan aşmasına yol açıyor. Bütün bunlar bir araya gelince bana içinde yaşadığımız çağın çok garip, çok çarpıcı bir iç çelişkisini düşündürüyor.

VARLIK, YOKLUK, MUTSUZLUK
Kabul etmek gerekir ki, insanlık tarihinin en varsıl dönemlerinden birisini yaşıyoruz. Öte yandan toplumların sahip olduğu birikimin çok eşitsiz bir biçimde dağıtıldığını biliyoruz. Gene de sahip olduğumuz servet çok büyük ölçülerde. Üstelik şu değindiğim 'aşırılık' kavramı servetle uzaktan yakından ilgili değil. Sadece zenginler aşırılığa kaçmıyor. Sadece zenginler gerekenden çok daha fazlasını elde etmekle ilgili değil. Dar gelirliler, yoksullar da aynı sorunu yaşıyor. O zaman şu yüzyılın büyük bir mutsuzluk çağı olduğunu düşünüyorum. Bir tür doyumsuzluk çağı. Sürekli olarak mal biriktirmekle, Marks'ın o çok güzel tanımlamasıyla söylersem, meta fetişizmiyle uğraştığımız bir dönem bu. Sürekli olarak maruz kaldığımız tüketim tahrikinin sonucu olarak bilinçaltımızda aşamadığımız bir kaybetmek korkusu yaşıyoruz ve umut ve hayal kırıklıklarımız bizi aşırılıklara sürüklüyor. Eskiden sadece yokluğun ve yoksulluğun mutsuzluk ürettiğini varsayardık. O kaybolmadı ama şimdi varlığın da getirdiği bir mutsuzlukla karşı karşıyayız. Geçenlerde bir müteşebbis 'bir hırka bir lokma' döneminin kapandığını vurguladı Türkiye'de ve kıyamet koptu. Öteki nedenler bir yana bu bağlamda doğru söylüyordu. Doğu'nun binlerce yıllık ermişliği ve bilgeliğiyle oluşturduğu azla yetinmek, azda çoğu bulmak artık söz konusu bile değil. Batı'nın tüketim kamçısı bizi koşturdukça koşturuyor. Bu her an biraz daha mutsuz olmak demek. Sevgili dostum Müjde Ar'dan dinlemiştim. Mao'nun yaşadığı odadaki tek ceketini, tek şiltesini görünce Batılı gazetecinin 'bunlarla mı yaşıyorsunuz?' sorusuna; Başkan: 'haklısınız, ne kadar çok değil mi' demiş. Bu bilgelik acaba bir gün yanımızdan geçecek ve biz yeniden mesut insanlar olabilecek miyiz? Galiba o bir yana çokun çokluğuyla yetindiğimiz gün bile bugünkünden daha mutlu olabileceğiz.

Hasan Bülent Kahraman - Sabah Gazetesi - 2009.08.23

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder