3 Haziran 2009 Çarşamba

Gerçekliği kurmak

“Gerçekliği kurmak” gibi bir projenin varıp varacağı yer, zorunlu olarak, kurmaca gerçekliktir. Bir toplum (ya da onun “ebedi yöneticileri”) böyle bir tercih yapmışsa, o toplumda “doğru” kaçınılmaz olarak “tehlikeli”, “sakıncalı” vb. olur. “Bilgi” sıkı sıkı denetlenmesi gereken bir nesneye dönüşür. (üniversitelerin yüksek öğrenimin sıkı denetim altında tutulması bu nedenle büyük önem kazanır.) Toplumun bilmemesi gereken şeylerin listesi uzadıkça uzar.

Bu koşullarda düşüncenin önünde iki yoldan birini seçmek zorunluluğu ortaya çıkar: 1) Yukarıdan belirlenen sınırlar içinde ve kurmaca gerçekliği desteklemek üzere düşünmek; 2) Gerçek gerçekliği kavramak için düşünmek. Bunların birincisini seçmiş olana düşünür demek mümkün değildir. Böyle biri, şüphesiz, “yetenekli” de olabilir. Ama o da yeteneğini düşünceyle ilgisi olmayan bir makamın hizmetine vermiş demektir. Örneğin, otuzlarda harıl harıl uğraşarak olmayan bir “Türk tarihi” yazmaya çalışanlar bu kategoriye girerler. Bunların arasında adını dünya bilim tarihine yazdıran tek bir kişi bulunmadığı gibi, Türkiye’de bile pek fazla hatırlandıkları söylenemez.

Bugün Reşit Galip’in, Orta Asya’da kuruyan “iç deniz” hakkında ne dediğini kimse pek bilmez veya hatırlamaz. Ama okula giden bir “Türk çocuğu” onun yazdı “ant”ı okumaya devam eder. Yani süreksizliklerin yanında süreklilikler de var.

Zihnini otoritenin talimatına teslim etmiş düşünür ya da bilim adamına karşı aslında otoritenin de gerçek bir saygısı yoktur. “Akşama imam bayıldı pişir” denince iyi bir imam bayıldı pişirmeyi bilen ahçıya ne kadar saygı duyulursa, bu tip “bilim adamı”na duyulacak saygı da öyle bir şeydir.

Peki, ikinci yolu seçenin yoluna ne çıkar? Böyle bir toplumda? İyi bir şey çıkmayacağı kesindir, ama bu iyi olmayan şeyin ne olacağı bazen iç ve dış koşullara göre değişir. Giordano Bruno’dan beri (1600) bildiğimiz dünyada insanları düşüncelerinden ötürü yakmıyorlar. Ama kötülük etmenin başka –daha ılımlı- yolları da bulunabiliyor. Türkiye’de bunlardan biri “1402” uygulamasıydı. 12 Eylül, bu yolla, üniversiteyi, doğru bir şey bilme ve düşünme ihtimali olan “zararlı unsurlar”dan temizledi. Geçimini elinden alamadıkları için yaygın uygulama “sözde” demek oluyor: “sözde aydınlar”, “sözde bilim adamları”, “sözde Nobel ödülü”vb. “Abes”e doğru bir gidiş!


Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Dönemler ve Zihniyetler Cildi – Murat Belge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder