3 Temmuz 2009 Cuma

Kahverengi

Kahve yokken kahverenginin Türkçesi neydi diye merak etmiş bir okurum. Öyle ya, kahve dediğimiz nesne Yemen’den beriye ilk 16. yüzyılda gelmiş. “Kahve rengi” de çok sonraları yaygınlaşan bir deyim.

Esas Türkçede kahverengi spektrumunu karşılayan üç kelime biliyorum. Bir kere boz: tanımlanamayan her çeşit ara renk için kullanılan joker bir kelime. Özellikle sarı ile kahverengi arası toprak rengi. Yağız: karaya çalan yanık kahverengi, muhtemelen yanmak ve yakmak fiilleriyle aynı kökten. Bkz. İngilizce brown, Almanca braun < İng. burn, Alm. brennen (yanmak/yakmak).

Anadolu ağızlarında yaşayan üçüncü sözcük konur, daha doğrusu art damak n’siyle koŋur. Esasen kestane demek, dolayısıyla kestane rengi. Batı Türk dillerinde 14. yüzyıldan beri kaydedilen kumral sözcüğünün de özgün anlamı kestane rengi olduğuna göre bununla bağlantılı olmalı. Acaba kastedilen koŋur al (kestane alı) mıdır, yoksa kızıl, yaşıl (yeşil) gibi kararsız ve belirsiz renk ifade eden +ıl ekiyle *koŋrıl mıdır, emin olamadım. En geç 17. yüzyıldan itibaren Türkçede “sarışına çalan koyu saç rengi” anlamında açık kumral deyimi kullanılıyor. Zamanla sanırım açık kumral, kumralın yerini almış.

Bir de Arapça sözcüğümüz var. Esmer ve bunun dişisi semrâ: karaya çalan kahverengi, yani yağız. Siyahımsı kahverengi kürkü olan bir hayvan vardır, samûr, o da büyük olasılıkla aynı kökten.

Şimdi bakın ne olmuş. Boz sözcüğünün baştan beri olumsuz bir vurgusu var: “rengi bozuk” gibi bir şey çağrıştırıyor. Yağız İstanbul ağzında marjinalleşmiş, “köylü” damgası yemiş. Kumral anlam kaymasına uğramış, Ortaasyada pek rastlanmayan bir saç renginin adı olmuş. Esmer de özellikle cilt ve saç rengi alanına hapsolmuş. Geriye boşluk kalmış. O boşluk bir şekilde dolacak tabii, hop, kahve yardıma yetişmiş.

Dil nasıl ve neden evrilir konusuna nefis bir örnek.

Sevan NİŞANYAN - Taraf Gazetesi - 2009.07.03

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder