31 Temmuz 2009 Cuma

Bir kasaba sanatı olarak heykelcilik

Bütün “sanat hayatı” boyunca fötr şapkayla bilip gördüğümüz Âşık Veysel, takkeli heykelle vücud eyliyor Sivas’ın Şarkışla ilçesinde.

Alevi kökenli bir ozanın takkeyle anıtlaştırılması, hangi biçim ve nedenle olursa olsun, bir siyasal iradeyi, göstergeyi ortaya koyuyor. Nitekim burada irade sahibi olarak BBP’li ilçe belediye başkanı çıkıyor karşımıza.

Haberi kurcaladığınızda, daha önce sayısız örneklerini yaşadığımız üzere heykelciliğin, kasaba tipi siyaset araçlarından biri olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz yine.

Baştan alalım.

Âşık Veysel’in doğduğu Sivrialan köyü, Şarkışla ilçesine bağlı. İlçenin adını tüm yurda duyurduğu için onun adı bir parka verilmiş. Parka da bir heykeli konulmuş üç yıl önce.

Derken, 18-18 Temmuz 2009 tarihlerinde ilçe belediyesi Uluslararası Âşık Veysel Âşıklar Bayramı düzenlemiş. (Dünyanın her tarafı “âşık” dolu herhalde, hangi ülkelerden sanatçılar gelmiş, merak ettim!) Tabii ki bayram sırasında ozanın adını taşıyan park ziyaret ediliyor ve yine onun “anısına saygı” bâbında, parktaki mevcut heykel küçük olduğu gerekçesiyle yenisiyle değiştiriliyor.

Fakat sadece irilik-boyut düzeyinde değil, görüntüde de değişiklik var. En başta da tepede alışılageldiği üzere fötr değil, takke var.

Niye?

Belediye başkanına sorarsanız, takke Veysel’in “yaşamında var”, o nedenle.

İyi de sizin bildiğiniz ve göstermeye kalktığınız anlamdaki “namaz takkesi” mi onun günlük yaşamında olan?

Değil.

Öyleyse?

***

Sivrialan Kültür ve Dayanışma Derneği’nin başkanı –aynı zamanda Âşık Veysel’in de akrabası- Memduh Süzer, ozanın kimliğiyle uyuşmadığı gerekçesiyle takkeli heykele karşı çıkıyor. Bunun üzerine belediye başkanı, “Beğenmeyen daha iyisini getirsin, kendi elimle kaidesine yerleştiririm” diyor.

Devamında, “biz zaten değiştireceğiz” açıklaması var başkanın. “Ama takkeden dolayı değil, daha kalıcı olacağı için bronzdan yaptıracağız.”

Madem öyle, niye onun tamamlanmasını beklemediniz de var olanı söküp takkeliyi getirdiniz?

Cevval başkanın yanıtı, “Elimizde vardı, daha büyük diye bunu koyduk.”

***

Şarkışla Belediyesi’nin zengin bir Âşık Veysel heykelleri koleksiyonu var anlaşılan! Birini koyuyorsunuz parka, küçük kalıyor, elinizde daha büyüğü var... O da şu ya da bu nedenle uymazsa, bronzunu döktürüyor, yaptırıyorsunuz.

Orta Anadolu’daki bir ilçe belediyesi için büyük bir zenginlik. Hem bütçe, hem varlık yönünden. Sanat ve hele sınırlı kullanımı olan heykel sanatı için son derece sevindirici bir durum!

Bir putkırıcılık hamlesi

İşi biraz kurcaladığınızda başkanın sözlerinin o an kurgulandığı çıkıyor ortaya. Bir kere, küçük diye kaldırılan heykelle, daha büyük, göz doldurur gerekçesiyle onun yerine dikilen ve fakat takkeli heykel aynı sanatçının elinden çıkmış!

Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, Azeri kökenli İsmail Hüseyinov tarafından yapılmış her ikisi de.

Ve tabii ki Hüseyinov akademik faaliyetleri kapsamında ya da sanatsal çalışmaları sırasında, estetik kaygılarla ya da Âşık Veysel hayranı olduğu için falan durup dururken kendiliğinden döktürmüyor o heykelleri.

Sipariş üzerine yapıyor.

***

Alıcısı-ısmarlayanı olmadan heykel pek yapılmıyor, tamam. Veysel’in başına konan takkede bu gerçekliğin ötesinde bir boyut daha var: Hüseyinov, Sovyet geleneği içinde eğitim görmüş, yetişmiş bir sanatçı, heykeltıraş.

Her ne kadar o geleneğin çözülüp dağıldığı döneme rast gelse de, bunun önemi var. İşveren, sanat alıcısı ve estetik tayin edici tektir bu gelenekte: Siyasal otorite.

Hüseyinov bu geleneğe bağlı kalarak kendisine Âşık Veysel heykelini ısmarlayanlara mevcut resimlerden, fotoğraflardan seçenekler sunduklarını belirtiyor. Geleneksel, yaygın ve her yerde karşılaşılan fötr şapkalı ve de nadirattan takkeli görüntülerden, ikincisini yeğlemiş işverenler.

Bildiğim kadarıyla tek fotoğraf o ve oradan illüstre edilmiş versiyonlar var.

Her neyse, tekil, özgün olan yeğlenmiş... Adeta bir “putkırıcılık” iradesiyle.

***

Geliyoruz son sahneye.

Eğer Hüseyinov karıştırmıyorsa, Azeri Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki farklı adlandırmalardan kaynaklanmıyorsa, onun açıklamalarından öğreniyoruz ki, heykel için seçim yapanlar ve tamamlanıncaya dek de sık sık atölyeyi ziyaret ederek yapıma nezaret edenler ilçe kaymakamlık yetkilileri.

Buradan bakılırsa, takke tercihinde ve heykel yapımında dahli olmayan belediye başkanı, “elimizde hazır vardı zaten” derken doğru söylüyor.

“Daha iyisini getirsinler, bizzat kendi elimle yerine koyarım” derken de, “zaten değiştireceğiz, daha kalıcısını, bronzunu yaptıracağız” derken de başkan, doğru söylüyor belki de.

Peki, şimdi olan nedir?

Küçük bir sınama: Görelim, bakalım, ne olacak sınaması.

Fötr yerine takke. Daha yerli. Neden olmasın? İmgeler değişkendir çünkü.

Bir toplumsal aktörün, bir sanatçının imgesi üzerinden kasaba tipi siyaset, hepsi bu.

***

Heykellerle bitmeyen meselemiz nedir bizim?


Zeki Coşkun - 2009.07.31 - Taraf Gazetesi

Karanlık, ıssız ve kanlı aileler

Sayın Mutlu Tönbekici

Özellikle son iki yazınızda olmak üzere aile kurumuna bu kadar saldırmanızı anlayamıyorum. Meselenin derinine inmeyip feministçe yazılar yazmanız hiç de akl-ı selime yakışmamıştır.

Aile, bir toplumu ayakta tutan kurumların en önemlisidir. Güzel ve yaşanılabilir bir gelecek istiyorsak aile kurumunun güçlendirilmesi gerekir. Yıkılması değil. Ve bunun için kadınlar ve erkekler feda edilebilir. Bir kadın düşünün ki kocası gerçekten geçimsizin biri. Ama bu evlilikten doğacak iki çocuğun annenin eğitimiyle topluma ahlaklı birer vatandaş olarak katılması o kadın için mutluluk kaynağı değil midir? Kütle menfaati için ferdi menfaatlerden vazgeçmek erdemli bir davranış değil midir? Ve o kadın için bu mutluluk yetmez mi? Tabii kadının kocasıyla uyumlu bir hayat sürüp de bütün bunları gerçekleştirmesi daha da güzel olur. Keşke böyle olsa. Ama böyle değil diye aile kurumunu yıkmak, yıkmaya çalışmak bu topluma yapılmış en büyük kötülüktür.

Sayın Tönbekici aile kurumuna zarar veren yazılar yazmaktansa toplumdaki bu ahlak eksikliğinin sebeplerini araştırıp yazsanız bu toplum için daha faydalı bir iş yapmış olursunuz kanaatindeyim.

Saygılarımla Mehmet Hersekli
***


Bu mektubu ve zihniyeti okuyup tüyleri diken diken olmamış tek kişi var mıdır acaba? Varsa lütfen bu köşeyi hemen terk etsin.

” Aile kurumu için kadınlar ve erkekler feda edilebilir. Hem zaten kadınlar için çocuk doğurup onları ahlaklı insan olarak yetiştirmek yeterince mutluluk değil midir? Kütle menfaati için ferdi menfaatlerden vazgeçmek erdemli bir davranış değil midir?

Faşizm işte tam da böyle bir şeydir. Burada “aile” lafını “devletle” değiştir hiç fark etmez. Devletin bekası için birkaç milyoncuk insan feda edilmiş çok mu?

Faşizm bu kadar derinken elbette ki bu ülkede hiçbir sorunu çözemeyiz.


Kusura bakmayın ben aile kavramına sizin gibi “sığ” bakamıyorum.

Aile hassas olduğum bir konu. Hassas olduğum için de “niye olmuyor, niye en büyük iyilikler kadar en büyük kötülükler de aileden geliyor? Niye aile piyango gibi? Kimi ailesi sayesinde en büyük mutluluğu yaşayabiliyorken kimi de ailesi yüzünden en büyük mutsuzlukları yaşayabiliyor diye kafa yoruyorum.

Bir kere aileye karşı olduğum nereden çıkartılıyor anlamış değilim. Feminizmin ” aileye düşman “ olduğu nereden çıkartılıyor o da bir muamma.

Ben kötü ailelere karşıyım. Ve kötü ailelerin olmaması, olduysa da bozulması konusunda ısrarlıyım. Bunun da bir topluma yapılmış en büyük iyilik olduğunu düşünüyorum. Zira mutsuz bir ailede yetişmiş biri hayata on sıfır yenik başlar. Çocukluk travması ömür boyu geçmeyen bir şeydir. Mutsuz bir anne de baba da taşınması en güç yüklerdendir. Aile dizileri de işte tam bu yüzden izlenir, Yeni Türkü’nün ” bana bir masal anlat baba “ şarkısında işte tam da bu yüzden göz yaşları dökülür. Masal anlatmayan babaların (veya bazen de annelerin) acısı bir ömür geçmez çünkü..

Kadınlar çocuk sahibi olunca elbette ki mutlu oluyorlar. Kötü adamlar da işte tam bu noktada ortaya çıkar ve bu mutluluğu paylaşmak yerine kıskanırlar. Kadına da çocuğa da yapmadık eziyetler bırakmazlar ki aman onların yaşamadığı bir mutluluğu başkası da yaşamasın. Aman dört-beş kişilik krallıklarında iktidarlarını tehdit eden bir şey olmasın.

Bir ömür 3 yıl sürmüyor. 60 mutsuz yıl hiç kolay geçmiyor. Çocuk doğurmak diğer mutsuzlukları örtmüyor.

Ahlaksızlık niye çoğaldı onu araştırmamı istemiş Mehmet Bey. İşte tam da bu yüzden!

Ne olursa olsun koruyalım dediğiniz karanlık, ıssız, kanlı aileler yüzünden.

Mutlu TÖNBEKİCİ - 2009.07.31 - Vatan Gazetesi

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Büyük tartışma alanında küçük bir tur...

Hadi tatile götüreyim sizi ama öyle denize güneşe falan değil, insanlık tarihinin içine. İşte dünyanın merkezindeyiz; Kudüs’te. Etrafı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı surlarla çevrili Eski Şehir’in içinde ilerliyoruz.

Arapça bildikleri için oralarda Harem-i Şerif’in hemen dışında görev yapan İsrail sınır polisine, Müslüman olduğumuzu söyledik, pasaportlarımızı gösterdik. Sonra kapıda ‘Vakfın’ adamları karşıladı bizi. Ters tarafından kalkmamış birine denk geldik, Türk pasaportlarımızı gösterince bizi içeri aldı.

Şimdi geniş Harem-i Şerif’teyiz. Eskiden Yahudilerin tapınağının da olduğu yerde. İlki tapınağı Nabukadnezar yıktırmış. Süleyman Peygamber’in yaptırdığı ikincisiniyse Romalılar. Aslında gerçekten inançlı Yahudiler buraya girmezler ikinci tapınağın dış duvarı olan ve Harem’i Şerif’in hemen altında bulunan Ağlama Duvarı ile yetinirler, birgün tapınaklarını tam da Harem-i Şerif’e yeniden inşaat etmeyi hayal ederek. İçeri girmezler, çünkü eski tapınaklarında yalnızca baş hahamın girebileceği ‘kutsalların kutsalı’ denilen bir yer vardı ama artık yeri tam olarak bilinmediği için, kendilerine yasak olan bir yere bilmeden de olsa ayak basmak istemezler. Burada Baş Haham yılda bir kez bir keçiyi okşar ve Yahudi toplumun bütün günahlarını böylece o keçiye yüklerdi.

Altın Kubbeli yer, Kubbet-üs Sahra. Geçen hafta yapılan anlamsız tartışmalarda birilerinin salladığı gibi burası kadınların ibadetleri için falan yaptırılmadı, doğrudur kadınlar Cuma namazlarını burada kılarlar ama pratik sebeplerle.
İşte şimdi içerideyiz, ‘Kaya’ ya da muallak taşı tam karşımızda. Yahudilere göre, bu kaya kendi etrafında dönmüş ve dünya oluşmuş.

Müslümanlara göre, Muhammed Peygamber bir gece yolculuğundan sonra buraya gelmiş, buradan da cennete yükselmiş, geri gelince de namaz kılmayı emretmiş inananlara. Kaya’nın şu uzun kısmı var ya, oraya ‘kayanın dili’ deniliyor, çünkü Kaya, Peygamber Muhammed’i görünce dile gelmiş. Şuradaki izler var ya, onlar da Cebrail meleğin el izleri, çünkü Kaya, Peygamber ile birlikte yükselmek istemiş.
Hıristiyanlara göre mahşer meydanı Kaya’nın etrafında kurulacak, ve İsa Peygamberin adalet kürsüsü tam da üzerinde olacak. Zaten Yahudilere göre, içinde Eski Ahid’i taşıyan sandık bu Kaya’nın üzerindeydi. İbrahim Peygamber’in oğlunun kurban etmeye hazırlandığı yer de burasıdır. İşte şimdi Kaya’nın altına inen merdivenlerin önündeyiz. Şurada, tavanda oyuk var ya, Muhammed Peygamber namaz kılarken, ‘başı çarpmasın’ diye Kaya o kısmını içeri çekmiş.

Kayanın altında bir de kapalı bir kuyu var ki, adı bile insanı ürpertiyor bence: Ruhlar Kuyusu. Ölülerin ruhlarının toplandığı âleme açılan bu kuyuya, tapınağın hazinelerinin de atıldığı söylenir, bu sebeple birkaç kez buraya girmeye çalışanlar olmuştur ve bu teşebbüsler Kudüs’ü birbirine katmıştır ama onlar ayrı hikâyeler...
Kubbet-üs Sahra’nın güneyindeki caminin adı da Aksa Camisi. Kudüs’ü fetheden Halife Ömer zamanında küçük bir mescid olarak yaptırılmış sonra birkaç kez yenilenmiş. Bu Cami’nin Kaya’nın güneyinde olmasınınsa önemli bir sebebi var; Halife Ömer, Yahudilerin kıblesi ile Müslümanların kıblesinin karıştırılmaması istemiş.
Ayrıca Aksa Camii’nin hemen altındaki yer de Kadim Aksa’dır. Burada Mirac Gecesi’nde toplanan gelmiş geçmiş bütün peygamberler Peygamber’in arkasında saf durup namaz kılmışlardır.

Daha anlatacak yüzlerce hikâye, mekan var ama, turumuz ve yerimiz kısa ama yine de siz aklınızda şunu tutun ki, gereksiz tartışmalarda şaşırıp kalmayın:
Bütün alana Mescid-i Aksa da denir, Kutsal topraklarının tanımlamalarında Mescid illa ki bizde kullanıldığı gibi küçük ibadet yeri anlamına gelmez, bir isimdir. Harem-i Şerif de denir o alana ama o bir sıfattır kutsallığı ifade eder, yani şöyle bir cümle yanlış değildir: Mescid-i Aksa Harem-i Şerif’tir, içinde Kubbet-üs Sahra ve Aksa Camisinin yanı sıra başka binalar ve eserler de vardır. Nokta.
İnşallah bir gün kendi gözlerinizle görme şansınız olur.

Ayşe KARABAT - 2009.07.29 - Radikal

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Din kelimesi...

Eski Babil ve Asur dilinde dînu 1) yargı, mahkeme kararı, hüküm, 2) yasa, kanun, hukuk, 3) dava, özellikle haklı dava, birisine karşı ileri sürülebilen hak, 4) mahkeme. Ta MÖ 2300’lerden itibaren kaydedilmiş. Komşu dillere de geçip yerleşmiş. Hititçede, Aramicede bol bol geçen bir kelime. İbranicede dîn halen yargı ve mahkeme anlamında kullanılıyor. Dâna yargıladı, dava etti; bêth dîn (yargı evi) Yahudi şer’i hükümlerine göre yargılayan mahkeme.

Aramice aynı kökten mdînat “yargı erki” ya da “yargı çevresi”. Yani bizim kaza dediğimiz şeyin ta kendisi: bir yargıcın hüküm sahibi olduğu alan, İngilizcesi jurisdiction. Arapça medine’nin mutlaka Aramice bir alıntı olması lazım, çünkü a) bu tür “üst kültür” kelimelerinin çoğu Arapçaya kuzeydeki amcaoğullarından gelmiş, b) Arapçada BU anlamda d-y-n fiili kullanılmıyor. Arapların Medine dediği yer de bildiğimiz türde kentten çok, büyücek bir vahaya yerleşik bir tür aşiretler konfederasyonu imiş. Hukuki bir birlik yani.

Arapça eşdeğer fiil dâna, yadînu, masdarı deyn: 1) birine veya bir şeye boyun eğme, 2) borç, borçlanma. Çoğulu duyûn, bizde de kullanılır. Duyûn-ı umumiye = kamu borçları. İslami kaynakların hangisine bakarsanız dîn de bu kökten gelir derler. Dîn = bir yasaya veya hükme boyun eğme. Mantıklı da görünüyor, normal.

Ancak işin çetrefil tarafı şu. Eski İran’da İslamiyetten önce en az 1300 sene hüküm süren Zerdüşt dininin, yani ateşperestliğin, yani mecusiliğin Eski Farsça adı da dîn. Farsçada ta eskiden beri “kutsal ibadet ve inanç sistemi” için bu kelime kullanılmış. Zerdüşt kutsal metinlerinin dili olan Avesta’da (ki Farsçadan ayrı bir arkaik İran dilidir) daena diye geçiyor; Avestaca /ae/ çiftseslisi Farsçada daima /ê/ veya /î/ olur.

Eski İran dilleri Sami kökenli değil, apayrı bir yerden gelmiş. Bu tesadüf müdür? Yoksa bilinemeyecek kadar eski bir tarihte İranlılar da bu kelimeyi Ortadoğu’daki Sami komşularından (mesela Babillilerden) mi ödünç aldılar, orası meçhul.

İslami değil de Avrupai kaynaklara baksanız, Arapça dîn’in Farsçadan alıntı olduğu yazarlar. Unutmayın ki bir “devlet dini” kavramını dünya tarihinde ilk kez ciddi bir şekilde uygulamaya koyanlar İran’daki ateşperest Sasanilerdi. Aynı Sasaniler Hz. Muhammed’in çocukluk ve gençlik yıllarında bir ara bütün Arabistan’a da hâkim olmuşlardı. Bir iz bırakmış olmalılar.


Sevan NİŞANYAN - 2009.07.17 - Taraf Gazetesi

Babalı Babasızlar - Babasız Babalılar

Deniz Akkaya’nın ayrıldığı sevgilisinden çocuk yapıyor olması konuşuluyor iki gündür.

Bu konuda dikkatimi çeken şu: Basında da şahıslar arasında da “babasız” çocuk yapma denilip duruluyor.

Sen yapar mıydın “babasız”, kabul eder miydin “babasız”...

Niye böyle deniliyor? Çünkü “evli” değiller. Evlilik dışı doğan çocuk da otomatik olarak “babasız” kabul ediliyor. Halbuki ortada aslan gibi bir baba var. Ne medyadan kaçıyor, ne de babalıktan. “Çocuğumu üstüme de alırım, mutlu da ederim” demiş. “Dünyanın en mutlu çocuğu olacak” demiş...

İleride ne olur bilemeyiz tabii ama şimdilik iddialı bir baba. Tanıdğım ettiğim birdi değil ama iyi kötü var. Ortada. Kaçmıyor.

Buna rağmen nedir bu “babasız çocuk yapıyor” “babasız doğuracak” “babasız bilmem ne..” lafları, anlamakta güçlük çekiyorum.

İki nedenle:

Birincisi ortada dünya kadar parçalanmış aile var. Çağdaş yaşam buna imkan veriyor. Geçinemeyince ayrılısın, hayatı birbirine zehir etmezsin. Efendi erkekler sadece karılarını boşuyor. Çocuklarını değil. Hafta sonlarında da olsa güzel güzel ilgileniyorlar çocuklarıyla. Yani ortada birbirleriyle nikahlı bir anne baba veya bildiğimiz klasik bir aile olmadığı halde becerebilen erkekler çocuklarını “babasız” bırakmıyor.

Öte yandan efendi olmayan babalar ise ortada klasik manada bir aile bile olsa pekala çocuklarını “babasız” bırakabiliyor. Nikah bir işe yaramıyor.


Bu nedenle baştan “parçalanmış aile” oldukları için çocuğun “babasız” büyüyeceğini farz etmek için cidden çok karamsar olmak lazım. Ve de çağdaş dünyadan bihaber.

O nedenle ben bu “babasız” lafının altının masum olduğunu düşünmüyorum. Çocuğun pekala “babalı” olduğu bilindiği halde “babasız” lafındaki ısrarın altında çok derin bir muhafazakarlık ve tabii onun doğal uzantısı kadın düşmanlığı var.

“Babasız” ne demektir? Ya baba ölmüştür ya da baba “belli” değildir.

Baba ortada, adı sanı var, çocuğa sahipleniyor ama laf yine “babasız”. Niye? Çünkü kadınla erkek evli değil!

Demek ki birinci manada değil ikinci manada kullanılıyor “babasız” lafı. Yani çaktırmadan veya çaktırarak, kadının namusu hatırlatılıyor. Hatırlatmakla kalmayıp sorgulanıyor. “Hani evli değiller, zaten ayrılmışlar, belki de başkasındandır, olamaz mı?”

Deniz Akkaya özelinden konuşuyorum ama sözünü ettiğim çok genel bir mesele. “Kadına karşı sıradan faşizm” dediğim şeyler bunlar. “Bayan” lafı gibi. Çaktırmadan, bağırmadan, pasif agresif yaklaşımlar. “E ne var yani canım bunda bu kadar abartacak” denilen ama zaten tam da böyle böyle dev bir kartopu haline gelen bir mesele.

Benim rahatsız olduğu şu: Bildiğin muhafazakar, sofu, maço veya töreci möreci ne derseniz deyin topluluklarda Deniz Akkaya’nın yaptığı zaten kafadan ölümlük, reddedilmelik, dışlanmalık. Evlilik dışı sevişmiştir, vurula.

Ama öte yandan onların “çağdaş, demokrat, ilerici, modern” olmak gibi iddiaları da yok. “Ben beş bin yıllık töreme uyarım gerisi de beni ilgilendirmez, tasasını batıdaki kokoşlar çeksin” der, hatta bunu bile demez, çeker dan diye vurur. Olmadı pencereden atar, olmadı hastaneye gider bıçaklar, olmadı üzerinde kamyonla geçer. Asıl beni delirten güya bu tarz “ilkelliklere” çok karşı olanların DA aslında bu sistemi farkında olmadan desteklemeleri. “Babasız” lafı işte tam da böyle bir destektir.

Kadını bildiğimiz aile sınırları dışında asla kabul etmeyen bir zihniyetin uzantısıdır. P ile başlayıp ç ile biten kelimenin kibarcası ve güya çağdaş, laik, demokrat versiyonudur.

Arada fark var mı? Yok. Bu toplum istediği kadar çağdaşlık mağdaşlık mavalları okusun, istediği kadar ilerici sansın kendini aynı tas aynı hamam. Kusura bakmayın kadınlarımızı güpegündüz vurmadığımız için çağdaş falan sayamayacağım kendimi. Zira bu da karanlıkta vurmaktır ve daha alçaktır.

Dünkü Taraf Gazetesinde Rasim Ozan Kütahyalı’nın “Laik Mahallenin İki Yüzlülüğü” yazısı da bu manada çok iyi bir yazıydı.


Mutlu TÖNBEKİCİ - 2009.07.16 - Vatan Gazetesi

Yayvanları koruma derneği

Nesli tükenen hayvanlara değinmeden önce biraz da nesillerini zorla çoğalttığımız hayvanlara değinelim.

Bizim papağan Hanzo’nun kafesini değiştirmeye karar verdik. Öyle boynunu eğmiş, kamburu çıkmış gariban gariban otururken birden içim cız etti ve şöyle içinde rahat edebileceği, isterse dışında da oturabileceği bir Penthouse alalım dedim.

Bunun için önce halk arasında bir türlü zarif ismini bulamadığım ‘hayvan dükkânları’na baktım. Hem oralarda oyuncaklarından ve değişik lezzette abur cuburlarından alır, hayvana gün yüzü gösteririz diye heves ettim.

Fakat bırakın papağan kafesi ve oyuncağını, mamasını bile bulmakta son derece zorlandım.
Her markadan kıyafetlerin inciğinin boncuğunun bulunduğu ve akıl almaz fiyatlarla etiketlendiği bu fanfinfon alışveriş merkezlerinin hayvan dükkanlarında korkunç bir bilgisizlik, feci bir vurdum duymazlık vardı. Papağan kafesi diye sattıkları ve dedem yaşında, rengarenk şahane yaratıkların bulunduğu kanarya kafeslerinin onlar için ne kadar sağlıksız olduğunu görünce bizim Hanzo’nun durumunun gayet iyi olduğunu anladım.

Dükkândaki adama, üstüne tünedikleri sopaların kafese kerhen bağlanmış ve hayvan hareket ederken hemstır gibi döndüğü demir Vileda sopasından olmayıp, ahşaptan ve ayağının tabanıyla kavrayacağı genişlikte ve sabit olması gerektiğini söylediğimde nazikçe ‘Bilmiyorduk kusura bakmayın’ dedi. Ama yemezler sayın hayvan sever okur. Öyle pazarlama nezaketiyle beni kandıramazlar; Panter Emel’in tahtının hâlâ boş olduğunu da düşünürsek, ayağını denk almalı ve mevcut durumu düzeltmeli. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, ben o dükkândan ayrılır ayrılmaz arkamdan ‘deli karı’ deyip arkadaşlarıyla hakkımda dalga geçecek ve o hayvan da sittin sene o işkencede yaşayacak.

Papağan oyuncağı lafını bile ilk kez duyduğunu bilmem söylememe gerek var mı.
Çıkarken “Bu hayvanın Vileda’sını değiştirin, bir hafta sonra gene gelip bakıcam ve hâlâ aynıysa sizi şikâyet edicem” dedim ama neredeyse adamla ikimiz birbirimizin omuzunu tuta tuta uğuna uğuna gülmekten yarılacaktık. Ahahahah, düşünsenize, gidip adamları şikâyet ediyorum ve ambulansın bile 40 saatte geldiği memlekete iki dakika içinde ‘aaiiaa’ diye sirenler çalarak ekipler gelip adamlara ceza kesiyorlar. Kimsenin ipinde bile olmaz.
Sadece bir dükkân değil, gezdiğim büttün dükkânlarda durum aynı.

Yahu ne kadar ilgisizler işlerine karşı. Hayvan sevmiyorsan, ne demeye hayvan dükkânı açıyorsun. Madem ilgin, merakın yok, o hayvanların yanında neden bütün gününü geçiriyorsun. Hadi ben sevmiyorum da besliyorum. Ama suyu, yemeği, kafesi, temizliği, ben yapmasam bile kakalayacak birini buluyorum. Ev de hiç boş kalmıyor, ilgisi de eksik değil. Ben elimden geleni yaptırıyorum.

O havasızlıkta pis kutucukların içinde kendi kakalarının içinde oturan minik yavru kedi, köpekler, hemstırlar, aklıma gelmeyen bir sürü çeşit. Bütün bunlar 50 metrekare dükkânlarda oluyor, dikkatinizi çekerim.

Üstelik bu iş yetmiş sene geçse anca düzelecek bir iş. Atla deve de değil; tek yapacakları, bütün gün çet başında dandik dandik ilişkilerle sevişme hayalleri kurarken, ara sıra guugıla ‘papağan bakımı, bilmem ne bakımı, vs.’ yazıp bilgi edinmek.

Demin sırf meraktan, bakayım bir problemde ne oluyor diye ‘Hayvanları Koruma Derneği’ni aradım. Telefondaki kadına “Hayvan dükkânlarıyla ilgili bir maruzatım var” diye sordum. “Biz İstanbul’a bakmıyoruz, ilçe çevre müdürlüğünü arayacaksınız” dedi. Telefonunu istedim, yok dedi. Ona “Siz not alıp neden aramıyorsunuz” dediğimde, “Biz arayamayız, bilmem ne kanunu var, yassah, maalesef yıllardır bunun için uğraşıyoruz” dedi. Hemen de ‘yassah’ deyip sorumluluğu yüklerler üstünüze. İstanbul’daki bir hayvan koruma derneğinin numarasını da vermedi. En son beni azarlaya azarlaya “İstanbul’daki hayvanları korumacıları arayın” deyip zart diye yüzüme kapattı. Buyrun!
Yani onlar da bölünmüş.

Yok ya, baksanıza, maganda kurşunuyla daha üç günde altı kişi öldü gitti, hayvana gelene kadar daha 10 bin fırın ekmek yemek gerekiyor.
Gene geldik aynı yere: Demek ki neymiş, önce ekmek.

Ayça ŞEN - 2009.07.16 - Radikal Gazetesi

İtalya’da bir levanten: Mario Parma

İspanya ve hispanik ülkelerde “hacienda” adını taşıyan çiftlik evlerine, Güney İtalya’da “masseria” diyorlar.

Puglia’nın derinliklerinde zeytin ağaçları ve bağlar arasına gizlenmiş “masseria”nın kapısını çaldığımızda, epeyce merak, biraz da heyecan içindeyiz. Çiftlik sahibinin lakabı “Il Turco”, fakat gerçekte kimin nesidir, tarihte Türklerden çektiğini pek unutmayan bir bölgede “Il Turco” lakabı övgü müdür, sövgü müdür, karşımıza nasıl biri çıkacak, kestiremiyoruz.

Kapıyı “Il Turco”nun güzel ve zarif eşi Benedetta açıyor, çok geçmeden çoşkulu bir ses duyuluyor avlunun öbür ucundan: “Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz!”

Ellili yaşlarda kocaman bir adam, sarışın, mavi gözleri cıvıl cıvıl, oldukça yakışıklı. Donatella, “Kralımız Viktor Emmanuele’ye benziyor!” diye fısıldıyor. Bruno da aynı fikirde. Daniel, profilden Jack Nicholson’ı andırdığını iddia ediyor, bense efsane Alman aktörü Curd Jürgens’in küçük kardeşi olduğunu düşünüyorum.

Oysa “Il Turco”, bütün tahminleri boşa çıkarıyor. “Ben Türküm” diyor, Donatella ve Bruno’yla İtalyanca, Daniel’le Fransızca, benimle Türkçe konuşuyor, daha sonra Rumca ve İngilizce de bildiğini öğreniyoruz. Valizlerimiz henüz ortada duruyor. “Gel Minecim” diye elimden tutup çiftlik evini gezdiriyor. Çok zevkli döşenmiş “masseria”nın salonunda göğsü madalyalarla süslü, bıyıklı fesli bir Osmanlı’nın yağlıboya portresi, yanında Abdülhamit’in tuğrasını taşıyan nişan beratı.

“Dedem” diyor Mario Parma.

Evet, kahramanımızın adı, 1953 İstanbul doğumlu Mario Parma...
***

Mario’nun dedesi Paul Parma, Aldülhamit döneminin saray terzisi. Geçen yıl Sadberk Hanım Müzesi’nde açılan “Sarayın Terzisi” sergisinin yanısıra Doç. Dr. Hülya Tezcan’ın aynı adı taşıyan güzel kitabı, Parma Atölyesi’yle birlikte hem Parma ailesinin geçmişini, hem de Osmanlı sarayının yaşam estetiğini gün ışığına çıkardı. Kitapta Mario Parma’nın da yeri var.

Ama beni, Parma ailesinin saray terziliğinden çok levanten tarihi ve Mario’nun özgeçmişi ilgilendiriyor.

Beyoğlu’nda ailesinin bugün de sahibi olduğu ve soyadını taşıyan Parma Apartmanı’nda doğmuş Mario. Üç kardeşler. Babaları İtalyan levanten, Vincenzo Parma. Anneleri, yarı Rum, yarı Alman, çok güzel bir kadın olan Catherina Lundsgreen, bugün 82 yaşında ve ailenin sözlü tarihçisi.

Catherina’nın babası 1910 yılında Türkiye’ye gelen Alman Cesar Lundgreen, Prof. Dr. Mazhar Osman’ın 1927 yılında Reşadiye Kışlası’nın arazisine kurdurduğu Toptaşı Bimarhanesi, yani bugünkü Bakırköy Akıl Hastanesi’nin mimarı. Zaten Mario’nun dayısı Volfgang Lundgreen de Kadıköy’deki TMO silolarının mimarı...

Mario’nun Alman mimar dedesi, dayısı ve İtalyan babası Vincenzo “varlık vergisi”ni ödeyemeyince, 1943 yılında Erzurum Aşkale’ye gönderilenlerden... Aile her şeyini yitiriyor, ama arkada bıraktıkları eş ve çocukları yine de Hitler Almanya’sına, Mussolini İtalya’sına göndermiyorlar. Mario’nun annesi ve büyük annesi, Beyoğlu’ndaki Rum akrabalarıyla birlikte terzilik yapıyorlar.

Evin erkekleri Aşkale’den sağ dönüyor ve yine doğrultuyorlar ailenin belini, toparlanıyor, başarıyor ve kazanıyorlar. Vincenzo ve Catherina’nın büyük aşkından Margharita, Antonio ve Mario doğuyorlar.

Derken tarihin ibresi, yine karanlığa dalıyor, 6-7 Eylül 1955’e dayanıyor. Özelinde Rumları hedef alıp, aslında tüm Hristiyan azınlıklara ve levantenlere karşı bir gözdağı olan şiddetten Mario’nun ailesi bu kez zarar görmüyor.

Ama kanlı olayların ertesi günü, yağma ve talanı durdurmak için İstanbul’a giren tankları, topları gören Vincenzo Parma, eve gelip büyük aşkı Catherina’ya, “Buraya kadar” diyor, “İstanbul bitti!”
***

Mario Parma, o günlerde iki yaşında henüz. Ablası Margherita sekiz, ağabeyi Antonio altı... Beş kişilik aile, dört bavula sığdırdığı eşyalarla İtalya’ya göçüyor.

Ama Mario, yine de İstanbul’da geçiriyor çocukluğunu ve delikanlılığını, nicesi nasılı, belki bir başka yazıya.


Mine G. KIRIKKANAT - 2009.07.17 - Vatan Gazetesi

Bir boru ki...

İmparator olsan kâr etmez, kural kesin: Katı olan her şey buharlaşıyor.

Bin yılların ardından adamın kemiklerinin tozu kaldıysa eğer, ıstırapla uçuşup duruyordur mutlaka. Yazılıp çizilenlere bakılırsa, burnundan kıl aldırmazmış hazret.

Dünyadaki ilk imparatorluğa hükmetmiş, tarihe damgasını vurmuş: Antik dünyanın yedi harikasından Babil’in Asma Bahçeleri, onun eseri. Çölün ortasında cennet yaratmış. Öte yandan ilk kutsal kitaba –Eski Ahit’e- adını yazdırmış, lanetle olsa da...

Derken bakıyorsunuz, modern çağlarla birlikte ve de piyasanın elinde girmediği boya kalmıyor. Opera kahramanı oluyor, ismi değiştiriliyor. Dahası, hafifleştiriliyor. Antik çağın Babil imparatoru II. Nabukadnezar, İtalyan müzisyen Guiseppe Verdi’nin elinde oluyor size Nabucco.

***

Ne zaman gerçekleşiyor bu değişim?

Yazının başındaki “Katı olan her şey buharlaşıyor” saptaması Karl Marx’a ait. Komünist Manifesto’da yer alan yeni zamanlara dair bu tarihsel ve evrensel gerçeklik kaleme almadan tam altı yıl önce, 1842’de Nabukadnezar, Verdi’nin elinde Nabuccolaşmış.

Abdullah’ın Apo, İbrahim’in İbo’laşması gibi Nabukadnezar da Nabucco’dur artık. Katı olan her şey buharlaşmaktadır.

Verdi’nin operası ise, doğuşundan tam 160 yıl sonra 2002’de bambaşka bir şeye; boru hattına dönüşecektir. Ama oraya gelene dek Nabukadnezar’ın göreceği, çekeceği daha çok şey var.

***

Babil kralı Nabopolassar, MÖ 630’da doğan oğluna Nabu Kudduri Usur adını verirken, bir şeyler sezinlemiş olsa gerek. Üç sözcükten oluşan bu isim aslında bir dilek, yakarış. “Tanrı, ilk doğan oğlumu koru” anlamına gelmekteymiş Akadcada.

İşte o Nabu Kudduri Usur, dönüşe dönüşe tarih kitaplarındaki Babil İmparatoru II. Nabukadnezar olur. 25 yaşındayken tahta çıkar, 30’unda şu ünlü Asma Bahçeleri’ni kurdurur.

Sebep?

Nabu Kudduri Usur, Med Kralı’nın kızı Amitis’le evlenmiştir iki ülkenin birliğini sağlamak üzere. Med diyarının prensesi Amitis, gelin gittiği Babil’de, Mezopotamya’nın çölümsü düzlüğünde memleketinin dağlarına, gürül gürül akan ırmaklarına hasrettir. Genç imparator, binlerce köleyi, işçiyi seferber eyler. Karısını kederlere gark eyleyen gurbet duygusuna son vermek üzere sılasının bir benzerini inşa ettirir.

Antik dünyanın yedi harikasından Babil’in Asma Bahçeleri böyle çıkmış ortaya, MÖ 600’de.

Aşka ve kudrete bakın!

Saddam’dan Matrix’e

İmar işleri iyi hoş da, bir imparator için asıl icraat, topraklarına toprak katmaktır.

Ana merkezi şimdiki Irak coğrafyası olan Babil imparatoru Nabu Kudduri Usur – II. Nabukadnezar da 43 yıllık saltanatında Suriye’den Mısır’a değin olan bütün bölgeyi zapt etmiştir.

Tabii burada en önemli yer, şimdi de Ortadoğu’nun odağındaki Kudüs... MÖ 597’de Kudüs’ü ele geçirip ilk İsrail devletine son veren II. Nabukadnezar, kral ve ailesini de sürgüne gönderir.

İsrailoğulları’nın kendisine karşı Mısır’la ittifak kurmaları üzerine MÖ 586’da onların kutsal mekânı Hazreti Süleyman Mabedi’ni yerle bir eder, kentteki 50 bin Yahudiyi de Babil’e nakleder, köle olarak!

Tüm bu icraatlar, Eski Ahit’in Tekvin bölümünde nakledilecektir.

***

Tarihsel kayıtlara göre 43 yıl iktidarda kalan II. Nabukadnezar, MÖ 562’de 68 yaşındayken ölür, yerine oğlu Amel Marduk geçer... Ama tarihteki rolü henüz bitmemiştir.

Ölümünden yaklaşık 2400 yıl sonra, bu kez opera kahramanı olarak, Nabucco adıyla çıkar sahneye.

Neden ve nasıl?

Pistonlarını, çarklarını buhar enerjisinin iteklediği makineler, kol-köle-insan gücünün yerini almaktadır MS 1800’lerin ortalarında. Modern dünyanın çekirdeğindeki sanayi devrimi, evet, katı olan her şeyi buharlaştırmaktadır.

Dünyanın ilk imparatorluğu Babil’in ardından İlkçağ’a damgasını vuran küresel imparatorluk Roma’nın varisi İtalyanlar, işte o buhar-makine-sanayi devriminin dışında kalmıştır. Nabukadnezar’ın köleleştirip Babil’e sürdüğü Yahudiler gibi hissetmektedir İtalyanlar kendilerini... Guiseppe Verdi’nin Nabucco’su işte o romantik, milliyetçi ve tarihselci duygularla alkışlanır 1842 ve devamında.

İtalyan birliğinin kurucu öğelerinden sayabiliriz Nabucco’yu, tabii olumsuz figür olarak.

***

20. yüzyıl sonlarındaysa Ortadoğu’nun ana figürlerinden Saddam Hüseyin onu yeniden Nabukadnezar olarak diriltecek ve kendisini onunla özdeşleştirecektir.

Verdi’nin izinden giden başka müzisyenler de var 20. yüzyılda. Opera zamanı değildir artık, rock ve metal gruplarının esin kaynağıdır bizim imparator. Black Crowes’ın 1996 tarihli albümü Tree Snake - One Charme albümündeki şarkılardan biri Nabukadnezar adını taşıyor. Amerikan Metal grubu Sleep de onun rüyasını şarkılaştırmış vaziyette.

Hollywood’un kayıtsız kalması mümkün mü; Matrix kadrosundadır adamımız.

Son durak: Nabukadnezar’ın bir zamanlar hüküm sürdüğü Hazar coğrafyasındaki doğalgazı oradan alıp Anadolu’yu boydan boya kat ederek Avrupa içlerine taşıyacak boru hattı, nedense Verdi’nin verdiği adla anılacaktır; Nabucco.

Öyle bir boru ki, bütün tarih buharlaşıp geçiyor içinden.


Zeki Coşkun - 2009.07.17 - Taraf Gazetesi

21 Temmuz 2009 Salı

iblis şarap adem

'İblis bir kadeh şarap içmiş olsaydı Secdeye yatardı Adem'in önünde' *

Aziz Nesin yazmadığı kitaplarının İran’da basıldığını öğrenince şaşmıştı.
Devlet ve din baskısından korkanlar onun adını kullanarak kitaplarını yayınlıyorlarmış. Ben de, İslam bilgini, matematikçi, fizikçi ve şair Ömer Hayyam’ın, geçen hafta Topkapı Sarayı Vakası’nda bir yandan yaptıklarını şaşırmışlara bir yandan da tepkilerinde şaşıranlara nisbet, sesini duyar gibi oldum.
Bize bin yıl önceden seslenmesi ibret verici olsa da...

Bu sarayın başı göklerdeydi bir zaman,
Padişahlar girer çıkardı kapısından.
Şimdi duvarında bir kumru- Guguk, diyor.
Guguk, gukuk, o şanlı günlerin ardından.

Dün gece şarap arıyordum şehirde,
Soluk bir gül gördüm bir ocak önünde,
Dedim, “Ne yaptın da yakıyorlar seni?”
Dedi, “Bir kez güleyim dedim çimende.”

Şarap içip güzel sevmek mi daha iyi,
İki yüzlü softaları dinlemek mi?
Sarhoşla aşık cehenneme gidecekse,
Kimselerin göreceği yoktur cenneti.

Tekkede, medresede, manastırda kilisede,
Bir cennet cehennem kaygısıdır sürüp gitmede.
Oysa yüce varlığın sırlarına eren kişi,
Bunların tohumunu uğratmaz düşüncesine.

Ey kara cübbeli, senin gündüzün gece,
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar Yaradanın sanatı peşindeler,
Senin aklın firkin abdest bozan şeylerde.

Ben şarap içiyorum, doğrudur,
Aklı olan da beni haklı bulur,
İçeceğimi biliyordu Tanrı,
İçmezsem Tanrı yanılmış olur.

Tanrı cennette şarap içeceksin der,
Aynı Tanrı şarabı nasıl haram eder?
Hamza bir Arab’ın devesini öldürmüş,
Şarabı yalnız ona haram etmiş Peygamber.



* Bir araya getirdiğim yukardaki Rubailer, ‘Ömer Hayyam, Dörtlükler,’ Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Çeviren Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, kitabından..


Gündüz VASSAF - Radikal - 2009.07.19

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Edebiyat müntehirleri...

1. 1891’de bir intihar girişiminde bulunan ama başarılı olamayan, uzun süre sorguladığı eylemi sonunda en ünlü karakteri Anna Karenina’nın şahsında gerçekleştiren Rus yazar kimdir?
a) Dostoyevski
b) Gogol
c) Tolstoy
d) Çehov

2. Cebine doldurduğu taşlarla kendini göle bırakarak intihar eden ve yaşamından bir kesiti ele alan aynı adlı romandan sinemaya uyarlanan “Saatler” filminde anlatılan kadın yazar kimdir?
a) Jane Austen
b) Virginia Woolf
c) George Sand
d) Iris Murdoch

3. Evinde, havagazını açarak gerçekleştirdiği intiharını karısıyla birlikte planlayan ve ölüme onunla birlikte giden yazar kimdir?
a) John Steinbeck
b) Miguel de Unamuno
c) Albert Camus
d) Stephan Zweig

4. Edebiyat tarihinin en ünlü kadın karakterlerinden biri olan Emma Bovary intiharını hangi yolla gerçekleştirir?
a) Arsenik içerek
b) Kendini açlığa mahkûm ederek
c) Kendini asarak
d) Kendini silahla vurarak

5. Türk edebiyatında intihar eylemini içeren ilk roman hangisidir?
a) Eylül
b) Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
c) Şair Evlenmesi
d) Araba Sevdası

6. Aşağıdaki Shakespeare karakterlerinden hangisi intihar etmez?
a) Romeo
b) Juliet
c) Hamlet
d) Othello

7. 1950 yılında, Torino’daki bir otel odasında uyku ilacı alarak intihar eden, bıraktığı notta “Herkesi bağışlıyorum ve herkesten özür diliyorum. Sözcükler yok. Sadece eylem. Bundan böyle yazmayacağım,” cümleleri bulunan yazar kimdir?
a) Cesare Pavese
b) Italo Calvino
c) Jean Paul Sartre
d) Scott Fitzgerald

8. 1887 yılında, 35 yaşındayken bileklerini keserek intihar eden ve o sırada hissettiklerini “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım, baygınlık gelmeye başladı,” sözleriyle kâğıda döken ilk Türk materyalistinin adı nedir?
a) Şemsettin Sami
b) Ahmet Mithat
c) Beşir Fuad
d) Mehmet Rauf

9. Üniversite tezini “Sylvia Plath’ın Şairliği Bağlamında İntiharı” konusunda hazırlayan ve 1987 yılında kendini 6. kattaki evinden aşağı bırakarak intihar eden şairimiz kimdir?
a) Tezer Özlü
b) Nilgün Marmara
c) Sevgi Soysal
d) Tomris Uyar

10. 1855 yılında kendini bir sokak direğine asarak intihar eden Fransız yazar kimdir?
a) Jean Jacques Rousseau
b) Albert Camus
c) Jules Verne
d) Gérard de Nerval

Cevap anahtarı: 1c, 2b, 3d, 4a, 5b, 6c, 7a, 8c, 9b, 10d

0-3 doğrum var: Edebiyatın karanlık köşelerinden oldukça uzaksınız. İnsan sırf merak için biraz arka sokaklarda gezinir. 4-7 doğrum var: Edebiyatın sonsuza kadar mutlu yaşayan karakterlerden ibaret olmadığını bilenlerdensiniz. 8-10 doğrum var: Bu kadar kasvet kimseye iyi gelmez, çıkıp biraz hava alın.


Bu testin müellifi İdil Dündar.

kimse kimseden daha az gaddar değil...

Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, İtalya’nın topuğundaki Otranto’yu topa tuttuğunda, Gregoryen takvim 28 Temmuz 1480 tarihini gösteriyordu. Otranto’yu savunanlar, 90 kadırga, 40 kalyon ve başka gemilerden oluşan 150 parçalık donanmanın topçu ateşine uzun süre dayanamadı. Sadece 6 bin nüfuslu Otranto halkı, garnizonla birlikte kaleye kapanarak kenti, talana başlayan Türklere terk ettiler. Gedik Ahmet Paşa, kaleye sığınanlar teslim olmayınca bombardımanı yeniden başlattı. 15 gün süren kuşatma sonunda, Osmanlı donanması, alınmaz denilen kaleyi de düşürmeyi başardı.

Gemilerden karaya çıkan 18 bin Türk levendi, Otranto’da korkunç bir katliama giriştiler. On beş yaşından büyük bütün erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar tutsak alındı. Katliamdan kaçanlar, bu kez Otranto Katedrali’ne kapanarak Başpapaz Stefano Agricoli’yle birlikte duaya sığındılar. Gedik Ahmet Paşa, -İtalyan kaynaklarına göre- kiliseye kapanan müminleri İslam’a davet etti. Reddedilince, Otranto Katedrali’ne giren leventler, içerideki herkesi öldürdü. Başpapaz Stefano Agricoli’nin kafası kesildi, kazığa geçirilip kentin sokaklarında dolaştırıldı. Kale garnizon komutanı Francesco Largo’nun gövdesi, canlı canlı ortadan ikiye ayrıldı. Kazığa geçirilip kentte dolaştırılmak şerefine erişen ikinci kelle, İslam dinine geçmeyi reddedenlerin başını çeken terzi Antonio Pezzulla’nınki oldu. Diğerleri toplanıp kentin ucundaki Minerva Boğazı’na götürüldü ve hepsinin kafası kesildi.
***

Doğru mudur bilinmez, ama Otranto’nun bugün belediye kitaplığında korunan yazılı tarihine göre, Türklerin yaptığı katliam sırasında Katoliklerin ölüme giderken gösterdikleri cesaretten etkilenen Bersa Bey isimli bir Osmanlı komutanı, dinini inkâr edip Hristiyanlığa geçtiği için silah arkadaşları tarafından kazığa geçirilmiş...

Türklerin, Otranto’da toplam kaç kişiyi hakladıkları bilinmiyor. Ama kiliseye sığınanlardan en az 800’ünün kafasının kesildiği kesin. Çünkü Osmanlı fethinden sadece 13 ay sonra Aragon Krallığı tarafından geri alınan kent katedralindeki 7 camlı dolapta, Minerva Boğazı’ndan toplanan 800 cesedin kafatasları ve kemikleri sergileniyor.

“Otranto’nun Aziz Şehitleri” diye anılan bu iskeletler, kenti koruyan kutsal gücün simgeleri sayılıyor. Katedralin, Türk katliamına ayrılan bölümünde, Osmanlı’nın Minerva Boğazı’nda yaptığı toplu infazı resimleyen bir de tablo var.

Ama asıl etkileyici olan, elbette iskelet kalıntılarının sergilendiği yedi devasa camekân. Manzaranın ürkünçlüğü tarifsiz. Ve “neyi” unutturmadığı açık.
***

Tahmin edebileceğiniz gibi, İtalya’da hâlâ ününü sürdüren “Mamma il Turci!” çığlığının anavatanı, Puglia bölgesinden geliyorum. Akdeniz’e uzanan çizmenin ince topuğunu oluşturan bu bölgede, Avrupa’nın her yanında mesken tutan Türklere pek rastlanmadığını söylersem, herhalde şaşırmazsınız. Tek bir Türk dönercisi görmedim dersem, tarihin bıraktığı izlerin derinliği varın siz anlayın.

Otranto katliamı, Osmanlı döneminde Türklerin özelinde Puglia, genelinde Akdeniz kıyılarına saldığı dehşetin sadece bir örneği.

Ama tepeden tırnağa kanlı bir dünya tarihinde, zaten hiçbir ülke, hiçbir halk vahşette yenişemiyor, kimse kimseden daha az gaddar değil. Osmanlı hilafet ordularının ve Türk korsanların Hristiyanlara yaptıklarını, Haçlı Orduları ve Hristiyan korsanları da Müslümanlara yapmış, hatta mezhep ayrılıkları yüzünden kendi kendilerine daha beterini reva görmüşler.

İnsanlar, senin imanın benim ırkım deyip, temelinde hüküm ve çıkar hesabı olan bir tarihte, birbirlerinin gözünü oyacak bir bahane bulmuşlar hep... Önemli olan, barışta kimin nasıl yaşadığı ve nasıl bir uygarlık yarattığı.

Böyle bakınca Puglia’da cennetin dünyada olduğunu görüyorsunuz. Türkiye’de ise cennetin yolu, giderek daha çok kişi için Cüppeli Ahmet’lerin hocalık (ve kocalık) yaptığı bir cehennemden geçiyor.

Mine Gökçe Kırıkkanat - 2009.07.08 - Vatan Gazetesi

Topsuz maçta taraf olmak

Türkiye ilk bakışta dünyanın en canlı, en politik, olup bitene en duyarlı ülkelerinden biri görünümünde. Demokrasi adına her gün fırtına kopuyor. Her gün çalkalanıyoruz. Her gün hayati addettiğimiz baska bir konuda taraf oluyoruz.
Bu demokrasi bilinci ve sorumluluğumuzun ifadesi mi? Yoksa kendisine gösterilen kırmızı bez parçasına saldıran boğadan farksız mıyız?
100 metrede maraton koştuğumuzu sanıyoruz.

Üniversitede hocayken dikkatimi çekmişti. Psikolijinin ‘p’sini bilmeyenler Reich ve Jung gibi anlaşılması güç psikiyatristlerin kitaplarından bir şeyler kavramaya çalışır, entelektüel formasyonlarını, en tepedekilerin yazdıklarıyla cebelleşerek oluşturmaya çalışırlardı.
Davranışlarımızın sıradan ama temel unsurlarıyla ilgilenmek, psikolojiye giriş kitabı okumak pek kimseye cazip gelmiyordu.
Türkiye’de demokrasiyi tesis etme arzumuz da sanki aynı derece tepeden inmeci.
Cumhuriyet’in kuruluşundan söz etmiyorum. Günlük tartışmalarımız en tepede. Hepsi devlet düzeyinde. Anayasa uzmanıyız. Darbe dedektifleriyiz. Ankara demokratlarıyız.
Aklımda gündelik yaşantımızda içsellestirdiklerimiz, görmezden geldiklerimiz var.
Düzen bir yana, totaliter olan biziz.

Herhangi bir demokratik ülkede kamuoyunu ayaklandıracak, sorumlulardan hesap sordurtacak olayları sessizliğimizle, duyarsızlığımızla sahipleniyoruz.
Şiddet gibi. Evet darbelere karşıyız da...
Bunu söyleyerek demokrasi havarisi olmak kolay. Tersi suç değil mi zaten?
Askerliğimi yaptığımda orduda dayak vardı. Hazırol vaziyetinde bekleyen erlere subayların ana avrat küfrettiğini, dizlerine tekme, yüzlerine tokat attığını hatırlıyorum. Dayak o denli içselleştirilmişti ki, çavuştan tokat yiyen erin, ‘komutanı’ onu fark etti diye kendisine pay çıkardığını hatırlıyorum. Ya bugün?
İlkokullarda da dayak var.

Sessiziz. Basın sessiz. Siyasi partiler sessiz. Başbakan sessiz. Öğretmenler, imamlar, babalar, analar, çocuklar sessiz.
Töre cinayetidir diye ‘öteki’nin siddetini kınamak, üstünde fikir yürütmek, gazetelerimize manşet yapmak kolay.
Bizzat mağduru ya da tanığı olduğumuz, her gün içinde yaşadığımız kendi şiddet toplumumuza sesimiz çıkmıyor. Korktuğumuzdan değil. Önemsemediğimizden. Tartışmalarımızda soyutlaştırdığımız demokrasiyi gündelik yaşantımıza indirgeyemediğimizden.

Başka bir örnek. Türkiye’de hiç mahkemeye gittiniz mi? Boşanma davamda boşandığımı bile anlayamadım. Mahkemede başka bir dil konuşuluyordu. Hakim sordu ben cevap verdim. Sonra stenoya “Yaz kızım” dedi ve anlayamadı-ğım bambaşka bir dille ifademi yazdırdı. Avukatıma sordum, “Anlamazsın, karışma” dedi. Ülke mahkemelerinde yurttaşlar anlamadıkları bir dilde ifade veriyor, anlamadıkları bir dilde yargılanıyor, anlamadıkları bir dilde mallarından müklerinden oluyor, çocukları ellerinden alınıyor, hapse yollanıyorlar. Hakim, yargıç, avukat bir tarafta, yurttaş öbür tarafta.

Mahkemelerimizde zaten jüri sistemi yok. Hukuk dilinin anlaşılmadığı bir ülkede demokrasi olabilir mi?

Son ve diğerlerine göre sıradan bir örnek-
Birkaç hafta önce İran’da seçim sonuçları açıklandı. Ülke birbirine girdi. Tahran’da gösterilerin yasakladığı gün otomobilde yoldaydım. Akşam saat altıda vergilerimizle var olan TRT, bırakın hükümete yanıbaşımızdaki şeriat devletinde seçim şikesine tepkisini sormayı, İran’da olup biteni yok saydı, tek bir kelimeyle söz etmedi. Başbakanın yorgunluğundan Atina’da bir müzenin açılışına gidemeyeceği, İzmir-İstanbul karayolunun 3.5 saate ineceği türden haberlerle oyalandırıldık. Eski Sovyetler Birliği gibi herhangi bir totaliter ülkede olabilirdim. YouTube’a da yasak koyan, bin küsür internet sitesine erişmemizi engelleyen düzenin bizi dünyadan koparmasına, haber alma hakkımızın ihlal edilmesine özgür basınımızın dahi tepkisiz kalmasının bir kez daha tanığı oldum.

Demokrasi gündemini biz ne zaman belirleyeceğiz?
Türkiye’de olusturulmak istenen düzende topsuz oynanan bir futbol maçında taraflaştırılıyoruz.
Ekonomik krizle birlikte mevcut dünya düzeninin meşruiyetinin sorgulanmaya başlandığı günümüzdeyse, köşe kapmaca demokratlığımızdan gözümüz kümesimizden dışarısını göremiyor.


Gündüz VASSAF - 2009.07.05 - Radikal Gazetesi

3 Temmuz 2009 Cuma

Kahverengi

Kahve yokken kahverenginin Türkçesi neydi diye merak etmiş bir okurum. Öyle ya, kahve dediğimiz nesne Yemen’den beriye ilk 16. yüzyılda gelmiş. “Kahve rengi” de çok sonraları yaygınlaşan bir deyim.

Esas Türkçede kahverengi spektrumunu karşılayan üç kelime biliyorum. Bir kere boz: tanımlanamayan her çeşit ara renk için kullanılan joker bir kelime. Özellikle sarı ile kahverengi arası toprak rengi. Yağız: karaya çalan yanık kahverengi, muhtemelen yanmak ve yakmak fiilleriyle aynı kökten. Bkz. İngilizce brown, Almanca braun < İng. burn, Alm. brennen (yanmak/yakmak).

Anadolu ağızlarında yaşayan üçüncü sözcük konur, daha doğrusu art damak n’siyle koŋur. Esasen kestane demek, dolayısıyla kestane rengi. Batı Türk dillerinde 14. yüzyıldan beri kaydedilen kumral sözcüğünün de özgün anlamı kestane rengi olduğuna göre bununla bağlantılı olmalı. Acaba kastedilen koŋur al (kestane alı) mıdır, yoksa kızıl, yaşıl (yeşil) gibi kararsız ve belirsiz renk ifade eden +ıl ekiyle *koŋrıl mıdır, emin olamadım. En geç 17. yüzyıldan itibaren Türkçede “sarışına çalan koyu saç rengi” anlamında açık kumral deyimi kullanılıyor. Zamanla sanırım açık kumral, kumralın yerini almış.

Bir de Arapça sözcüğümüz var. Esmer ve bunun dişisi semrâ: karaya çalan kahverengi, yani yağız. Siyahımsı kahverengi kürkü olan bir hayvan vardır, samûr, o da büyük olasılıkla aynı kökten.

Şimdi bakın ne olmuş. Boz sözcüğünün baştan beri olumsuz bir vurgusu var: “rengi bozuk” gibi bir şey çağrıştırıyor. Yağız İstanbul ağzında marjinalleşmiş, “köylü” damgası yemiş. Kumral anlam kaymasına uğramış, Ortaasyada pek rastlanmayan bir saç renginin adı olmuş. Esmer de özellikle cilt ve saç rengi alanına hapsolmuş. Geriye boşluk kalmış. O boşluk bir şekilde dolacak tabii, hop, kahve yardıma yetişmiş.

Dil nasıl ve neden evrilir konusuna nefis bir örnek.

Sevan NİŞANYAN - Taraf Gazetesi - 2009.07.03