22 Temmuz 2009 Çarşamba

Yayvanları koruma derneği

Nesli tükenen hayvanlara değinmeden önce biraz da nesillerini zorla çoğalttığımız hayvanlara değinelim.

Bizim papağan Hanzo’nun kafesini değiştirmeye karar verdik. Öyle boynunu eğmiş, kamburu çıkmış gariban gariban otururken birden içim cız etti ve şöyle içinde rahat edebileceği, isterse dışında da oturabileceği bir Penthouse alalım dedim.

Bunun için önce halk arasında bir türlü zarif ismini bulamadığım ‘hayvan dükkânları’na baktım. Hem oralarda oyuncaklarından ve değişik lezzette abur cuburlarından alır, hayvana gün yüzü gösteririz diye heves ettim.

Fakat bırakın papağan kafesi ve oyuncağını, mamasını bile bulmakta son derece zorlandım.
Her markadan kıyafetlerin inciğinin boncuğunun bulunduğu ve akıl almaz fiyatlarla etiketlendiği bu fanfinfon alışveriş merkezlerinin hayvan dükkanlarında korkunç bir bilgisizlik, feci bir vurdum duymazlık vardı. Papağan kafesi diye sattıkları ve dedem yaşında, rengarenk şahane yaratıkların bulunduğu kanarya kafeslerinin onlar için ne kadar sağlıksız olduğunu görünce bizim Hanzo’nun durumunun gayet iyi olduğunu anladım.

Dükkândaki adama, üstüne tünedikleri sopaların kafese kerhen bağlanmış ve hayvan hareket ederken hemstır gibi döndüğü demir Vileda sopasından olmayıp, ahşaptan ve ayağının tabanıyla kavrayacağı genişlikte ve sabit olması gerektiğini söylediğimde nazikçe ‘Bilmiyorduk kusura bakmayın’ dedi. Ama yemezler sayın hayvan sever okur. Öyle pazarlama nezaketiyle beni kandıramazlar; Panter Emel’in tahtının hâlâ boş olduğunu da düşünürsek, ayağını denk almalı ve mevcut durumu düzeltmeli. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, ben o dükkândan ayrılır ayrılmaz arkamdan ‘deli karı’ deyip arkadaşlarıyla hakkımda dalga geçecek ve o hayvan da sittin sene o işkencede yaşayacak.

Papağan oyuncağı lafını bile ilk kez duyduğunu bilmem söylememe gerek var mı.
Çıkarken “Bu hayvanın Vileda’sını değiştirin, bir hafta sonra gene gelip bakıcam ve hâlâ aynıysa sizi şikâyet edicem” dedim ama neredeyse adamla ikimiz birbirimizin omuzunu tuta tuta uğuna uğuna gülmekten yarılacaktık. Ahahahah, düşünsenize, gidip adamları şikâyet ediyorum ve ambulansın bile 40 saatte geldiği memlekete iki dakika içinde ‘aaiiaa’ diye sirenler çalarak ekipler gelip adamlara ceza kesiyorlar. Kimsenin ipinde bile olmaz.
Sadece bir dükkân değil, gezdiğim büttün dükkânlarda durum aynı.

Yahu ne kadar ilgisizler işlerine karşı. Hayvan sevmiyorsan, ne demeye hayvan dükkânı açıyorsun. Madem ilgin, merakın yok, o hayvanların yanında neden bütün gününü geçiriyorsun. Hadi ben sevmiyorum da besliyorum. Ama suyu, yemeği, kafesi, temizliği, ben yapmasam bile kakalayacak birini buluyorum. Ev de hiç boş kalmıyor, ilgisi de eksik değil. Ben elimden geleni yaptırıyorum.

O havasızlıkta pis kutucukların içinde kendi kakalarının içinde oturan minik yavru kedi, köpekler, hemstırlar, aklıma gelmeyen bir sürü çeşit. Bütün bunlar 50 metrekare dükkânlarda oluyor, dikkatinizi çekerim.

Üstelik bu iş yetmiş sene geçse anca düzelecek bir iş. Atla deve de değil; tek yapacakları, bütün gün çet başında dandik dandik ilişkilerle sevişme hayalleri kurarken, ara sıra guugıla ‘papağan bakımı, bilmem ne bakımı, vs.’ yazıp bilgi edinmek.

Demin sırf meraktan, bakayım bir problemde ne oluyor diye ‘Hayvanları Koruma Derneği’ni aradım. Telefondaki kadına “Hayvan dükkânlarıyla ilgili bir maruzatım var” diye sordum. “Biz İstanbul’a bakmıyoruz, ilçe çevre müdürlüğünü arayacaksınız” dedi. Telefonunu istedim, yok dedi. Ona “Siz not alıp neden aramıyorsunuz” dediğimde, “Biz arayamayız, bilmem ne kanunu var, yassah, maalesef yıllardır bunun için uğraşıyoruz” dedi. Hemen de ‘yassah’ deyip sorumluluğu yüklerler üstünüze. İstanbul’daki bir hayvan koruma derneğinin numarasını da vermedi. En son beni azarlaya azarlaya “İstanbul’daki hayvanları korumacıları arayın” deyip zart diye yüzüme kapattı. Buyrun!
Yani onlar da bölünmüş.

Yok ya, baksanıza, maganda kurşunuyla daha üç günde altı kişi öldü gitti, hayvana gelene kadar daha 10 bin fırın ekmek yemek gerekiyor.
Gene geldik aynı yere: Demek ki neymiş, önce ekmek.

Ayça ŞEN - 2009.07.16 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder