30 Ağustos 2009 Pazar

Bu dünya Çarkıfelek...

Bir yere gidip de onu yazmamak,
yazıp da bilindik kalıpların dışına
çıkmak zordur. İster istemez bu
kolaycılık tuzağına düşülür. Yarısı
rehber bilgilerinden, yarısı internet
sayfalarından devşirilen bilgiler
biraz devrik cümlelelerle okura
sunulur. Sonrası meçhul. Kim okur,
kimin aklına tek bir soru takılır?
Böyle yazı uçar, yerin izi görende
kalırsa kalır. Belki bir tek yerin
cinini şişeden çıkarmayı bilenlerin
yazdıkları.. Bir tek onlar. O da
belki.

Neden hep adalara gidiyorum?
Gidenler neden hep adalara gider?
Cevabı belki de yok, zor soru.
Belki de daha yirmili yaşlarda
biraz meraktan gittiğim o ada
yüzünden. Venedik lagunasının az
açığında. Adanın ortasından geçen
turistler güneş batımında çekilip
gittikten sonra iki düzine yerlisine
kalan bir yer. Kiliseye hızla uğrayıp
sonra gün boyu beyaz şarap,
kalamar,haşlanmış yumurtayla
dama başında ‘zamanı öldüren’
balıkçıların adası..

Yıllardır, fırsat düştükçe, bir başka
adaya kaçıyorum. Takımadalar
denizi Ege’nin en büyüğü. Bizim
kıyıya daha yakın. Mihrabı dahi
kalmamış yıkık camilerin adlı
adınca anıldığı bir yer. Zeytin
ağaçlarının sayısı ya da kokusu
dağı taşı tutan uzo’larının namı
rehber kitapların bileceği iş. Benim
bildiğim plajlarında ‘tesis’olmadığı.
İnatla, yıllardır.. Sadece taşlı ya da
kumlu bir kıyı şeridi ve suyu az
ya da çok soğuk bir deniz.
Son defa tepelere tırmanırken bir
çınaraltı kahvesinde mola verilen
dağ köyü. Minaresi uçmuş cami
kalıntısı. (Şimdi bu yakaya göçmüş
bizimkiler neden kıyılara serilmek
yerine sırtlarını sırtlara dayamışlar?)
Cami duvarının dibinde çeşme. Tek
tük köy bakkalları. Bir terzi. Çiftçi
ve çoban kooperatifi. Kıraathane
masasında Türkçe konuşurken yan
masadan ilgi belirtisi. “Nerelisiniz?”
İşte klasik bir ‘hemşehri muhabbeti’
başlıyor... Öyle gibi geliyor ama
değil.

Çoktan ABD’ye yerleşmiş, İngilizceyi
Doğu Yakası’nın aksanıyla konuşan
adanın eski yerlisi masa arkadaşını
tanıştırıyor. M. Varthakulis. 80’inin
üzerinde olmalı. Konuşmaya
başlamadan kimle konuştuğunu
anlamak istiyor. Eskiden, Mübadele
öncesi Müslüman ve Hıristiyan
nüfusun yarı yarıya olduğunu
söylüyor. Sessizce masadan kalkıp
kahvenin bitişiğindeki yoldan
karşıdaki dükkâna geçiyor. Gitti mi?
‘Amerikalı’ gitmeyeceğinden emin.
Mübadele öncesi verilmiş eski
harflerle bir nüfus suretiyle
geliyor. Sonra gidiş gelişleri
sıklaşıyor. Her defasında bir kâğıt.
Bir gazete kupürü. Bir şiir! Köyün
çeşmesini yaptıran hanıma (‘Suyurge
Hanum’, aslı Şüküre mi ola?) ithaf
edilmiş. Okuyor. Kulağa hece vezni
gelen uyaklı dört-dörtlük.. Kahveden
sonra masadan kalkarken karşıdaki
dükkâna çağırıp her türlü nesneyi,
eski fotoğrafları gösteriyor. Sonra,
kalabalığı yanına çekerek sultanı
altetmeyi başaran gencin öyküsünü
anlatıyor. “Şu dünya çarkıfelek,
aşkolsun başarana!” (Aynen bu
kelimelerle. Duyan varsa beri gelsin.)
Ertesi gün, başkentte yaşayan ama
doğduğu adaya her yaz gelen yazar-
öğretmen hanımın yazdığı çocuk
kitabının başlığı Yarım Küp. Kökü
bir yerde ağzı havada kalmış bir küpü
(muhtar Varthakulis’i?) anlatıyor.
Bizim buralarda Yunan komşularına
şiir yazmış muhtar eskisi kaldı mı?
Kimi adalarda hâlâ ütopya gölgelikleri
var..

Not: Bu yazıda yer adlarına, adaları,
onlarda gölgede kalmış yerleri
sakınmak için bilerek yer verilmemiştir.
İsteyen ipuçlarından bulur. Sessizce gider
bakar.. Ve susar.

Serhan ADA - 2009.08.29 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder