31 Ağustos 2009 Pazartesi

'Oh oldu! Batı batıyor'

Yaşadığımız yüzyıl Çin ve Hindistan yüzyılı olacak deniliyor. Avrupa’nın yaşlandığı, refah içinde tembelleştiği, ABD’ninse göçmenler olmasa gündelik hayatlarını sürdüremeyecekleri, borçlana borçlana büyüttükleri askeri bütçelerinin altında ezilecekleri söyleniyor.
Katılmıyorum.
Katılmıyorum çünkü bu tür kehanetler, tahminlerinde nerdeyse her zaman yanılan iktisatçılar tarafından yapılıyor. Sosyal doku ve kültüre dayalı insan unsuru ihmal ediliyor. Marksistler gibi kapitalist kuramcılar da arabayı atın önüne koşarak insanı “homo ekonomikus” olarak görüyor. Türümüzün merak, aşk, özveri, heyecan, öfke, kıskançlık, oyun oynama, kompleksli olma, bile bile lades deme gibi özelliklerinin çıkar ilişkisinden apayrı bir şey olabileceğini göremiyorlar. İnsanın çıkarlarına dayalı rasyonel kararlar verdiğinde ısrar ediyorlar.
Ancak, Batı’nın dünyayı batırdığı, tarihten sırasını savmasının zamanı geldiği düşüncesinden kaynaklanan arzu da iktisatçıların Hindistan ve Çinle ilgili tahminleriyle örtüşüyor. Çok kişi Batı batsın istiyor. Geleceğimiz, uygarlığımızın gidişatı değil de, taraflararası bir maçmış gibi, Batı’nın yenilmesi isteniyor.
Son bir kaç yüzyıldır Avrupa-Amerika egemenliğindeki dünyamızın mağduru çok, hatta dünya bile mağdur oldu denilebilinir. Afrika, Güney Amerika ve Asya, sömürgecilik, ırkçılık ve emperyalizm mağduru.
Aydınlanma’dan bu yana Batı’da gelişen ama daha da önemlisi gündelik hayata yansıyan evrensel insan hakları temeline dayalı bir dünya kurma eylem ve özlemi gözden kaçıyor. Oysa, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Kyoto Protokolü, ya da Uluslararası Af Örgütü gibi sivil toplum kuruluşları hep bu evrensel anlayışın ifadesi. Türümüzün tarihinde ilk kez dinlerden bağımsız nasıl yaşanabileceğine ilişkin ahlak ölçütleri gelişti, yasallaştı, kurumlaştı.
Dinlerden bağımsız bir evrensel ahlakın, Avrupa’da gelişmiş olmasının nedeni, aralarında yüz yıllarca süren din savaşlarından gına gelmiş olması, kilisenin egemenliğinden kurtularak kurdukları ulus devletlerinde dini devletten dışlamış olmaları. Bugün ABD’nin gücü dünyanın en kozmopolit toplumu olmasından, her ırktan, dinden, dilden insanın bu ülkeye çalışmak üzere akın etmesinden, topluma sürekli yeni kan gelmesinden, kendisini sürekli yenilemesinden de kaynaklanıyor. Yakında belki ABD’nin ana dili İngilizce’den İspanyolcaya dönüşebilecek olması bu ülkenin değişime açıklığının ifadesi.
Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan göçlere kadar dünyanın en kapalı toplumlarından biriyken, tarihi Katoliklerle Protestanların karşılıklı katliamlarının örnekleriyle doluyken, artık bu yolda. Hele Avrupa Birliği’nin yüzyıllardır birbirleriyle savaşan ülke ve imparatorluklar arasındaki sınırları kaldırması, 2050 yılında nüfusunun %20’sinin Müslüman olacağının öngörülmesi, tarihte rastlanmayan bir dönüşüm.
Bu açıdan Hindistan, Çin ve benzer ülkelere baktığımızda tarihin çöplüğünde eşelendiklerini görüyoruz. Hindistan’da din savaşları nerdeyse günlük hayatın parçası. Çin, bırakın evrensel ilkelerin farkında olmayı, henüz hukuk devleti bile sayılmaz. Her ikisinin de Batı egemenliğindeki küresel sermayeyle el ele verip ibret verici bir iç sömürüye dayalı olarak iktisaden güçlenmeleri, bu hızlı kalkınma süreci içinde doğayı zehirlemelerine sınır tanımak istememeleri, dünya için umut değil tersine bir ayıp.
Yakın geleceğimiz, küresel emperyalizme, demokratik sürecin denetimi dışında kalan otoriter kapitalizme karşı çıkarken, ehven-i şerdir diye Hint, Çin, Rus ya da başka herhangi bir milliyetçilikde, ya da dine dayalı politikalarda ifadesini bulan ittifaklardan kaçınabilmemize bağlı. Mesele, Batı’yı yıkmak değil, yarım kalmış ilkelerini, bugünkü Batıya da rağmen, evrenselleştirebilmek.

Gündüz Vassaf - 2009.08.30 - Radikal Gazetesi

Pim çeken sistem

Elinize pimi çekilmiş el bombasını tutuşturuyorlar, “Dur orada!” diyorlar. Şöyle bir düşünün, ne hale gelirsiniz. Hele o “pim-çeker” teğmenle aynı safta olmuşsanız, bu eksersisi daha iyi yapmaya çalışın; belki empati kurmak yönünde bir adım atarsınız.

O çocuk o bombayı elinden atsa (hemen sipere kapaklanarak) muhtemelen hayatı kurtulacak. Ama ne biçim korkutulduysa, “Sen nasıl ordu malı bombayı boşuna harcarsın!” suçlamasıyla karşılaşmaktan, atamıyor.

Gazeteler “kırk beş dakika” diyor. Kırk beş dakika adam yok ortada. Ama bir mesafeden durumu izliyor, elinde bombayla bu çocuğun çırpınmasını seyrediyor. Evet, şöyle bir hayal edin, o çocuğun yerinde olduğunuzu, içinizden neler geçeceğini...

Sonra herhalde bir biçimde parmağı gevşediği için, bu azaptan kurtuluyor. Yanına üç kişi daha alıp gidiyor.

Bunu yapan, “pim”i çeken kişi bir “canavar” mı? İzlediğim mesafeden bir şey söylememe imkân yok. Ama hiç canavar filan olmayabilir. Bugünlerde karşılaştığımız birçok olayla ilgili olarak bende ilkin bu tepki oluşuyor. Hayır, bu olaylarda “aktör” konumunda olan “Ahmet”, “Mehmet” değil canavar olan. Bugüne kadar özenle yarattığımız sistem, değerler skalası, düşünme biçimi canavar. O sistem, bu bireylere canavarlık yaptırıyor. O sistem, kimsenin kendi dışına adım atmasına izin vermiyor.

Bu çocukcağız o bombayı elinde patlatmasaydı (hani beş dakika sonra pim takılsaydı, ne bileyim) o teğmen bu anısını kıvançla torunlarına anlatabilirdi. Sistem o günlere de devam etse, “Verdim eline bombayı... Sonra bir daha nöbette uyumadı” diye anlatırdı. Sistem aynen devam ediyorsa kimse de çıkıp “Böyle şey yapılır mı? Ya patlasaydı?” demezdi. Hayır, sistem bize bu durumda, “Ne yaman subaymış, yahu! Keşke ben de onun yanında askerlik öğrenseymişim” demeyi öğretiyor.

Bir yanda, insandan, “insan hayatı” kavramından arındırılmış, özellikle ve özenle arındırılmış bir soyut kavramlar hiyerarşisi var. “Vatan- millet-devlet” üçlüsü, “vatan savunması”, “kutsal vatan borcu”, “disiplin”, böyle uzayıp gidiyor. Bu kavramsal silsile-i meratip içinde en kutsal olmayan şey “insan hayatı”. O kavramların yanında, hemen buruşturup çöp sepetine atacağımız, atarken de hiç aldırış etmeyeceğimiz şey bu.

Çünkü savaş hayatın merkeziyse, insanlar ölecek. Ölmenin ne kadar iyi bir şey olduğunu insanların yüreğine, beynine kazımamız gerekiyor.

Teğmen de bu değer sisteminin dışına çıkmış değil. Nöbetin kutsallığını, ordunun verdiği silâhı kaybetmenin şerefsizliğini anlatıyor, öğretiyor. Belli ki inançlı bir vatanperver.

Yani, “değerler”in silsile-i meratibi içinde baktığınızda teğmene söyleyecek fazla bir şey yok. Ama, “savaş korkunçtur”, “insan canı hiçbir şey uğruna feda edilemez” diye konuşan hümanist, barışsever, ne bileyim, demokrat bir teğmen olsaydı, söyleyecek çok fazla şey olurdu. “En güzide kurumumuz içinde böyle sulu gözlü safsatalara kapılacak adamalara yer yok” diye başlardık.

“Değerler hiyerarşisi”nin yanında, onunla bağlantılı, bir de kurumsal hiyerarşi var, teğmenin kollaması ve kendini uydurması gereken. Orada ne oldu?

Tutuklanmış teğmen. Demek ki dört ölümle birlikte bu “pimli talim” muhtemel bir suç olarak görünmüş, o hiyerarşiye. Görünmüş de, bunu topluma açıklayan yok. Bir şekilde sızıp haber oluncaya kadar hiyerarşinin başlıca işi, olanı toplumdan saklamak. Zaten Genelkurmay Başkanı’nın bayram kutlama cevabı da kurumsal hiyerarşinin olaya nasıl baktığını gösteriyor.

Bu çocukcağız ölmese de, bir başka üste gidip “teğmen bana şöyle şöyle yaptı” diye şikâyetçi olsaydı, “kurumsal hiyerarşi”nin tepkisi ne olurdu acaba?

Murat BELGE - 2009.08.30 - Taraf Gazetesi

Benim Allahım...

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır.

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim.

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara.

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz.

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar.

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine.

Büyük bir adam gibi.

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun.

Ve, Allah seni seyrediyor.

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil.

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum.

İyiydi bizim aramız.

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim.

Küstü mü acaba diye endişelenirdim.

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım.

Onu küstürecek bir şey yapmadım.

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim.

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım.

Ahmet ALTAN - Taraf Gazetesi - 2009.08.30

30 Ağustos 2009 Pazar

Orduyu yıpratmayalım...

Biliyorsunuz, sarraflar altının saflığını anlamak için dişlerine vururlar.

Sanki çok değerliymiş gibi sık sık kullanılan sözlerin değerini anlamak için de onları bir mantığa vurmak gerekir.

Bakalım göründüğü kadar değerli mi o laf.

Bu ülke, sistemini böyle birkaç tuhaf cümlenin etrafına örmüş.

Sistemi o cümleler ayakta tutuyor.

O cümlelerin en çok bilinenlerinden biri, “orduyu yıpratmayalım” lafı.

Nedir bu lafın değeri, bir bakalım.

Ne demek istiyor bu insanlar “orduyu yıpratmayalım” derken, bir anlayalım.

Bunu anlayabilmek için de önce bir soralım.

“Orduyu yıpratmak” olarak kabul edilmeyen herhangi bir ordu eleştirisi var mı?

Böyle bir tek eleştiri biliyorum.

“Ordu halkla ilişkiler konusunda yeterince iyi değil.”

Bunu söylemek orduyu yıpratmak olarak görülmüyor.

Bunun dışında “yıpratmak” tarifine girmeyen bir eleştiri gördünüz mü?

Ben görmedim.

Orduyla ilgili her eleştiri “yıpratma” kalıbının içine alınır.

Peki, ordu hangi konularda eleştiriliyor?

Ordu temelde iki ana konuda eleştiri alıyor.

Biricisi, bütün ağırlığıyla siyasetin içinde var olmak için direnmesi.

İkincisi, askerî yetenekleri ve disiplini.

O zaman şu soruyu soracağız.

Ordunun siyasetin dışına çıkmasını istemek neden “orduyu yıpratmak” oluyor?

Ordunun “yıpranmaması” ancak siyasetin içinde kalmasıyla mı mümkün?

Niye İngiliz ordusu siyaset dışında durduğunda yıpranmıyor da Türk ordusu siyasetin dışında kaldığında yıpranmış oluyor?

Yoksa, “orduyu yıpratmayın” derken aslında “ordunun siyasi varlığını eleştirmeyin” mi demek istiyorlar?

Galiba öyle demek istiyorlar.

Ordu, halkın iradesiyle gelmiş parlamentodan daha güçlü olsun istiyorlar.

Peki, bu ülkenin ve ordunun yararına mı?

Genelkurmay Başkanı, sanırım biraz da kavramları karıştırarak, hep aynı lafları söylüyor.

“Biz ulus-devletin ve üniter-devletin savunucusuyuz.”

Baştan sona yanlış bir cümle bu.

Ordu, “devletin” savunucusu değildir.

Ordu, “ülkenin” savunucusudur.

Ülkenin sınırlarını “düşmanlara” karşı korur, vazifesi budur, bunun için eğitilir, bunun için para alır.

İkincisi, eğer Türk ordusu “ulus-devletin” savunucusu olmak istiyorsa yapabileceği tek şey “ayaklanmaktır”; çünkü Türkiye’nin resmî politikası “ulus-devletten” çıkıp “ulusötesi” bir örgütlenme olan Avrupa Birliği’ne girmektir.

Hem Avrupa Birliği’ne üye olup hem ulus-devleti nasıl savunacaksınız?

Eğer Avrupa üyesi olursak Avrupa’nın parasını, anayasasını, bayrağını kullanacağız.

Başka ülkelerle ortak parası, ortak anayasası, ortak bayrağı olan ulus-devlet olur mu?

Eee, ordu Avrupa Birliği’ne karşı mı?

Karşıysa ordunun dediğini mi yapacağız, halkın iradesiyle seçilen parlamentonun dediğini mi?

“Üniter-devlet” ise bir idare biçiminin adı ve değişik ülkelerde değişik uygulamaları var.

Ne tür bir üniter-devlet olacağımıza ordu mu karar verecek?

Ordu, parlamentodan üstün mü?

Parlamentodan üstünse burada halkın iradesini yok sayan askerî diktatörlük var demektir.

Bir diktatörlüğe karşı çıkmak “orduyu yıpratmak” mı?

Eğer “diktatörlüğe” karşı çıkmaya “orduyu yıpratmak” diyorlarsa sahtekârlık yapıyorlar, bu orduyu yıpratmak değil demokrasiyi savunmaktır çünkü.

Ordunun disiplinsizliğini eleştirmeye gelince...

Bizimkisi disiplinsiz bir ordu, yaptığı darbelerden ve verdiği muhtıralardan belli disiplinsizliği.

Disiplin sadece ordu içinde olmaz, ordunun bütününün kendi üstü olan hükümete ve parlamentoya saygı göstermesiyle olur.

Çünkü ordu bir bütün olarak üstlerine başkaldırır ve laf dinlemezse, kendi içinde de disiplinli olamaz, parlamentoya diklenerek siyasette var olan ordu siyasileşir ve kendi içinde “hizipler” oluşur ki onlara cunta denir.

Şimdi bana söyleyin, neden ordunun siyaset dışında, kendi mesleğine odaklanmış, işini yapan bir yapı olmasını istemek orduyu “yıpratmak” sayılsın?

“Orduyu yıpratmayın” diyenler “ordunun gizli diktatörlüğüne dokunmayın” demek istiyorlar aslında.

Ordunun “siyasi iktidarını” korumak için ülkeyi, demokrasiyi, hukuku, gelişmişliği, çağdaşlığı “yıpratanlara” da bir sormalıyız.

Sizin bu “diktatörlükten” nasıl bir çıkarınız var?

Bize bir de bunu anlatsanıza.

Ahmet ALTAN - 2009.08.29 - Taraf Gazetesi

Bu dünya Çarkıfelek...

Bir yere gidip de onu yazmamak,
yazıp da bilindik kalıpların dışına
çıkmak zordur. İster istemez bu
kolaycılık tuzağına düşülür. Yarısı
rehber bilgilerinden, yarısı internet
sayfalarından devşirilen bilgiler
biraz devrik cümlelelerle okura
sunulur. Sonrası meçhul. Kim okur,
kimin aklına tek bir soru takılır?
Böyle yazı uçar, yerin izi görende
kalırsa kalır. Belki bir tek yerin
cinini şişeden çıkarmayı bilenlerin
yazdıkları.. Bir tek onlar. O da
belki.

Neden hep adalara gidiyorum?
Gidenler neden hep adalara gider?
Cevabı belki de yok, zor soru.
Belki de daha yirmili yaşlarda
biraz meraktan gittiğim o ada
yüzünden. Venedik lagunasının az
açığında. Adanın ortasından geçen
turistler güneş batımında çekilip
gittikten sonra iki düzine yerlisine
kalan bir yer. Kiliseye hızla uğrayıp
sonra gün boyu beyaz şarap,
kalamar,haşlanmış yumurtayla
dama başında ‘zamanı öldüren’
balıkçıların adası..

Yıllardır, fırsat düştükçe, bir başka
adaya kaçıyorum. Takımadalar
denizi Ege’nin en büyüğü. Bizim
kıyıya daha yakın. Mihrabı dahi
kalmamış yıkık camilerin adlı
adınca anıldığı bir yer. Zeytin
ağaçlarının sayısı ya da kokusu
dağı taşı tutan uzo’larının namı
rehber kitapların bileceği iş. Benim
bildiğim plajlarında ‘tesis’olmadığı.
İnatla, yıllardır.. Sadece taşlı ya da
kumlu bir kıyı şeridi ve suyu az
ya da çok soğuk bir deniz.
Son defa tepelere tırmanırken bir
çınaraltı kahvesinde mola verilen
dağ köyü. Minaresi uçmuş cami
kalıntısı. (Şimdi bu yakaya göçmüş
bizimkiler neden kıyılara serilmek
yerine sırtlarını sırtlara dayamışlar?)
Cami duvarının dibinde çeşme. Tek
tük köy bakkalları. Bir terzi. Çiftçi
ve çoban kooperatifi. Kıraathane
masasında Türkçe konuşurken yan
masadan ilgi belirtisi. “Nerelisiniz?”
İşte klasik bir ‘hemşehri muhabbeti’
başlıyor... Öyle gibi geliyor ama
değil.

Çoktan ABD’ye yerleşmiş, İngilizceyi
Doğu Yakası’nın aksanıyla konuşan
adanın eski yerlisi masa arkadaşını
tanıştırıyor. M. Varthakulis. 80’inin
üzerinde olmalı. Konuşmaya
başlamadan kimle konuştuğunu
anlamak istiyor. Eskiden, Mübadele
öncesi Müslüman ve Hıristiyan
nüfusun yarı yarıya olduğunu
söylüyor. Sessizce masadan kalkıp
kahvenin bitişiğindeki yoldan
karşıdaki dükkâna geçiyor. Gitti mi?
‘Amerikalı’ gitmeyeceğinden emin.
Mübadele öncesi verilmiş eski
harflerle bir nüfus suretiyle
geliyor. Sonra gidiş gelişleri
sıklaşıyor. Her defasında bir kâğıt.
Bir gazete kupürü. Bir şiir! Köyün
çeşmesini yaptıran hanıma (‘Suyurge
Hanum’, aslı Şüküre mi ola?) ithaf
edilmiş. Okuyor. Kulağa hece vezni
gelen uyaklı dört-dörtlük.. Kahveden
sonra masadan kalkarken karşıdaki
dükkâna çağırıp her türlü nesneyi,
eski fotoğrafları gösteriyor. Sonra,
kalabalığı yanına çekerek sultanı
altetmeyi başaran gencin öyküsünü
anlatıyor. “Şu dünya çarkıfelek,
aşkolsun başarana!” (Aynen bu
kelimelerle. Duyan varsa beri gelsin.)
Ertesi gün, başkentte yaşayan ama
doğduğu adaya her yaz gelen yazar-
öğretmen hanımın yazdığı çocuk
kitabının başlığı Yarım Küp. Kökü
bir yerde ağzı havada kalmış bir küpü
(muhtar Varthakulis’i?) anlatıyor.
Bizim buralarda Yunan komşularına
şiir yazmış muhtar eskisi kaldı mı?
Kimi adalarda hâlâ ütopya gölgelikleri
var..

Not: Bu yazıda yer adlarına, adaları,
onlarda gölgede kalmış yerleri
sakınmak için bilerek yer verilmemiştir.
İsteyen ipuçlarından bulur. Sessizce gider
bakar.. Ve susar.

Serhan ADA - 2009.08.29 - Radikal Gazetesi

Bir Tarantino filmi olarak Ortadoğu...

Şu hayatta delirdiğimi düşündüğüm, kendimi tanıyamadığım birkaç an olmuştur ama benim için bunların en şaşırtıcısı bir sinema salonunda oldu. Üstelik gerçekten de bir film izledim ve hayatım değişti.

2. İntifada’nın intihar saldırılarını, yeniden işgallerini, çoluk çocuğun katletmesini izlemenin hayatımın günlük rutini olduğu zamanlardı. İçinde ölüm ve öldürme lafı geçmeyen hemen hiçbir haber yazmıyordum. Gündüzleri şurada burada öfkeli acılı insanları, gerçek bir barış süreç için bin bir dereden su getiren politikacıları dinliyor, cenaze törenleri izliyor, akşamları da oturup yemek yapıyordum. Benim için o zamanlar her şey çok netti, şiddetin adından bile hoşlanmıyor, yüksek sesle konuşmanın bile şiddet olduğunu düşünüyor ve şiddeti kaynağı ne olursa olsun reddediyordum. İntikam hissi de insanlığın en büyük hastalığıydı bence. Çocukların elinde oyuncak silah görmeye dayanamıyor, vurdulu kırdılı bilgisayar oyunlarının yasaklanması gerektiğini kuruyordum.

Bir gün sinemaya gittim ve Tarantino’nun ‘Kill Bill’ filmini izledim. Ortalık kan gölüne döndükçe, ağzım kulaklarıma vardı, hatta kahkahalar bile attım. İtiraf ediyorum, hayatımda hiçbir filmi sinemada iki kere izlemişliğim yoktur ama Kill Bill’i tam dört gün üst üste sinemada izledim, her seferinde daha çok keyif aldım ve başka bir şey konuşmaz oldum. Taa ki arkadaşlarımdan birisi en sonunda ‘kafayı mı sıyırdın’ deyinceye kadar. Haklıydı arkadaşım, ‘Kill Bill’ bence iyi bir film, şiddet dolu olsa da şiddetin anlamsızlığı üzerine. Ama tanık olduğum ‘film olmayan şiddet’ bana en sonunda kafayı sıyırtmıştı galiba. O gün Ortadoğu’da uzun süreli yaşamamaya ama sık sık ziyaret etmeye karar verdiğim gündür.

Tarantino’nun ‘Soysuzlar Çetesi’ filmi gösterme girer girmez kendimi sinemada bulduğumu söylememe gerek yok herhalde. Tarihsel gerçekliklerle bağdaşmayan filmleri ya da kitapları sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama bu yine bambaşkaydı. Filmi görmek isteyenlerin keyfini kaçırmamak için anlatmayayım ama, Nazilerden intikamın bir filmde bile olsa alınmış
olması içimin yağlarını eritti.

Avrupa’daki toplama kamplarını ya da anma müzelerini gezdiğimde içime oturan o derin kasvetin, insanlığın geleceği için duyduğum endişenin, bir daha olmamasının garantisinin henüz kurulamadığını bilmenin verdiği iç huzursuzluğunun tam tersi bir etki yaptı ‘Soysuzlar Çetesi’ üzerimde.

Eve döndüğümde, filmin İsrail’de ve Almanya’da nasıl karşılandığını merak ettiğimden sağa sola bakındım. İsrailli yorumcular da filmi sevmiş ve Nazilerin kafa derilerinin soyulmuş olmasından keyif almıştı. Almanlarsa yıllardan beri peşlerini bırakmayan, utanç kaynağı Nazi hayaletinin nihayet bir filmde de olsa öldürülmüş olmasına en az o kadar memnundu.

İnternette gezinirken bir İsrail haber sitesinde tuhaf bir yazıya rastladım. Habere göre, Norveçli balıkçılar kayboluyor ve bir süre sonra ayakları kesilmiş halde ölü bulunuyordu. Şüpheler İsveç üzerinde toplanıyordu çünkü somon ihracatından istediği başarıyı yakalayamayan İsveç, ayak mantarı yiyen somonların tadının güzelleştiğini fark etmiş, somonlara ayak derisi yedirmek için de habere göre- sık çorap değiştirmediği bilinen Norveçli balıkçıları kaçırmaya başlamıştı.

Bu haberin bir İsveç gazetesinde yayımlanan ve diplomatik skandala yol açıp, İsveç ve İsrail’in arasını fena halde bozan, İsrail ordusunun Filistinlileri organları için kaçırdığı haberine misilleme olduğu açıktı. İsrailliler İsveç hükümetinin haberi kınamasını
istiyor, haberi yapan gazeteci ve gazetenin editörünü Ortaçağ’da Yahudi avlayanlara benzetiyor, gazeteciler de ‘Ama biz anti-semitik değiliz, yalnızca sorular sorduk’ diye kendilerini savunuyordu.

Yani aslında Ortadoğu denilen şu diyarda her şey bir Tarantino film kadar saçmaydı ama asla Tarantino filmlerinin verdiği keyfi vermiyordu. Daha doğrusu hayat, sanatı kötü bir biçimde taklit ediyordu. Tarantino filmlerinde de elbette gerçekçilik oluyor, Filistinli esirlere ağır işkencelerin yapıldığı iddia edilen hapishanelere de, BM yetkilileri sokulmuyor olması da bu hayatın gerçeklerinden biri...
Her şey ile mantık dışı, saçma, şiddet ve kan dolu ama kötü bir senaryo ve yapım olan bu Ortadoğu filmden kendimizi dışarı atmak, temiz havaya çıkıp, ‘oh be’ demek keşke mümkün olsaydı.

Ayşe KARABAT - Radikal Gazetesi - 2009.08.29

Aşk, savaş ve düğün...

Kürt açılımı kapışmaya dönüşe dursun, ekran, yaz tatilinden yeni yayın dönemine geçiş hazırlığında.

Ramazan bitsin, bayram geçsin, asıl şenliği görün siz. Gerçi şimdiden dizi dizi aşklardan geçilmiyor ortalık. Tabii ki kadın ve kadın var başrolde. Kalplerimizde, gönlümüzde, gözümüzde.

O romanlardaki, filmlerdeki, ekranlardaki aşk ve kadının somut gerçeklikteki haline baktığımızda, açılım bahsindeki gibi ortalık toz duman.. dram.

Doğu’nun peşinde

22 yaşında, çakı gibi delikanlı Şafak Köksal.

Güneydoğu gazisi.

12 silah arkadaşının can verdiği Dağlıca baskınından mermisi tükenene değin çatışarak sağ çıkmış... Hemen ardından terhis olmuş. Zonguldak Çaycuma’nın Çayır Köyü’ndeki baba ocağına dönmüş bir buçuk yıl önce.

Hiç zaman geçirmeksizin köylüsü Ayşe’yi kolundan tuttuğu gibi kaçırmış. Ayşe’nin babası, “Kızım telli duvaklı çıksın evden” diyerek evliliğe izin vermiş. Düğün dernek kurulmuş.

Yine hiç zaman yitirmeksizin döllemiş Ayşe’yi Şafak. Düğünün senesine kalmadan nurtopu gibi bir oğulları olmuş. Genç baba, hayatının ve yazgısının döndüğü yerin adını vermiş oğluna: Doğu...

***

Şafak’ın savaşı –daha doğrusu içsavaşı- sürüyor olmalı ki, gönül verip ardına düştüğü, uğruna baş koyup kaçırdığı, zorla-rızayla nikâhına aldığı Ayşe’yi her fırsatta sopadan geçirmekteymiş. Hamilelikte, doğum sonrasında dayağa devam. Dayanamaz hale gelen kadın, kucağında üç aylık bebekle dönmüş baba evine.

Sen misin evi terk eden, çocuğu alıp giden... Ölümlerden ölüm beğen!

Terk sonrası aradan geçen 15 günde nelerin olduğunu tahmin etmek güç değil. Şafak’ın eski aşkı-eşi Ayşe’ye gönderdiği mesaj, “düşman ve savaş” algısının boyutlarını ortaya koyuyor: Ya siz beni öldürün ya da ben sizden çok can alacağım.

***

Ve öyle oluyor.

Eski eşinin ailesine pusu kuruyor. Kömür ocağı dönüşünde yol kesip kayınpederi, kayınvalidesi ve iki baldızını kurşuna diziyor. Hiç zaman yitirmeden köye yöneliyor. Hedefe baskın... Kapı kilidini silahla kırıp dalıyor içeri. Ayşe’yi ve onun erkek kardeşini de kurşundan geçiriyor.

Oğlu Doğu’yu alıp çıkıyor cinayet yerinden. Geride altı ceset.

Doğu?

Zoraki nikâh

Her ne kadar züğürt-müflis olsa da bilinir; ağa, ağadır.

Erkekliğinin eşi menendi olmadığını iddia etse de... Halis Ağa (Toprak) ve cümle âlem bilir ki, 70’lik erkeğin 17’lik kızoğlankızla nikâhında aşktan, erkeklikten önce ve öte paranın kudreti, kokusu vardır.

***

Bu tür zoraki-mecburi nikâh kahramanları, sadece yaşlı zengin erkeklerle genç yoksul –ve köylü- kızlar değil. Hayli yaygın, neredeyse kurumsallaşmış bir alışveriş. Tarafları: İç-Batı Anadolulu (Türk) erkekler ve Doğulu (Kürt) kızlar.

Haber Türk’ün başlığı durumu özetliyor: Doğu’dan Batı’ya gelin ticareti (25 ağustos, salı).

***

Bu zoraki nikâhların ardında yine para ve zorunluluklar var.

• İç-Batı Anadolu’da köyler, kente göç nedeniyle neredeyse boşalmış durumda. Kalan yoksullar evlenecek kız bulamıyor. Mecburen “dış kaynak”lara çevriliyor rota; uzaklara, doğuya.

• Geçim darlığı, doğu yakasında zaten olağan daimi hal. Gelinlik çağa ulaşan kızlar, az-biraz da olsa gelir kaynağı: Başlık parası...

• Her anlamdaki kaynak kıtlığı-darlığı, aradaki yüzlerce, binlerce kilometrenin de ötesinde her türden “mesafe”yi geçersizleştiriyor... Çaresizliğin zorunlu nikâhında buluşuyor taraflar, birleşiyor genç çiftler.

• Her alışveriş gibi burada da alıcıyla satıcıyı buluşturan aracılar var. Anlaşma sağlanıp nikâh gerçekleşirse komisyonlarını alıyorlar.

• Düğün masrafları hariç, damat tarafına gelin yaklaşık 10 bin liraya mal oluyor. Bunun 5-6 bini başlık parası, geri kalan iki taraftan aracılara ödenen komisyon.

• Son iki yılda bu yolla binin üzerinde evlilik gerçekleştiği tahmin ediliyor. Gelin alan merkezler: Tokat, Amasya, Çankırı, Çorum, Yozgat, Kayseri, Konya, az da olsa Malatya, Kütahya... Verenler: Ağrı, Muş, Kars, Iğdır, Van, Adıyaman.

***

Dizi aşklarını, düğünleri, çatışma, açılım, kapanım haberlerini ekrandan izlerken, yaşadıklarımız nerede?

Zeki COŞKUN - 2009.08.28 - Taraf Gazetesi

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Hukuksuzluğun kârı, faizi...

Asker olmadan askeri düzen içinde hareket eden üniformasız milislere “paramiliter” denir. Paramiliter milis örgütlenmesi, faşizmin habercisidir. Faşist eğilimli bir siyasal partinin olmazsa olmazı paramiliter milis kurmak ve devletin resmi ordusunu ele geçirene kadar bu milisleri emir komuta zinciri içinde kullanmaktır.

Nerede iç savaş çıkacaksa, biliniz ki orada her şeyden önce paramiliter milisler görülür. Hangi ülke faşizmin pençelerine düşecekse, biliniz ki orada hukuk devleti önce paramiliter milisler tarafından çiğnenmiş, kamuoyu bu milisler tarafından sindirilmiş, susturulmuş, korkutulmuştur.

Faşizmin ağa babası Mussolini’yi, İtalya’da iktidara siyah gömlekliler diye de anılan “Fasci di Combattimento” milisleri taşımış, dövülecek ve ortadan kaldırılacak bütün muhalifleri onlar dövüp öldürmüş, yakılacak dükkânları onlar yakmış, kırılacak camları onlar kırmış, yıkılacak kurumları da onlar talan etmiştir.

Faşizmi Mussolini’den alıp önce Almanya, ardından bütün Avrupa’ya yayan Hitler’in partisi ise kahverengi gömlekli Sturmabteilung’larla işe başlamış, kamuoyunu sindirmek, susturmak, korku saçmak, yakmak, yıkmak ve tabii öldürmek için gereken bütün terör eylemleriyle suikastlar, SA diye anılan paramiliter milisler tarafından “başarılmıştır.”
***


Dikkat edecek olursanız, faşist eğilimli siyasal partilerin ülkemizdeki örnekleri de ellerinin altında gençlik örgütü falan diye mutlaka birer paramiliter milis gücü bulundururlar. Bazı partiler bu milisleri yakın tarihte sokakta terör estirmek için epeyce kullanmış, paramiliter heveslerin nelere malolduğu sanırım ve umarım ki henüz unutulmamıştır.

Ne 1970 ne de 1980 öncesi terör yıllarını unutmuş biri olarak ben, geçen pazar sabahın köründe bir okul yıkmaya gelen 600 kişinin fotoğrafını görünce doğrusu irkildim. Çünkü karşılarında silahsız ve külahsız bir direnç grubu bile bulunmayan, sadece tatilde, yani boş bir okuldan ibaret “hedefe” doğru ilerleyen yıkım güçleri ve yıkım güçlerinin çevresinde güvenlik (!) önlemi alan üniformalı polisleri “paramiliter bir milis örgütü” sanmam için her tür benzerlik vardı.
***


Ömrünün baharına henüz gülümserken veda eden bir güzel çocuğun, Zeynep Mutlu’nun anısını yaşatmak için kurulan ve on yıldır en üst düzeyde kaliteli eğitim veren okulun, hoyratça yerle bir edilişinden sonraki bir fotoğraf ise bence, yıkıcıların bilinçaltını ifşa ediyordu:

Okuldan geriye yalnızca -henüz dokunamadıkları- Atatürk büstü ve “Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir” yazıtı kalmış, balyozlu milisler arkalarında bıraktıkları enkazla Atatürk’e, “Al sana manevi mirasın!” demek istemişlerdi.

Özgür basını yok ederler mi, ederler... Eleştiren gazetecileri hapse tıkarlar, işsiz bırakırlar, süründürürler mi, süründürürler...

Ama her şeyin de bir bedeli var ve hukuksuzluk yapanın yanına hukukun kâr kaldığı görülmemiştir bugüne kadar.

Hukuk dışına çıkanlara, devletin ve yerel yönetimlerin resmi güçlerini intikam timi gibi kullananlara, onların ağababaları, çok daha güçlüleri ve akıllılarının bile açtıkları korsan yollarda, adil yargılanmaya fırsat bulamadan düştüklerini hatırlatırım.

Mine G. KIRIKKANAT - 2009.08.26 - Vatan Gazetesi

Okul yıkılmaz, yapılır...

Kendisine “kes” emri verilen telekom görevlisi, binanın okul olduğunu öğrenince “okul yıkılmaz, yapılır” diyerek telefonu kesmeyi reddetmiş.

Okuyunca tüylerim ürperdi.

Gözümün önüne geçen seneki Anadolu gezisi sırasında gördüğüm onlarca terkedilmiş, yıkılmış hüzünlü köy okulu geldi.

Bir sebeple okullar kapatılmış, öyle kaderlerine terk edilmişler. Dayanamayıp en az on tanesini dolaştık. Bazılarının duvarlarında hâlâ okuma fişleri kalmıştı.. Ali topu at\’85 Birini söküp eve getirdim. Eriyip gitmesine gönlüm elvermedi.

Zeynep Mutlu Vakfı Kemer Okulu mütevazı bir köy okulu değildi elbette. Hatta tam tersine en görkemlisinden, en güzelinden bir şehir okuluydu. 40 bin kitabıyla muazzam bir kütüphanesi vardı. Hangi lisede böyle bir kütüphane vardır?

Ama zenginler okuyordu diyor bazıları. Evet ama okuyanların yüzde 30’u tam bursla okuyordu idi. Bu da az buz bir oran değildir.

Okul yıkılmaz, yapılır diyen Telekom memuru gibi düşünüyorum ve benim gibi düşünmeyen tek kişiye de rastlamadım. Maksat bağcı dövmek olmasaydı belediyenin de işine gelecek bir uzlaşma yolu bulunabilirdi. Hem adalet sağlanabilirdi hem de kamu yararı gözetilebilirdi.

Okulu yıkıp yerine ne yapacak acaba Eyüp Belediyesi? Nedir acaba büyük projeleri? Nazlı Ilıcak’ın sorup da sansüre uğradığı için soramadığı soruyu tekrar sorayım: AKP’ye yakın bir cemaatin okulu da yıkılır mıydı aynı koşullarda olsaydı?
*****

Kaçak nedir? Veya nerededir?

Dayanamayıp internette “kaçak bina” diye arama yaptım.

İlk sonuç:

İstanbul Mimarlar Odasının hesabına göre İstanbul’daki 1 milyon 650 bin binanın yüzde 70’i kaçak. İstanbul’da 2 ayrı semt ise tamamen kaçak. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve TEM otoyolu yapıldıktan sonra kurulan Sultanbeyli ve Samandra semtlerindeki TÜM kamu binaları kaçak durumunda. Özel ve devlet hastaneleri de aynı şekilde. Bu iki semtteki binaların hiçbirinin imar izni yokmuş.

Devam edelim:

Yine İstanbul Mimarlar Odasının açıklamasına göre İstanbul’daki Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı 1850 okuldan sadece 185’i yasal. Tekrar ediyorum sadece 185’i! MEB’ye bağlı 1850 okulun sadece 142’si depreme karşı dayanıklı hale getirilmiş. Gerisi Allah kerim.

Özetlersek: Şehrin yüzde 70’i kaçak. Okulların ise yüzde 90’ı.

Kaçak nedir ne değildir biri anlatabilir mi?

Mutlu TÖNBEKİCİ - 2009.08.26 - Vatan Gazetesi

Havamız, suyumuz ve canımızın düşmanları...

New York’a bugünkü geometrik mimarisini kazandıran kadastro dökümü, 1811 yılında “Commissioner’s Plan” başlığıyla onaylanan imar projesi, kent içinde herhangi bir yeşil alan öngörmemişti. New York, 19. yüzyılın ilk yarısında Manhattan Adası’nın kuzeyine doğru genişlemeye başladığında, aralarında peyzaj mimarı Andrew J. Downing, yazar George Bancroft ve ozan Washington Irving gibi ünlü isimlerin bulunduğu bir grup aydın, kente bir park kurulması gerekliliğini savunmaya başladılar.

1850 yılında, ozan ve gazeteci William Cullen Bryant, New Evening Post’taki köşesinden, New York belediyesini “çirkin, iğrenç ve malaza bırakılmış bir araziyi” satın alarak park projesini gerçekleştirmeye çağırdı.

Çağrıya olumlu yanıt veren New York valiliği, 1853 yılında arazi alımına başladı ve “Central Park Comission” adlı bir komisyon kurarak, parkın imar projesi için yarışma açtı. İşe bakınız ki, yarışmayı bir mimar ya da mimarlık projesi değil, yazar Frederick Law Olmsted’in İngiliz mimar Calvert Vaux ile birlikte hazırladığı “Greensward Plan” projesi kazandı. Başka bir deyişle, Central Park’ın imarına felsefi boyut yükleyen öneri kabul görmüştü ve projenin babası Amerikalı yazar Olmsted’e göre Central Park’ın kuruluşu “demokrasinin kentsel gelişmeye izdüşümü” olmalıydı.

1500 işçinin günde 14 saat çalıştığı, beş işçinin patlatıcı kullanılan tahkim çalışmaları sırasında öldüğü Central Park’ın 13 yıl süren imarı, 1873 yılında bitti.

Bugün New York’un ortasında kalıp kentin “akciğeri” olarak adlandırılan Central Park, ABD’nin “National Historic Landmark” (ulusal tarih değeri) ilan edilen tek yeşil alanıdır. Bu statü, 341 dönüme yayılan ve yılda ortalama 25 milyon ziyaretçi ağırlayan parkın, hiçbir yeni yasa ya da imar planıyla değiştirilemeyecek yaşam sahası olarak korunmasını sağlamakta ve tek bir santimetre karesine dokunulamayan hukuki varlığı Central Park Muhafaza Komitesi (Central Park Conservancy) tarafından gözetilmekte, yıllık bakımına ayrılan 200 milyon dolarlık bütçesini de aynı komite yönetmektedir.

Central Park’ın imarına benzer bir tarihi, sizlere Londra’da 1820 yılında açılan Hyde Park, Paris’te 1852 yılında açılan Boulogne ormanları ve daha niceleri için anlatabilirim.
***

İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak Nova Roma adıyla 330 yılında kuruldu. Bugün itibarıyla 1679 yıllık bir mazisi var. Bu maziden 1960’lı yıllara, yeşil alanlarıyla gelebildi. Ama sonra... Kentin ortasındaki tüm parklar talan edildi.

Örneğin bir Maçka Parkı vardı. Yarısı, 1970’li yılların sonunda Swissôtel’e kurban edildi ve şimdi, otelin kanalizasyonu altından aktığı Dolmabahçe Sarayı’nın temelini oyuyor, yani bir tarihi göçürüyor. Dolmabahçe’den Taksim’e uzanan sırttaki yeşil alan, “belediye sınırları” değiştirilerek, İstanbul’un tarihi silüetini bir lahit mezar gibi delen o malum ve meşum otelle yağmalandı, Gezi parkı yine başka bir otelle kemirildi. Zaten tamamı talan edilmediği zaman ucundan bucağından kemirilmeyen, ortasına otel değilse cami dikilmeyen bir büyük yeşil alan bırakılmadı... Boğaz sırtları önce gecekonduculara tapulandı, ardından igrenç bir yapılaşmaya “satıldı”...

Depremini bekleyen şehirde, beklenen vaki olduğunda ölüleri gömecek yer kalmadığı bir yana, kent içinde yaşayıp da evsiz barksız kalacak milyonlarca kişinin (en az 5 milyon) toplanabileceği, çadır kurulup barındırılacağı tek bir açık alan yok artık...

Deprem bir yana, İstanbul’un ortasında bitirilen havasını kenardan kıyıdan temizleyen, solunur kılan son akciğer gözenekleri Belgrad ve Beykoz ormanlarıydı, değil mi?

4. Boğaz köprüsü işte bu son gözenekleri de söndüreceğe ve İstanbul nüfusunu 20 milyona taşıyacağa benziyor.

Ne güzellik, ne kent kültürü, ne de tarih saygısı taşıyan ahlaksız bir rant iştahı, aslında İstanbul’un sonunu ve depreme daha çok kurban hazırlıyor.

İstanbul’u ölüme ve yıkıma satanlar da kent göçünce gider, Manhattan’ın göbeğinde Central Park’a bakan apartman ve dairelerinde otururlar.

Tabii hazırladıkları göçüğün altında kalmazlarsa...

Mine G. KIRIKKANAT - 2009.08.25 - Vatan Gazetesi

23 Ağustos 2009 Pazar

'Güçlü Türkiye' isteyenlere cevaptır...

Bir köşe yazarı, huzur ve demokrasiye kavuşursak, “Türkiye, evet, kanatlanır uçar. Ve o zaman bölgesel ve uluslararası bir güç haline gelir,” diye yazısını bitirmiş geçenlerde.
Güç olmak. Güçlü olmak. Sade bölgesel değil uluslararası güç olmak!
Ne demek güç olmak?
Başka ülkelerden, komşularımızdan üstün olmak, onlara çıkarlarımız adına sözümüzü geçirmek, geçiremezsek tehdit etmek, susturmak, yenmek.
Kısaca, emperyalist olmak.
Demokratım diyenler başka ülkelere karşı despotluk, önderlik, üstünlük kurmak arasındaki çelişkiyi göremiyor mu?

ABD demokrasiyi yayıyorum diye diye bir yüzyıldan fazla yayılıyor. İngiliz imparatorluğu medeniyeti, Sovyetler Birliği sosyalizmi yaymak adına dünyaya seslenmişti.
Türkiye’de böyle bir ideolojik kılıf, iddia bile yok. Güçlü olmak, güçlü olalım demek yetiyor. Tarihte bu tür roller verilen, bu tür rolleri üstlenen ülkelerin başına gelenler çok görüldü.
Mucizevi denilebilecek koşullarda bağımsızlığını kazanıp cumhuriyetle birlikte içine kapanan, II. Dünya Savaş’ına girmemeyi başarabilmişken, Stalin’in Kars, Ardahan ve Boğazlarda talebi nedeniyle NATO’nun kucağına oturmaya zorlanan Türkiye, peş peşe yaptırılan askeri darbelerle her anlamda zayıfladı. Ezilmişlik kompleksinin doruk noktasının ifadesi olan Özal’la ‘Adriyatikten Çin’e kadar’ diye sayıklarken vizyon balonları uçurmaya başladı. Ardından kendisine vaadedilen “güçlü olmak” rolüyle Irak işgaline, katliamına katılmak isteyenler korosunun sesleri yükseldi..
Şimdi...
Kim adına, neyin pahasına güçlü olmak?
Geçmişin küllerinde kıvılcım arayarak Osmanlı’ya mı özeniliyor? İspanya, Hollanda, Makedonya, Portekiz, Fransa, İran, Avusturya’nın da dünyaya hükmettikleri imparatorlulukları vardı. Buralardan biri bugün çıkıp uluslararası güç olmak istiyoruz dese gülüp geçerler.
Kansere bir Türk çözüm bulsa, medyada haber, ‘Kansere çözüm bulundu,’ değil, ‘Bir Türk kansere çözüm buldu,’ olacak.
Kurtulamayacak mıyız bu şovenizmden? Aşağılık kompleksinden.
Dinin boyunduruğundan, sömürge olmaktan ya da emperyalizmden bağımsızlaşarak kurulan ulus devletlerin çağı geride kaldı. Milliyetçiliğin tortusu, 21. yüzyılda düşmanlık ve demagoji üzerine kurulu. Yoksa sırf Hindistan’dan belki 300, küçücük Papua Yeni Gine’den 40 devlet daha çıkardı. Günümüzün egemenlikleri bayrak tanımayan sermaye üzerine kuruluyor. Devletler giderek onlara mecbur, onlar devlete değil.
Dünyamızda bugün yaşanan demokrasi krizi.
Sorun, hayatımıza yön veren, ekonomik krizlere, küresel ısınmaya neden olan şirketlerin, bankaların, kredi kuruluşlarının ve bu kervana katılan siyallaşan dinlerin etkisindeki devletlerimizi denetleyemememiz. Sorun, ABD gibi zengin bir ülkede dahi ilaç şirketlerinin gücü, devletin herkesin yararlanabileceği bir sağlık politkasını hayata geçirmesini engellerken vatandaşların çaresizliği. Sorun, Shell şirketinin Nijerya devletini halkına karşı harekete geçirebilmesi. Sorun, İngiltere vatandaşlarının çoğunun Irak işgaline karşı olmalarına rağmen devletin gençlerini ölmeye, öldürmeye gönderebilmesi. Sorun Çin’in vatandaşlarını köle gibi çalıştırması. Sorun Sorun, dünya çapında yoksulluk, açlık, susuzluk, hastalık.
Sorun ülkelerimizin güçlü olabilmesi değil, bizim güçsüzlüğümüz.
Sorun dünyada demokrasi sorunu, düzen sorunu. Kapitalizmin giderek demokrasiyle bağdaşamamasının sorunu.
Sorun yatırım deyince akla gelenin insana yatırım olmaması, ölçünün insan olmaması.
Osmanlı İmparatorluğu ve ardından kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ait oldukları zaman dilimlerinin koşullarına göre tarihde kayda değer izler bıraktı. Sorun, günümüzde kabuk değiştiren dünyamızda, Türkiye’nin yerini güç taşeronluğu da yaparak, dünden mi yoksa yarından yana mı alacağı.

Gündüz Vassaf - 2009.08.23 - Radikal Gazetesi

Çokun çokluğuyla yetinmek

Geçenlerde yabancı dergilerden birisini gözden geçirirken psikanalizle ilgili metinlerini ilgiyle okuduğum Adam Phillips'in bir yazısına rastladım. Yazar içinde bulunduğumuz dönemi 'aşırılıklar çağı' olarak nitelendiriyor ve her konuda müthiş bir hırs ve iştahla yaşadığımızı dile getiriyordu. Yemekten modaya, seksten seyahate kadar her alanda doymak bilmez bir arzunun esiri olduğumuzu belirtip bunun nedenleri üstünde düşünüyordu. Psikanalitik kuramda aşırılık, çözümlenmesi o kadar zor olmayan bir sorun. Sonunda kaybetmekten korktuğumuz şeyler konusunda bilinçaltında biriktirdiğimiz korkular bizi olabildiğimiz ölçüde onlara sahip olmaya itiyor. Yani aslında bir hayal kırıklığının, bir kırgınlığın, hatta bir umutsuzluğun ve endişenin uzantısı olarak çıkıyor karşımıza her şeye fazla fazla sahip olma tutkusu. Her şeye sahip olma, her şeyi ihtiyacımızın çok ötesine geçen miktarlarda biriktirmenin gene psikanalitik bir terimle söyleyeyim 'anal dönemde' saplanıp kalmakla bir ilişkisi var ama o kadar derine gitmeye gerek yok. Madem ki bu ölçüde bir sahip olma isteği bu derecede yaygındır, onu daha toplumsal boyutlarda düşünmek daha doğru olacaktır.

AŞIRILIK, HER KÖŞEDE
Gerçekten de etrafına bakan herkes insanların alışveriş merkezlerindeki deliliğini görecek, daha gelişmiş ülkelerde sokakları doldurmuş 'obez' insanların sayısındaki artışı fark edecektir. Hepimiz alıyor, daha fazla alıyor, bir daha alıyoruz. Sadece belli bir konuda bu tutkuyu göstersek, mesela benim deli gibi kitap almam gibi, içimizde kabaran bu itkiyi bir tek alanla sınırlı tutsak, gene bir derece. Öyle değil. Çokluk, durduğu yerde duran bir şey değil. İnsan bir kez ona kendisini kaptırdı mı her konuda aynı tepkiyi gösteriyor. Bütün bunların içinde yaşadığımız tüketim çağı ve onun koşullarıyla yakın bir ilişkisi olduğu besbelli. Reklamlar bilhassa bizi alış veriş manyağı yapmakta bire bir. Çağdaş insanın neye zaafı varsa onun bir simge olarak kullanıldığı reklamlar insanı bazen de hiç farkında olmadan belirttiğim o savurganlık noktasına itiyor. Alışveriş merkezleri bu işin bir başka tahrik ögesi. Oralara girip de eli boş çıkmak neredeyse olanaksız ama sorun sadece şimdi filmlere konu olan ve özellikle 2000'li yıllarda kendisini gösteren alış veriş fazlalılığı değil. Yemek öyle, bilhassa seks öyle. Gelecekte bugünün kültürel tarihini yazanlar seks konusunda nasıl bir çılgınlık yaşandığını da irdeleyecektir. Bugün neredeyse sekssiz bir bardak su içmek bile olanaksız. Seks doyumsuzluğu ahlaki her sınırı insanlığın gözünü kırpmadan aşmasına yol açıyor. Bütün bunlar bir araya gelince bana içinde yaşadığımız çağın çok garip, çok çarpıcı bir iç çelişkisini düşündürüyor.

VARLIK, YOKLUK, MUTSUZLUK
Kabul etmek gerekir ki, insanlık tarihinin en varsıl dönemlerinden birisini yaşıyoruz. Öte yandan toplumların sahip olduğu birikimin çok eşitsiz bir biçimde dağıtıldığını biliyoruz. Gene de sahip olduğumuz servet çok büyük ölçülerde. Üstelik şu değindiğim 'aşırılık' kavramı servetle uzaktan yakından ilgili değil. Sadece zenginler aşırılığa kaçmıyor. Sadece zenginler gerekenden çok daha fazlasını elde etmekle ilgili değil. Dar gelirliler, yoksullar da aynı sorunu yaşıyor. O zaman şu yüzyılın büyük bir mutsuzluk çağı olduğunu düşünüyorum. Bir tür doyumsuzluk çağı. Sürekli olarak mal biriktirmekle, Marks'ın o çok güzel tanımlamasıyla söylersem, meta fetişizmiyle uğraştığımız bir dönem bu. Sürekli olarak maruz kaldığımız tüketim tahrikinin sonucu olarak bilinçaltımızda aşamadığımız bir kaybetmek korkusu yaşıyoruz ve umut ve hayal kırıklıklarımız bizi aşırılıklara sürüklüyor. Eskiden sadece yokluğun ve yoksulluğun mutsuzluk ürettiğini varsayardık. O kaybolmadı ama şimdi varlığın da getirdiği bir mutsuzlukla karşı karşıyayız. Geçenlerde bir müteşebbis 'bir hırka bir lokma' döneminin kapandığını vurguladı Türkiye'de ve kıyamet koptu. Öteki nedenler bir yana bu bağlamda doğru söylüyordu. Doğu'nun binlerce yıllık ermişliği ve bilgeliğiyle oluşturduğu azla yetinmek, azda çoğu bulmak artık söz konusu bile değil. Batı'nın tüketim kamçısı bizi koşturdukça koşturuyor. Bu her an biraz daha mutsuz olmak demek. Sevgili dostum Müjde Ar'dan dinlemiştim. Mao'nun yaşadığı odadaki tek ceketini, tek şiltesini görünce Batılı gazetecinin 'bunlarla mı yaşıyorsunuz?' sorusuna; Başkan: 'haklısınız, ne kadar çok değil mi' demiş. Bu bilgelik acaba bir gün yanımızdan geçecek ve biz yeniden mesut insanlar olabilecek miyiz? Galiba o bir yana çokun çokluğuyla yetindiğimiz gün bile bugünkünden daha mutlu olabileceğiz.

Hasan Bülent Kahraman - Sabah Gazetesi - 2009.08.23

11 Ağustos 2009 Salı

Sansürsüz cehalet promosyonu

Ne antropoloji, ne evrimsel mikrobiyoloji, ne astronomi, ne paleontoloji, ne şu ne bu hakkında uzman olan Adnan Hoca adlı ne iş yaptığı bilinmez, ekranlardan hepimizin gözünün içine baka baka MESİH olduğunu ilan eden ve zamanında PARANOİD Şİ1ZOFREN tanısıyla Bakırköy’de yattığını söyleyen birisiyle, onun iki müridini 8 Ağustos akşamı Habertürk TV’de Evrim Kuramı gibi, hayatın temeli olan çok önemli bir konuda saatler boyu, uzmanı olmadığı konularda konuşturan Yiğit Bulut’u, evrim konusunda uzman bilimcileri haftaya yine aynı ekrana ekrana davet edip, tartıştırmadıkça protesto ediyorum.

Bilimsel tartışmanın böyle olmadığını bilmeyenler, nasıl gazetecilik yaparlar?

Yiğit Bulut, ’beyin cerrahisindeki son gelişmeler’diye bir tartışma olsa, oraya overlokçuları mı çağıracaktır?

Tüm bu olan biten, memleketi toptan Arabistan’a satmanın hızlandırılmış çabaları mıdır?

Ekranları doldurup, tek kale maç yapan ve yaptıran, sol gösterip sağ çakan gazetecilerden bıktık artık!

Gericilikten, toplumun ırzına geçen hurafelerden bıktık artık!

Bıktık!

B. U.”
***


“Sayın Mine Hanım,

‘Sansürsüz’isimli garip programı seyrederek delirirken siz bağlandınız ve söylemek istediğim her şeyi söylediniz. Programa gönderdiğim eleştiri dolu e-mail’lerin okunmayacağını veya okunsa bile önemsenmeyeceğini biliyorum. Programa bağlanarak sunucuya da gerekenleri söylemeniz çok çok hoştu. Sizin gibi insanların sayısının artmasını diliyorum.

Çok çok teşekkürler.

Prof. Dr. B. E.

X Ün. öğretim üyesi”
***


“Sn, Mine hanım,

Ben Rusya’da yaşayan ve kendi işini kurmuş bir girişimciyim.

Arkadaşlarım msn’de, Habertürk televizyonunda yayınlanan bir programa canlı bağlandığınızı, müthiş bir konuşma yaptığınızı haber verdiler. Sevincimden yerimde duramadım. İyi ki varsınız. Ben Kayseri İmam Hatip Lisesi mezunuyum. Çok okudum, kendimi geliştirdim. Pozitif ateistim.

Buradan yapabileceğim pek bir şey yok ama, en azından düşünsel olarak yanınızda olduğumu belirtmek için bu mail’i yazdım.

B. Ç.”
***


“Mine Hanım merhabalar,

Size dün akşamki rezilliğe müdahale ettiğiniz için teşekkür etmek üzere bu mail’i yazıyorum.

Altaylı ve Bulut gibi kafaların ne yapmaya çalıştıklarını bilmiyorum. Ancak bu zavallı ülke için taş üstüne taş koymadıkları kesin.

Değerli vaktinizi almayayım, sizi sevgiyle selamlıyorum.

A. A.”
***


“Mine Hanım;

Az önce televizyonda telefon bağlantınızı dinledim. Verdiğiniz dersten, üslubunuzdan ve yürekliliğinizden dolayı teşekkür ediyorum. Programı izlerken o kadar gerilmiştim ki... Sizin konuşmalarınızdan sonra hâlâ namussuzlar kadar yürekli namuslular var bu ülkede, dedim. Eksik olmayın. Bu günden sonra sizi daha dikkatli okuyacağım. İyi çalışmalar.

E. C. (Dershane Öğretmeni)”
***


“Geçen Habertürk’e bağlandınız. O kadar güzel konuştunuz ki hayran kaldım. Ben size bilimsel olarak evrim olmadığının kanıtını sunardım ama siz katıldığınız programda sırf hakaret ettiğiniz için ben de bir şeyler soyleyeyim. Siz bir fahişesiniz. Darwin’in torunlarına g... vermişsiniz. Sizin a...z kaşınıyor. O....nun tekisiniz. Ananizin a... koyayım. O... seni... Senin o g... s...m.

Faişe...Karşıma çıkma sen mason o....u.”

(Y. N: Onur Mert Çelik takma adıyla, dursun_fakih@hotmail.com adresinden gönderilmiştir.)
***


Sayın seyirciler, Charles Darwin, “Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur... Tavuk toplum, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz” der.

Ben de diyorum ki bu coğrafya cehaletle muhafaza edilemeyecek kadar önemli bir kavşaktır. Türkiye’yi cehaletle yıkmak için -artık TV’lerde- promosyonu yapılan hurafeciliğe karşı, Bilim ve Gelecek Dergisi’nin yayınladığı “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” kitabını okumanızı öneririm.


Mine G. KIRIKKANAT - Vatan Gazetesi - 2009.08.11

3 Ağustos 2009 Pazartesi

o ilk cümle...

Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir kitabın kapağı ‘ilk görüşte aşk’tır diyelim ki bir kitapçıya girdik ve pat diye karşımıza çıktı. Eğer kapağına vurulduysak, kitap, kitaplığımızdaki yerine doğru yola çıkmıştır artık. Arka kapak yazısı ise ‘aşk’ımızı daha yakından tanıma aşamasıdır. (Böyle bir okur kitlesi azımsanmayacak ölçüdedir.) Bir de, ‘ilk görüşte aşk’ın ve tanıma aşamasının ötesine geçmek isteyen okur var ki -bunlar gerçek kitap kurtları oluyor sanırım- kitabın sayfalarını karıştırmadan edemezler. İlk cümlesini, ilk paragrafını hatta birkaç sayfasını okuyan bile vardır...
Kimi okur için kitapta ilk cümle önemlidir.
O ilk cümle size kitabı sevdirir ya da sevdirmez.
Yazar için daha önemli olduğunu, kimi yazarların bu ilk cümleyi yazabilmek için sancılar çektiğini de biliyoruz.
Birkaç yıl önce Enis Batur’un, ‘bugüne dek yazılmış tüm edebiyat eserlerinin ilk cümlelerini bir araya getirerek bir enstitü kurmak istediğinin’ haberi bile yapılmış, birçok yazar da destek vermişti. Batur, Pervasız Pertavsız kitabında da yer alan ‘İncipit’ Üzerine Deneme’sinde şöyle diyor: “İncipit Enstitüsü’, adı üstünde, yeryüzünde bugüne dek yazılmış bütün kitapların ilk cümlelerini bir araya toplamak, onları sınıflandırmak, biçimlendirmek ve ilişkilendirmek, yorumlamak ve boyutlandırmak amacıyla kurulmuş, elde ettiği bütün sonuçları günbegün sunmayı, paylaşmayı hedefleyen bir merkezdir.”
‘İncipit Enstitüsü’nün son durumu nedir bilmiyorum...
Batur, “Çağdaş Türk Romanından Beş ‘İlk Cümle’ Seçkisi” de yapmıştı:
“Kolera Sokağı’nın en kral kevaşesi Eda, yatıştan sonra apış arasını yıkadığı suyu, hurdaya çıkmış metal artıklarından yapılma kerhanenin pencere iskeletinden şık bir figürle boşluğa saldı.” (Metin Kaçan, Ağır Roman)
“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası)
“Gece yavaş yavaş geliyor.” (Bilge Karasu, Gece)
“Buzlucam bölmeli dikdörtgen odanın, penceresiz, kapısı loş koridora hep açık üçte birine sıkışık, ayaklarının birinin kırığı takoz destekli masasına abanmış, sabah çayına eğri simidini daldırıp çıkarıyor.” (Vüs’at O. Bener, Buzul Çağının Virüsü)
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” (Orhan Pamuk, Yeni Hayat)
Batur’un seçtikleri gerçekten çok güzel.
Ben de sevdiğim üç kitabın, ilk cümlelerini şuraya eklemeden edemeyeceğim...
“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. (Yusuf Atılgan, Aylak Adam)
“Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.” (Murat Uyurkulak, Tol)
“Elindeki makasın ucunu bir an için havaya dikip onuruma içilecek kadeh gibi yavaşça kaldırarak ‘Hoş geldin beyim,’ dedi berber.” (Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler)
Sizin sevdiğiniz ilk cümle hangisi? Hiç düşündünüz mü?

Doğuya doğru Kafka’yı göreceksin sakın şaşırma!
Her yıl bir haftalığına ‘yolumun düştüğü’ taşra bana Kafka eserlerini çağrıştırır. Kapitalizmin insanlıktan çıkarıp en sonunda bir böceğe dönüştürdüğü insanı anlattığını anlarım ben Dava’dan Şato’dan ve Dönüşüm’den. Kasvetli ve boğucu bir dünyadır; kapkara bir umutsuzlukla iç içe geçmiştir varla yok arası bir umut...
Taşra gibi...
Korkutucu, sıkıcı, insanı dehşet içinde bırakan...
Altı yıldır iki çocuğuyla birlikte çay, fındık, pamuk ve kayısı tarlalarında bütün bir yazı, o kavurucu güneşin altında üç-beş kuruş kazanmak için çırpınan adamla aynı dünyada yaşadığımıza inanamadım. (Kendisi ve ‘Bu’ dediği eşi için 10 lira; ‘Bunlar’ dediği biri 12, diğeri 10 yaşındaki iki çocuğu için günlük yevmiye 5 lira.) Kendisinin ve kendisi gibilerin halini anlatırken “bu düzen değişmeli” ile “Allah büyüktür”; “buna da şükür” ile “böyle gelmiş böyle gider” hep iç içe.
Şato’nun kadastrocusu gibi: çalışmak için gittikleri her kentte, sonsuzluğa uzayan gökyüzünün altında insanın ruhunu bir mengenede sıkan, birer hücreye dönüşmüş tarlalarda korku ve kuşku uyandırmışlar. Kapılardan uzak tutulmuşlar: Ya çalarlarsa, ya öldürürlerse. İnsan değillermiş gibi davranılmış; yazla birlikte silinip gidecek birer kara gölgeye dönüşmüşler.
Dava’nın Josef K’sı gibi: hiç bir engel yıldırmamış onları.
“Geberip gideceğiz” derken belki de adını bile duymadığı Gregor Samsa’dan bir farkı yok. Utanç dolu, anlamsız bir yaşam sürdükten sonra ‘geberip gider’ Samsa.
Doğuya doğru Kafka’yı gördüm...

Geçersiz bir ‘Listelerin Listesi’
Geçenlerde gazetelerde ‘ABD’ye göre tüm zamanların en iyi 100 kitabı’ başlıklı bir haber yayımlandı. Haber, Newsweek’in, ‘tüm zamanların en iyi 100 kitabı’ listesine dayandırılıyordu. Liste, aralarında İngiliz Daily Telegraph ve The Guardian gazeteleri ile Oprah Winfrey’nin Kitap Kulübü’nün de bulunduğu on farklı ‘en iyi kitap’ listesinin tercihlerine dayanarak oluşturulmuştu. Newsweek’in ‘Listelerin Listesi’ olarak nitelendirdiği sıralama, farklı kitapların söz konusu on listede ne kadar sıklıkla ve üst sıralarda yer aldığına göre belirlenen bir puanlama sistemiyle hazırlanmıştı. Sadece İngilizce yazılan ve İngilizceye çevrilen kitaplara yer veren on listenin ‘farklı okur tercihlerini yansıttığının varsayıldığı’ belirtiliyordu...
Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının ilk sırayı aldığı liste 1984 (Orwell), Ulysses (Joyce), Lolita (Nabokov), Ses ve Öfke (Faulkner) diye uzayıp gidiyordu...
Gözlerim Dostoyevski’yi aradı.
Yoktu.
Atladığımı düşünerek bir kez daha baktım, yok.
Orhan Pamuk’un “Bana göre geçen binyılın kitabı Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’idir. Bu dünyada yaşamın, öteki insanlarla birlikte olmanın ve öteki bir dünyayı düşlemenin bütün sorunlarını, neredeyse ansiklopedik bir boyuta varan bir genişlik ve yürekten gelen böylesine sarsıcı bir yoğunlukla dramlaştırabilen bir başka kitap bilmiyorum” dediği dev eserin bu listeye girmemiş olmasına anlam veremedim.
Zaten Suç ve Ceza’nın yer almadığı bir liste de liste değildir. Haksız mıyım?


Derviş ŞENTEKİN - 2009.07.24 - Radikal KİTAP