30 Ağustos 2009 Pazar

Bir Tarantino filmi olarak Ortadoğu...

Şu hayatta delirdiğimi düşündüğüm, kendimi tanıyamadığım birkaç an olmuştur ama benim için bunların en şaşırtıcısı bir sinema salonunda oldu. Üstelik gerçekten de bir film izledim ve hayatım değişti.

2. İntifada’nın intihar saldırılarını, yeniden işgallerini, çoluk çocuğun katletmesini izlemenin hayatımın günlük rutini olduğu zamanlardı. İçinde ölüm ve öldürme lafı geçmeyen hemen hiçbir haber yazmıyordum. Gündüzleri şurada burada öfkeli acılı insanları, gerçek bir barış süreç için bin bir dereden su getiren politikacıları dinliyor, cenaze törenleri izliyor, akşamları da oturup yemek yapıyordum. Benim için o zamanlar her şey çok netti, şiddetin adından bile hoşlanmıyor, yüksek sesle konuşmanın bile şiddet olduğunu düşünüyor ve şiddeti kaynağı ne olursa olsun reddediyordum. İntikam hissi de insanlığın en büyük hastalığıydı bence. Çocukların elinde oyuncak silah görmeye dayanamıyor, vurdulu kırdılı bilgisayar oyunlarının yasaklanması gerektiğini kuruyordum.

Bir gün sinemaya gittim ve Tarantino’nun ‘Kill Bill’ filmini izledim. Ortalık kan gölüne döndükçe, ağzım kulaklarıma vardı, hatta kahkahalar bile attım. İtiraf ediyorum, hayatımda hiçbir filmi sinemada iki kere izlemişliğim yoktur ama Kill Bill’i tam dört gün üst üste sinemada izledim, her seferinde daha çok keyif aldım ve başka bir şey konuşmaz oldum. Taa ki arkadaşlarımdan birisi en sonunda ‘kafayı mı sıyırdın’ deyinceye kadar. Haklıydı arkadaşım, ‘Kill Bill’ bence iyi bir film, şiddet dolu olsa da şiddetin anlamsızlığı üzerine. Ama tanık olduğum ‘film olmayan şiddet’ bana en sonunda kafayı sıyırtmıştı galiba. O gün Ortadoğu’da uzun süreli yaşamamaya ama sık sık ziyaret etmeye karar verdiğim gündür.

Tarantino’nun ‘Soysuzlar Çetesi’ filmi gösterme girer girmez kendimi sinemada bulduğumu söylememe gerek yok herhalde. Tarihsel gerçekliklerle bağdaşmayan filmleri ya da kitapları sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama bu yine bambaşkaydı. Filmi görmek isteyenlerin keyfini kaçırmamak için anlatmayayım ama, Nazilerden intikamın bir filmde bile olsa alınmış
olması içimin yağlarını eritti.

Avrupa’daki toplama kamplarını ya da anma müzelerini gezdiğimde içime oturan o derin kasvetin, insanlığın geleceği için duyduğum endişenin, bir daha olmamasının garantisinin henüz kurulamadığını bilmenin verdiği iç huzursuzluğunun tam tersi bir etki yaptı ‘Soysuzlar Çetesi’ üzerimde.

Eve döndüğümde, filmin İsrail’de ve Almanya’da nasıl karşılandığını merak ettiğimden sağa sola bakındım. İsrailli yorumcular da filmi sevmiş ve Nazilerin kafa derilerinin soyulmuş olmasından keyif almıştı. Almanlarsa yıllardan beri peşlerini bırakmayan, utanç kaynağı Nazi hayaletinin nihayet bir filmde de olsa öldürülmüş olmasına en az o kadar memnundu.

İnternette gezinirken bir İsrail haber sitesinde tuhaf bir yazıya rastladım. Habere göre, Norveçli balıkçılar kayboluyor ve bir süre sonra ayakları kesilmiş halde ölü bulunuyordu. Şüpheler İsveç üzerinde toplanıyordu çünkü somon ihracatından istediği başarıyı yakalayamayan İsveç, ayak mantarı yiyen somonların tadının güzelleştiğini fark etmiş, somonlara ayak derisi yedirmek için de habere göre- sık çorap değiştirmediği bilinen Norveçli balıkçıları kaçırmaya başlamıştı.

Bu haberin bir İsveç gazetesinde yayımlanan ve diplomatik skandala yol açıp, İsveç ve İsrail’in arasını fena halde bozan, İsrail ordusunun Filistinlileri organları için kaçırdığı haberine misilleme olduğu açıktı. İsrailliler İsveç hükümetinin haberi kınamasını
istiyor, haberi yapan gazeteci ve gazetenin editörünü Ortaçağ’da Yahudi avlayanlara benzetiyor, gazeteciler de ‘Ama biz anti-semitik değiliz, yalnızca sorular sorduk’ diye kendilerini savunuyordu.

Yani aslında Ortadoğu denilen şu diyarda her şey bir Tarantino film kadar saçmaydı ama asla Tarantino filmlerinin verdiği keyfi vermiyordu. Daha doğrusu hayat, sanatı kötü bir biçimde taklit ediyordu. Tarantino filmlerinde de elbette gerçekçilik oluyor, Filistinli esirlere ağır işkencelerin yapıldığı iddia edilen hapishanelere de, BM yetkilileri sokulmuyor olması da bu hayatın gerçeklerinden biri...
Her şey ile mantık dışı, saçma, şiddet ve kan dolu ama kötü bir senaryo ve yapım olan bu Ortadoğu filmden kendimizi dışarı atmak, temiz havaya çıkıp, ‘oh be’ demek keşke mümkün olsaydı.

Ayşe KARABAT - Radikal Gazetesi - 2009.08.29

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder