22 Haziran 2009 Pazartesi

Karma formlar aşaması

Dünkü yazımda değindiğim bir noktayı bugün açmak istiyorum. Sosyalizm ya da liberalizm gibi “sistem”lerin, kâğıt üstünde bir model olarak ortaya çıktığında “saf” olabildiğini, ama somut hayatta bu “safiyet”i korumanın pek de kolay olmadığını ileri sürmüştüm.

Örneğin Marx’ın Kapital’de analiz ettiği nesne, bu “saf kapitalizm”dir; bir anlamda her yerde olan, bir anlamda hiçbir yerde olamayan, “saf haliyle kapitalist üretim tarzı”. Onun için kendisi de, somut örneklerini İngiltere’den verdiğini, çünkü en gelişkin kapitalizmin bu ülkede olduğunu söyler.

Bu böyledir çünkü her toplum bir yandan geri kalan dünya ile pek çok şey paylaşır, bir yandan da kendi özgür tarihi nedeniyle benzersizdir. “İngiltere ve Fransa feodalizmden kapitalizme geçmiştir” diye bir cümle kurduğumuzda, doğru, yani ampirik olarak doğrulanabilir bir cümle söylemiş oluruz. Ama bu ikisinin (ki bir hayli benzer özellikleri vardır) feodalizmi de farklıdır, geçtikleri kapitalizm de, geçiş biçimleri de. Her toplumun, vardığı her aşamanın, yalnız o topluma özgü bir önce’si vardır.

“X ülkesi kapitalist bir ülkedir” dersiniz. Öyledir, ama aynı zamanda, kendi önce’sinden kalma, başka üretim tarzlarına ait üretim ilişkilerini de, kendi kapitalizmiyle, kendine özgü bir biçimde eklemlemiştir.

Sovyet tarihini iyi kötü biliyoruz. Bunun büyük kısmı, kâğıt üstündeki soyut “sosyalizm” modelini, Çarlık Rusya’sından devralınan somut topluma uygulama, orada yerleştirme çabasıyla geçti. Sosyalizme uygunluğu, yatkınlığı açısından değil, bu zorlu süreç içinde topluma rahat nefes aldırma ölçütüne göre söylüyorum, en başarılı dönem, NEP’in yürürlükte olduğu dönemdi; yani, topluma, “kapitalistleşin, zenginleşin” denilen dönem. Bunu demekle, kapitalizmin insana doğal geldiğini, sosyalizmin zorlama olduğunu söylemek istemiyorum. Rusya “sosyo-ekonomik formasyonu”nun o günkü aşamasında, bunlardan birine toplumun hazır olduğunu, ötekine henüz hazır bulunmadığını söylüyorum. Nitekim NEP’i izleyen “kolektivizasyon” da en kanlı, en acılı dönem oldu.

“Geri kalmış” Rusya’da böyle. İleri gitmiş kapitalist Amerika’da ise, kapitalizmin uygulamasının en başarılı olduğu dönem (ya da dönemlerden biri) New Deal dönemidir; yani, Amerikan kapitalizminin kendi ölçüleri içinde sosyalizme en fazla yaklaştığı, benzediği yıllar.

Şu yaşadığımız dönemin ilginç bir özelliğine dikkatinizi çekeyim. Siyasete ilişkin söylemimizde (yalnız “siyaset”te değil, çok daha geniş) en fazla kullandığımız kelimeler, en sık kullandığımız kelimeler, aslında “kelime” de değil, iki tane “önek” (prefix): “post” ile “neo”! Bunun bir anlamı olmalı. Yoksa Fukuyama haklı mı? Sahiden tarih bitti de, biz eski “Jigsaw puzzle”ları bozup bozup yeni bileşimler mi yapıyoruz?

Hayır. Tarih bitmedi ve bitmez. Ama 19. yüzyıl anlamında, “doğru”luğunun “sağlama”sını kendi içinde taşıyan “grand” ideolojiler dönemi bitti.

“Conservative”, muhafazakârdır, muhafaza eder, “yeni” denilen şeylerden fazla hazzetmez vb. Amerika’da “neo-con”lar çıktı ki klasik kalıplarımıza göre bu zaten bir “anomali” (bir de buradaki “muhafazakârlık” biçimlerini düşünün, ne kadar aykırı, ne kadar şaşırtıcı). Ama Bush döneminin kapanmasıyla, bu “neo-con” saltanatı da, en azından bir süreliğine ortadan kalktı. Şimdi, Obama’ya “neo-dem” falan gibi bir sıfat icat edemezsek, “post-neo-con” gibi bir dönem adı icat etmek zorunda kalacağız ki, içinden çıkılır gibi değil.

Kısa sürede karmaşık deneyimlerden geçerek geldik bu günlere. Tarih, bizim kurduğumuz ve “daim” kılmak istediğimiz “sistem”lere çok iyi davranmadı. Ama onları büsbütün silip atmadı da. Atmadığı için, “neo” ile “post” arasında gidip geliyoruz.

Yukarıda da söyledim, bunun bize anlattığı bir şey olmalı.

Murat BELGE - Taraf Gazetesi - 2009.06.21

Takım elbise

Egolar tatmin olsun, takımlar uçuşsunnnnn

Dün, bizimki dahil gazetelerde bir haber vardı. Çorum Valisi, karşısına kot pantolon ve top sakalıyla çıkan Jeoloji mühendisini “Türk Milleti” adına azarlayıp kovmuş.

“Kot pantollu, sakallı bir şekilde bu heyetin karşısına çıkamazsınız kardeşim. Bu Türk milleti adına ayıptır” demiş.

Vali Bey BENİM adıma konuşmuş yani. Her gün giydiğim kot pantolona ve her gün öpüp kokladığım top sakala karşı (zira benimkinde de var) korumuş beni!

Sevgili Valim, ne kadar iyisiniz! Ne kadar düşüncelisiniz! Beni kendimden bile korumuşsunuz!

Böyle lafları ne zaman duysam hep Orhan Veli’nin şu dizeleri geliyor aklıma:

“Neler yapmadık bu vatan için

Kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik”

Kimimiz de memur azarladık. Hep ne için? Vatan içiiiin! Millet içiiiin!


Madem Türk milleti adına konuşuluyor, Türk Milletinin bir ferdi olarak vekilliğimi üstlenen sayın Vali Beye şöyle diyeyim:

Kot pantolon ve top sakalı ayıp bulmuyorum. İnsanlar karşıma istedikleri kıyafetlerle çıkabilirler. Hiç önemli değil. Yeter ki temiz olsunlar. Ter, sigara ve başka şeyler kokmasınlar. İnanın umurumda değil. İşini iyi yapıyor, söyleyecek de bir lafı varsa isterse şortla çıksın.

Benim esas ayıpladığım bu değil. Hani kendinizi “vekilim” ilan etmişsiniz ya.. Bilmek istersiniz diye düşünüyorum.

Benim esas ayıpladığım BENİM VERGİMLE GEÇİNEN bir devlet memurunun sırf egosu tatmin olsun diye, sırf genlerine kadar işlemiş memur ruhu rahatlasın diye, sırf üzüm yemek yerine bağcı dövme arzuları kabardı diye YİNE BENİM VERGİMLE GEÇİNEN bir başka devlet memurunu son derece tırıvırı bir nedenle, üstelik de BENİM adıma yaptığını iddia ederek azarlaması, kürsüden indirmesi, küçük düşürmesi ve vazifesini yapmasına engel olmasıdır. Muhtemelen o koca salonda hakikaten çalışan da bir tek o jeoloji mühendisidir.

Memlekette kim ne zaman çalışıyor ben zaten anlamakta güçlük çekiyorum. Başbakan, her gün bir yere gidiyor, bakıyorum her seferinde en az yüz kişi karşılıyor. Başbakanı yüz kişi karşılıyorsa ki bu ufak bir ilçenin neredeyse tüm memurları demek oluyor, bakanı da her halde yine bir yetmiş kişi karşılıyordur. Bunun müsteşarı var, hanımefendisi var, müfettişi var, valisi var.. Birileri sürekli bir yere gidiyor, birileri de sürekli o birilerini, önler ilikli, boyun bükük, vücut hafif öne eğik, elin biri nedense hep düğmede olmak suretiyle karşılıyor.

Ne zaman çalışıyorsunuz o vakit? Çalışmadan anlaşılan heyet karşılama, heyet uğurlama mıdır? Arada bir de kot pantolonlu diye bir alt kademe memurunu azarlamak mı?

Çetin Altan’ın bir “kabuk devlet” tanımı vardır. İçi boş, şekil şemalden başka bir şeye kafa yormayan, yapılan işe bakmak yerine yapay bir itibara önem veren, evet efendim, sepet efendim diyerek ve dedirterek koca bir meslek hayatı geçirilen bir devlet. Çetin Bey 80 yaşında ve bunun değişeceğinden umutlu ama ben değilim.

Daha önce “kabuk devlet” dendiğinde gözümün önüne manasızca yer fıstığı kabuğu falan gelirdi. Bu son hikayeden sonra imaj oturdu. Havada uçan içi boş bir takım elbise geliyor artık aklıma. (Yoksa TC’deki “T” takım elbise mi demekti?)


Mutlu TÖNBEKİCİ - Vatan Gazetesi - 2009.06.20

10 Haziran 2009 Çarşamba

Sakınan göze öteki batar

Korkuların en fazla ortaya çıktığı alanlar kimlik tanımları. Eğer herhangi bir kimliği, bir ‘diğeri olma’, hatta bu diğerinden korkma üzerine inşa ediyorsanız, eşyanın doğası gereği o diğerini size karşı ilan edeceksiniz. Öteki çıkmazına hoşgeldiniz.
Birbirinin yanı sıra değil, karşı karşıya yaşamaya, birbirinden eksilterek varolmaya koşullandırıldığımız düzenlerde kombinasyon harikalarının sonu gelmez: Erkek kadınla, büyük yetişkinle, yerli yabancıyla, Türk Kürt ve Ermeni ile, heteroseksüel eşcinselle, Müslüman Hıristiyanla karşı karşıyadır. Ve herkesin yeri pek ama pek dardır.
Derken gün gelir; resmi söylemlerin, önyargıların kalkanında koca güve delikleri açılır. Korkunun yarattığı garip bir kader cilvesi bu; sakınan göze öteki batar.
Hrant Dink Atölyesi’nde Fethiye Çetin, Anneannem kitabı sonrasında yaşadığı birbirinden sıcak insan buluşmalarını anlatırken bunu düşündüm yeniden. “Birlikte ağlamadan birlikte gülemeyeceğiz” demişti bir keresinde. Şimdi o en büyülü ana ulaşılmış: Ağlarken gülüyor, gülerken ağlıyoruz.

Kolay olmadı, hem de hiç... Hep birilerinin o bebeğin ilk adımı denen mucizevi eşiği geçmesi ve hepimizi oralardan geçirmesi gerekti. Heranuş olarak başladığı yaşamını Seher olarak tamamlayan anneannesinin hikâyesi ile birlikte Fethiye Çetin yıllar önce bir tabuya dokundu.
Susulan, susturulan ve hep dış ses replikleriyle konuşturulan tarihin içinde bir yer çatladı. Birden bir anneanne ile sırdaşı tornunun mahrem sohbetine tanık olduk. O anlatılanların içinde neler yoktu ki...


Hovannes ve İsguhi Gadaryan’ın sevgili kızları Heranuş’un müzikle yoğrulan, Ermenice’yi hemen söktüğü, mektuplar yazdığı Palu’daki mutlu çocukluk günleri. Derken bir gün tüm erkeklerin bilinmeze götürüldüğü, çoluk çocuk tüm kadınların yollara düşürüldüğü ölüm sürgünü... Babaanneleri tarafından suya atılan çocuklar, çıldıran anneler ve Heranuş’u yanına alan, eşi Esma’nın soğukluğuna karşın ona sevgiyle babalık eden Çermik Jandarma Komutanı Hüseyin Onbaşı...

“O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” demişti anneanne. Bunu hiç unutmadım. Hatta kulaklarımda çınlıyor sesi, diyesim var. Bir de en acı çocukluk hatıralarını paylaşırken elbisesinin eteğini hiç durmaksızın düzeltişi vardı, ütüler gibi. Bunu da hiç unutmadım. Neden bunca yıl susup da bir türlü Ermeni akrabalarının izini süremeyişini sorduğunda, torununa verdiği bir yanıt vardı: “Ne bileyim...” Bilmenin değil anlatılmaz, sözü bulunmaz olanın ifadesidir soru bile olmayan bu cümle. Ne kadar çok şey anlatır upuzun paragraflara bedel.
Derken Fethiye Çetin alır sözü kitabın içinden. Bir yarayı sarar, sağaltır usul usul. “Anneannemin anne ve babasının New Jersey’deki mezarı. Orayı ziyaret ettiğimizde akşam olmak üzereydi. Çiçekçilerin çoğu kapamıştı. Bulabildiklerim arasında en iyileri pembe güllerdi. İki demet gül aldım. Hovannes ve İsguhi’yi aynı mezara gömmüşlerdi. Mezarın başucundaki plaketin yanına gülleri koyarken onlardan, anneannemden, hepsinden, kendim adına ve onlara bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı diledim.”
Fethiye Çetin’in Anneannem’i sonrası “Ne bileyim” denilenleri bilmiş olduk. Ortak olduk, o zaman da karşı ve öteki kalmadı çünkü tam da Fethiye Çetin’in dediği gibi: “Düşman bazen ailenden biridir ve artık düşman değildir...”

Sus, sus nereye kadar
Göze batmayı göze alan bir diğer insanla devam ettim haftaya. Hakem Halil İbrahim Dinçdağ, eşcinselliği yüzünden elinden alınmaya kalkışılan hakemlik mesleğine sahip çıkmayı ve deşifre olma pahasına mücadele etmeyi seçince bir önyargı kalesi daha dinamitlenmiş oldu. Maço erkekliğin yeniden üretildiği alanlardan biri olan futbol dünyası, tam da sakınan göze batan öteki olmaya müsait bir alandı doğrusu. O yüzden her ne kadar spor camiası içinde tartışılıyor gözükse de, aslında meselenin özü yine tam damardan dokunulan bir diğer toplumsal korkuya ilişkindi. Mağduriyeti basına yansıtılırken bu kez de sergilenme vahşetine maruz kalan Halil İbrahim Dinçdağ ise elinde kalan tek çıkar yolla, samimiyetin cesaretine sarıldı. Ayşe Arman’a verdiği söyleşide çaresizliğin dayattığı o paylaşma zorunluluğunu şöyle tarif etmişti: “Adım soyadım basının elinde, raporum ellerinde, telefon numaralarımı, ev ve iş adreslerimi biliyorlar... Yarın öbür gün çıkıp deseler ki, Halil İbrahim’in bilmem kimle ilişkisi var. Konuşturmak için üzerime gelecekler, belki iftira atacaklar. Sus, sus nereye kadar. Ben de dedim ki çıkayım o zaman. Kolay olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Benim için ölüm kararıydı. Ben o akşam öldüm. Yeni yeni dirilmeye başladım.”

Yüzündeki mozaik görüntünün kaldırılmasını ve isminin baş harflerine varıncaya kadar verilmiş olan tüm bilgilerin alabildiğine şeffaflaşmasını talep eden Dinçdağ, bu kararıyla kendisini sergilemeye yeltenecek herkesin elinden bu linç kokulu hevesi alıverdi. Buradayım dedi. Eşcinselim. Ve hakemim. İyi bir hakem. Eşcinsel hakem değil. Hakem ve eşcinsel. Eşcinselliğini açıklamak zorunda bırakılması, heteroseksüel kesimin sorunudur artık. Ötekileştirilen tüm kesimlerin sorunlarının da esasen onları kendilerine karşı görenlerin sorunu oluşu gibi.

Hayat böyle terbiye ediyor hepimizi. Görmeye kaçındıklarımızı, duymaya çekindiklerimizi, anlamaya ürktüklerimizi gözümüzün ta içine sokuyor. Neden korkuyorsun, diye sorduruyor kendimize. Hakikati dışında sığınacak başka zemini olmayanların, korkacak bir şeyi kalmayanların gözleri üzerimde. Çünkü vicdan soyut bir sözcük değildir. İnsan kılığına bürünüp gözümüzün ta içine bakar. Gözünüzü dikip karşınızdaki ile bir mi olursunuz yoksa bakışlarınızı mı kaçırırsınız, size kalmış.
Tercihiniz insanlığınızı anlatır.

Karin Karakaşlı - RADİKAL 2 - 2009.06.07

9 Haziran 2009 Salı

Affetmeye ve unutmaya dair

Geçen yıl karayoluyla dört hafta kadar Doğu’ya yolculuk yapmıştık. Güneydoğu’da sınır köylerini, ilköğretim okullarını, sağlık ocaklarını, jandarma karakollarını, terk edilmiş mezraları, antik şehirleri, ıssız bozkırları, binlerce yıllık güneş tapınaklarını, en az bin beş yüz yıllık kaya kiliselerini, taş tablet ve kabartmalarını geçip gitmemiş, uzun uzun yaşamıştık.

Arapların ağırlıklı olarak yaşadığı bir Güneydoğu ilçesinde, okulun bahçesinde voleybol oynayan çocuklar bizden çekinecek bir şey olmadığını anladıklarında, kendilerini bir biçimde ifade etme gereği duymuşlardı: “Abla biz asıl Arapça konuşuruz!”

Bir Arap Alevi köyünde ise ihtiyarlarla çok yaşlı bir çınar ağacının etrafında oturmuştuk birlikte. Konuşamadıkları dillerde susmayı yeğlemişlerdi.

Bugün kullanılmakta olan bir Süryani kilisesine ziyaret amaçlı gelen bir otobüs dolusu kadın, içeri girer girmez ibadetlerde veya ayinlerde kullanılmakta olan örtüleri, terlikleri, başka nesneleri karıştırıp ellerine alarak, üzerlerine geçirerek fotoğraf çektirmeye çalıştıklarında ise sessiz kalamamıştık.

Kilise görevlisinin ‘suskun kederi’ni fark ettiğimizde “insanların kutsal eşyasına biraz saygı gösterin” demek zorunda kalmıştık. O vakit, evet, orada kendilerinden başka amaçla bulunmakta olan birileri olduğunu fark etmişti ziyaretçiler.

Daha sonra görevli bize, “yine de unutuyoruz böyle densizlikleri” demişti mahcup bir ifadeyle. “Çünkü bizi düşman olarak görmelerinden iyidir böylesi. Hiç değilse ziyaret etmeye geliyorlar da korkulacak bir şey olmadığını görüyorlar. Biz dostluk, kardeşlik istiyoruz.”

Kardeşlik ve barış için evet. Linç girişimcilerinin yargılanmamasına da göz yumuyorsunuz bazen. Hatta barış pazarlıkları sürerken Ahmet Türk’ün sözleriyle, 17 bin 500 faili meçhulü unutmaya hazır hale bile gelebiliyorsunuz. Yani zulme karşı direncinizi yok edebiliyorsunuz.

***

Çoğunlukla mağdurlar unutmaz. Zalimler unutur. Ya da suç işlediğinin farkında olmayan, bir ‘yüce ilke’ uğruna nasıl kullanıldığını fark etmeyip kelle kestiğini bile göremeyecek denli körleşenler unutur.

Eğer mağduriyetin efendiliğine soyunan mazlumlar, haklarını zalimin diliyle aramaya başlarsa, onların da mazlumiyeti unutulabilir tabii. Hayat bunun örnekleriyle dolu.

Linç girişimini unutmaya hazır olmanın örneğini dehşet verici bir haber vesilesiyle vermek istiyorum: İzmir Seferihisar’a bağlı Ürkmez’de dört yıl önce dehşet verici bir olay yaşanmıştı. Ailesiyle birlikte pasta almak için arabasını bir kahvehanenin önüne park eden Doğan Balgün’ün o gün doğum günüydü. Fakat kahvede oturan jandarma erinin “aracı çekin” diye bağırmasına, “pasta alıp çıkacağız” deseler de bir anda masa ve sandalyeler uçuşmaya başlamıştı ortada. Diyarbakır plakalı araçtan çıkanlar da Diyarbakırlı olunca, önce “PKK’lılar asker dövdü” söylentisi yayılmıştı hızla.

“Ne PKK’lısı, biz Kürt bile değiliz, Arabız” deseler de, adliye binasının önünde ve cezaevine götürülürlerken bütün belde üzerlerine çullanıp onları linç etmeye çalışmıştı. Ardından da tutuklanmışlardı.

Jandarmada “slogan atıp sopa ve bıçakla saldırdılar” diyen 38 tanık, savcılıkta “görmedik, biz duyduklarımızı anlattık” dese de, beş mağdurun davası dört yıldır sürmekteydi.

Mağdurlardan ikisi, geçtiğimiz günlerde memura direnmekten altışar ay hapis cezasına çarptırılmış ama cezanın açıklanması geriye bırakılmış. Üç mağdura ise yattıkları cezaya karşılık tazminat verilmesi kararlaştırılmış.

Sanıkların avukatı ise linç girişimcilerinin yargılanmamasını “görevliler hukuken korundu” diyerek yorumlamış ama kararı AİHM’e götürmeyeceklerini ise şu sözlerle özetlemiş: “Müvekkillerim devleti karşılarına almak istemiyor.”

Mazlumiyet yorgunuyuz bugün birçoğumuz. Ve mazlumiyetin de, zalimliğin de kökeni, ırkı, milliyeti yok. Ama sırf kökenimiz nedeniyle mazlum olabiliyoruz işte.

Barış ve kardeşlik adına mazlumların hesap sormaktan vazgeçebildiği ve zulmün unutulması çoktandır göze alındığı bu topraklarda, adalet ve hakkaniyet temelinde bir ittifak kurmak: Bugün çok daha derinlerde bir vicdan sorgulamasını gerektiriyor galiba hepimiz için.

Eline silah alıp dağa çıkmamış, anadilinde konuştuğu için bölücü denilerek işkenceden geçmiş onca yorgun mazlum da var. Belki onlara karşı bir pişmanlık ifadesi, bir iyiniyet, bir ‘seni anlıyorum’ yaklaşımı, tekrarlanmaması için bir kararlılık gösterisi yeterlidir. Sahici bir barış adına...


Leyla İpekçi - 09.06.2009 - Taraf

7 Haziran 2009 Pazar

Kiboş

Küçük bir fıskiye gibi beliriverdi önümde.

İnce, yaşına göre uzun, dar bir bedeni, kısa kesilmiş kendinden bukleli sarı saçları, eski bir bluzu, lekeli bir eteği, kirden simsiyah kesilmiş minicik çıplak ayakları vardı.

Yüzünüze baktığında, bunların hepsinden önce yumuk gözlerindeki ışığı görüyordunuz.

“Bir liran var mı abi” dedi.

Ona baktım.

“Ne yapacaksın bir lirayı?”

“Yemek yiyeceğim.”

Gazeteye dönecektik, son baskıda bazı yerleri düzeltmemiz gerekiyordu ama sessizce ortak bir karar verdik.

“Aç mısın?”

“Evet.”

“Gel.”

Plastik masaları olan kafeye girdik.

“Vaktiniz varsa siz de benle oturun isterseniz abi.”

Oturduk.

“Ne yemek istersin?”

“Makarna.”

Bir makarna söyledik garsona, bir de hamburger.

“Ne içersin?”

“Kola... Ama sıcak olsun abi, hava serin de.”

“Adın ne?”

“Kiboş.”

“Sen nerede oturuyorsun Kiboş?”

Gülüverdi.

“Çingene Mahallesi’nde abi.”

“Buraya nasıl geldin?”

“Ablamla geldim, Acer ablam, o biraz ilerde.”

“İki kardeş misiniz?”

“Yok, yedi kardeşiz... Acer, Muhammed, Züleyha, ben, Burhan, Adil...”

Durdu, gene güldü.

“Öbürünün adı neydi” diye kendi kendine sordu, gözlerini kısıp, yüzünü buruşturarak düşündü, “hah, Adem.”

Makarnasını getirdiler.

Yemeğe başladı, ince uzun makarnaları çatalıyla toplayıp ağzına götürürken zorlanıyor, uzun bir solukla içine çekiyor, arada bir elleriyle de makarnaları toplamaya yardım ediyordu.

“İğrenmiyorsunuz değil mi abi?” dedi.

“Hayır Kiboş.”

Çatalını tabağa bıraktı.

“Gücünüze gitmesin ama abi siz bu paraları nereden buluyorsunuz? Gelip burada yemek yiyorsunuz?”

“Çalışıyoruz.”

İçini çekip “ben de çalışıyorum” dedi.

“Ne iş yapıyorsun?”

“Ben dilenciyim abi.”

“Kaç para kazanıyorsun?”

Cebindeki paraları çıkartıp saydı, on beş lirası vardı, “öğlen gelip akşama kadar duruyorum” dedi, “bazen yüz lira bile kazanıyorum.”

Sonra gene durdu, “Allah yalan söyleyeni sevmez,” dedi, “ben hiç yalan söylemem.”

“Yalan söylemek kötüdür Kiboş.”

“Bir keresinde ben oynamıştım bana elli lira vermişlerdi.”

Sandalyede oynamaya başladı, bize baktı, biz sessizce ona bakıyorduk, durdu hemen.

Sezgileri bizim daha fazla para verebileceğimizi söylüyordu ona.

Kendisine yemek ısmarlayıp onunla birlikte oturan birilerinden biraz daha para istemekle, bu “dostluğu” para için bozmamak arasında zorlandığı hissediliyordu.

Para istememeyi tercih etti.

“Kolanı açayım mı” dedim.

“Yok,” dedi, “ben açarım.”

Kola kutusunu açmayı seviyordu, uğraştı biraz, açtı.

“Kaç yaşındasın Kiboş?”

“Sekiz.”

“Hamburgerin soğuyacak onu sardırayım mı?”

“Sardır abi.”

Makarnayı yavaş yavaş yiyordu, arada bir “üf” diyordu kendi kendine, “bunu da sardır abi.”

Makarnayı sardırdım, hesabı ödedim.

“Kaç para ödedin abi?”

“Yirmi iki lira.”

“Offf, çok.”

Ona yirmi lira verdim.

Ağzını açtı, derin bir soluk aldı, gözlerini kısıp hemen kafasından hesapladı, “otuz beş liram oldu. Bu kadar da yeter bu gece.”

Birlikte çıktık, hepimizi teker teker öptü.

Gecenin içinde çıplak ayaklarıyla yürüyüp gitti.

Issız bir bozkırda yanyana süratle geçen iki tren gibi sadece ışıklarını görmüştük onun, zekâsını, daha o yaştan bilenmiş sezgilerini, hayatın gerçeklerini kabul edişindeki gücünü, dürüstlükle yalancılık, açgözlülükle dostluk arasındaki salıntısını, neşesini ve yalnızlığını görmüştük.

Sekiz yaşındaydı.

O gece onu mutlu eden otuz beş lirası ve her gece kirli çıplak ayakları vardı.

Değiştirilebilecek bir kaderi olduğunu ve o kaderi değiştirecek gücümüz olmadığını biliyorduk.

Sustuk, uzun zaman sustuk.

Çıplak ayaklı bir ışık ve hayata duyduğumuz korkunç bir öfke kaldı içimizde.


Ahmet Altan - 07.06.2009 - Taraf

4 Haziran 2009 Perşembe

Lilith Efsanesi

Ve başlangıçta Havva'dan önce Lilith vardı. Adem'in ilk karısı. Gizemli ve baştan çıkarıcı. Kanatları olan ateşli, tahrik edici karaktere sahip olan bir yaratık. Bir tanrıça mı? Bir şeytan mı? Yoksa onu takip edemeyen kaba toprak parçası Adem'in kendisine müdahale etmesinden hoşlanmayan bir kadın mı sadece? Kaynaklar onun hakkında neler söylüyor? Geçmiş ve gelecekte, Lilith hakkında bu kadar ilgi çekici olan şey nedir ki; çoğu zaman sevilmeyen, lanetlenmiş, zaman zaman Havva tarafından yeri doldurulan ve bazı zamanlar ise Tanrı'nın sağında oturan bu kadın popülerliğini yitirmiyor.

Lilit: Işığın bir meleği mi?
İsa'nın dişisi mi?
İlk kadın Şaman mı?
Neden Musevi Hıristiyan erkek fantezileri tarafından rahat bırakılmıyor?

İnsanlığın öyküsü Adem ve Havva ile başlıyor, öyle mi? Eski bir yahudi efsanesine göre, bu öykü Adem'le Havaa'dan öncesine uzanıyor. Yani Adem'in ilk eşi Havva değil, Lilith adında bir kadındır. Ama, tarih boyuncagizlice aramızda dolaşıp, her kadın-erkek tartışmasında kendini gösterse de onu çok az tanıyoruz.
Sözü edilen efsane şöyle başlıyor: Tanrı topraktan Adem ile Lilith'i yaratır. Mutlu mutlu yaşasınlar diye onları cennete yerleştirir. Ama bu iki insan çifti bir türlü huzur bulamaz. Sorunları mı? Günümüz çiftlerinin sorunlarından farklı değildir. Adem ilişkide her alanda söz sahibi olmak ister. Ancak Lilith buna karşı çıkar. Özellikle cinsel ilişki sırasında Adem'in hep üstte yer almasını aşağılayıcı bularak itiraz eder. Kendisinin de Adem gibi topraktan yaratıldığını, yani eşit olduklarını savunur. Adem ise kendini, bağışlayan, bereketli gökyüzü; Lilith'i de ürün veren toprağa benzeterek bu şekilde birleşmek konusunda diretir. Adem tavırlarında ısrar edince, Lilith, birlikte yaşamalrının zor olacağına karar verip Tanrı'nın söylenmemesi gereken adını anarak göğe doğru yükselir. Sahip olduğu olanakları terk eden Lilith'in yeri artık dışlanmışların arasındadır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı Şamael (Şeytan) ile ilişkiye girer ve onlardan çocuklar doğurur.
Bu arada cennette yalnız kalan Adem, Tanrı'ya dua ederek Lilith'i geri ister. Tanrı, Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği geri çağırmak üzere Lilith'e gönderir. Meleklere, dönmediği takdirde her gün yüz çocuğunun öldürüleceğini emreder. Ama, o kesinlikle dönmeyeceğini bildirir. Ve tehdit yerine getirilir...

Lilith, duyduğu acıylabundan sonra, bütün hamile ve doğum yapmış kadınların, bebeklerin başdüşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınlarında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunulmayacaktır. Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir.
Bunun üzerine Tanrı Adem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Bu yeni kadın, Adem'den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır.

Aslında Lilith ahkkında pek çok efsane ve öykü var. Örneğin Talmud'da (Tevrat'ın başta yazılı olmayıp, sonradan yazılı hale getirilen ikinci bölümü) ondan dişi bir şeytan olarak söz edilir. Bu rolüyle bir hayalet gibi yüzyıllarca tarih sayfalarında dolaşır. Kadın ve çocukları hedef alır, erkekleri baştan çıkararak onlara zarar verir. Yaptıkları bunlarla sınırlı değildir. Bir hayalet gibi kadınların beynine girip, erkeklerle eşit haklara sahip olma savaşını günümüze kadar sürdürür. Bazı efsanelerde de cadı suretinde çıkar karşımıza. Lilith'e hepsi birbirinden farklı, ancak hepsi de kötü yakıştırmalarınniye yapıldığını anlayabilmek için geriye dönüp, dinler tarihine ve efsanelere bir göz atmak gerekiyor.

Lilith'in geçmişi tektanrılı dinlerden çok daha önceye, eski Mezopotamya uygarlıklarına kadar uzanıyor. Genellikle Sümer ve Bebil mitolojisindeki rüzgar tanrıçası Lilitu ile ilişkilendiriliyor. Lil, fırtına ya da rüzgar anlamına geliyor.
Bir babil metninde ise, büyük tanrıça İştar'ın tapınak fahişesidir. İştar, eski doğu dinlerinde şevhetli aşkın, tutkunun ve baştan çıkarıcılığın tanrıçası kabul ediliyordu. Bu özellikleri nedeniyle, fahişelerin, özellikle de kült olan tağınak fahişelerinin koruyucu tanrıçasıydı.

Tapınak fahişeliği meşru bir işti. Herodot'un bize ulaşan yazılarında, Babil'de her genç kızın bir kez yabancı bir erkekle cinsel ilişkiye girmek zorunda olduğu biliniyor. Ancak, bu tapınak fahişeliği kesinlikle küçük düşürücü bir iş değildi. Babillilerin yabancı erkekleri tanrı olarak gördüğü sanılıyor. Kendilerini onlara teslim eden genç kızlar, simgesel olarak tanrılarıneşi haline geliyor ve kutsallaşıyorlardı.

Lilith'e bazı özellikler Babil'in kötü tanrıçası (belki de dişi şeytanı demek gerek) Lamatsu'da da görülüyor. Lamatsu halk arasında albastı ya da lağusa hastalığı olarak bilinen rahatsızlığın ortaya çıkmasını sağlıyor, hamilelere zarar verip yeni doğan bebekleri öldürmeye çalışıyordu. Lilith'in özellikleri Lamatsu'ya aktarılmış olabilir miydi? Yoksa tersi mi yapılmıştı?

Lilith'in Yahudi efsanelerinde ne zaman boy gösterdiği bilinmiyor. Çünkü tanrılar ve efsaneler, doğu kültürlerinin birçoğunda ortaktı ya da büyük benzerlikler taşıyordu. Yine de her koşulda, Yahudilerin şeytanla ilgili inanışlarında önemli bir yere sahipti. Erkeklerin aklını başından alan bir şeytan olarak görülüyor ve ondan çok korkuluyordu.

Bu konuda en eski kaynak olan Tevrat'a bir göz atıyoruz. Ancak Tevrat'ta bir tutarsızlık göze çarpıyor. Kutsal kitabın bir yerinde "Ve Allah insanı kendi suretiyle yarattı ve onları erkek ve dişi olarak yarattı." deniliyor. Ancak ilerleyen baplarda daha farklı anlatılıyor: Tanrı doğuda Aden'de bir bahçe yapıyor. Adem'i oraya koyuyorve yalnız kalmasın diye kaburgasından kadını yaratıyor. Talmud'a göre Adem'le aynı anda yaratılan kadının adı Lilith'tir. Çünkü başka türlükutsal kitaptaki bu tutarsızlığı açıklamak mümkün değildir.

Adem'il ilk eşi Lilith'e daha sonra 9. ya da 10. yüzyıllara ait "Ben Sira Alfabesi"nde rastlıyoruz. Metnin ana kahramanı, M.Ö. 600'lü yıllarda yaşadığı sanılan Ben Sira. Yazarın kim olduğu bilinmiyor. Bu el yazmasına göre Tantı topraktan Adem ve Lilith'i yaratmıştı. İlgili bölüm şöyle devam ediyor: "Kısa bir süre sonra birbiriyle kavga etmeye başlarlar. Adem'e şöyle der: Ben altta yatmak istemiyorum. Ama Adem: Ben altta değil, üstte yatmak istiyorum, çünkü sen altta yatacak kişi olarakbelirlendin. Lilith ona: İkimiz de aynı haklara sahibiz, çünkü ikimiz de topraktan yaratıldık. Ama ikisi de birbirini dinlemez." Bunun üzerine Lilith gökyüzüne yükselerek kaybolur. Üç meleğin Lilith'i geriye dönmeye ikna çabaları işe yaramayınca, Tanrı, Adem için bu kez Havva'yı yaratır.

Bir başka bölümde de Lilith üç meleğe şöyle der: "Ben çocuklara zarar vermek üzere yaratıldım, doğumdan sonraki ilk sekiz gün içinde erkek çocuklarına, yirmi gün içinde de kız çocuklarına. (Ama) Yemin ederim: Sizi ya da görüntünüzü bir muska ya da tılsım üstünde görürüsem, o çocuğa hiçbir zarar vermeyeceğim." O günden bu yana çeşitli kültürlerde, yeni doğan çocukların kötü kalpli Lilith'e karşı korunması için özel tılsımlar kullanılmaya başladı. Lilith'in halk inanışlarında varlığınu yıllarca korumasının ve bir gün gelip de bir şekilde cadılarla ilişkilendirilmesinin nedeni de budur.

Lilith efsanesi Ortaçağ'ın başlangıcında, Yahudilerin ezoterik yazması Kabala'da da (Yahudi ruhbanlarının, asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın "gizli anlamları" ile ilgilenen bir tür okültizm -gizlicilik- ve mistisizm) yer almaş. Burada erkekleri baştan çıkaran ve uğursuzluk getiren dişi şeytan olarak tarif ediliyor: "Her türlü süs malzemesiyle süslenip cilveli bir kadına dönüşüyor. Onun süsü, gül gibi kırmızı saçları. Sözleri yağ gibi yumuşak, dudakları dünyadaki her şeyden daha tatlı. Ona yönelen ve (afrodizyak olarak yılan zehriyle karıştırılmış) şaraptan içen aptallar onunla zina yaparlar." Ama sonra uyandıklarında onları öldürürü ve cehennemin tam ortasına atar. Aslında onun niyeti sadece erkekleri baştan çıkarıp çok sayıda çocuk doğurmaktır.

Kabalacılar için Lilith temiz olmayan, fahişe bi kadını simgeliyor. Kabala'daki bir paragrafta, ayrıldıktan sonra Adem'i yeniden baştan çıkardığı yazıyor. İşlediği bu günahtan sonra Adem, 130 yıl cinsel pehrizli yaşar. Adem, böyle bir şeyin tekrar başına gelmemesi için, kendini dikenlerle korumaya çalışır. Ancak uyurken Lilith Adem'in üstüne çıkar ve onu uyararak boşalmasını sağlar. Lilith, bunun ardından "insanlığa ceza" olarak adlandırılan yaratıkları dünyaya getirir. Kabala'nın bir başka yerinde de şöyle yazıyor: "Lilith en sonunda oarda burada dolaşarak insanoğullarına sarkıntılık eder ve kendi kendilerini kirletmelerini sağlar." Bunun ardından adı "tohum hırsızı"na çıkar.
Kuşkusuz Havva'nın işlediği "günah"tan da o sorumludur. Kabalacıların ana eserinden Zohar'da (İhtişam Kitabı ya da Işık Kitabı) yer alan efsaneye göre adet döneminde olduğu halde, Adem'le birlikte olma konusunda Havva'yı kandıran o yılan ve fahişe Lilith'ti.

Lilith'le daha sonra Flistinliler aracılığıyla Yunanlılar da tanıştı. Onu, hayaletler ve diğer hayali görüntüleri yöneten tanrıça Hekate'nin kişiliğiylr birleştirdiler. Bu konu Geç Antikçağ'da Yahudi olmayan gnostik akım yandaşlarının da ilgisini çekti. Onlar tarafından yazıya aktarılan bir efsanede, Lilith'in İsrailli peygamber İlyas'ı nasıl baştan çıkardığı anlatılıyor. Lilith ona şöyle der: "Senden çocuklarım var." Ve o yanıt verir: "Benden nasıl çocukların olabilir, ben bir aziz gibi yaşıyorum." Lilith der ki: "Evet, ama uykunda, rüyalarında sık sık boşaltıldın. Tohumlarını alarak hamile kaldım." Bu metin M.S. 4. yüzyıla ait. Lilith, özellikle bu tarihten sonra hep aynı motifle işlenir. O bir "tohum hırsızı"dır.

Lilith efsaneleri, Hıristiyanlık dünyasıyla tanıştıktan sonra, batılıların hayal gücünü harekete geçirdi. Özellikle Kabalacı yazılarının araştırılmasıyla, Lilith bütün dünyada tanınır hale geldi. "Kötü kalpli Lilith" her yerde ilgi gördü. Çünkü o, normalde açıklanması ya da kavranması mümkün olmayan şeyleri rahatlıkla üstlenebilecek bir kişilikti. Bu özelliği, onun "cadılar"la özdeşleştirilmesi için gereken köprüyü oluşturuyordu.

Ortaçağ'ın sonlarına doğru başlayan ve inanılmaz bir toplumsal histeriye neden olan cadı ve büyücü furyasıyla birlikte, Lilith'in adı da sık sık anılmaya başladı. Ayrıca o, kadınları baştan çıkarma konusunda Şeytan'ın en büyük yardımcısıydı. Artık, kötü amaçlı kullandığı güzelliği ve baştan çıkarıcılığı ön plana çıkıyordu. İnsanlar bir yandan büyü ve tılsımlarla ondan korunmaya çalışırken, diğer yandan kendilerini onun büyüsünden kurtaramıyorlardı. Böylece 19. yüzyıla gelindiğinde Lilith ressamlar ve edebiyatçılar için sevilen bir motif oldu. Artık dini kimliğinden yavaş yavaş kurtuluyordu. İngiliz ressam Dante Gabriel Rossetti'nin yaptığı "Lady Lilith" tablosunda bu cadı, Victoria Dönemi'nin güzellik anlayışına uygun olarak tasarlanmış ve gösterişli dekoltesiyle uzun kızıl saçlı, biraz dolgun, etli dudaklarla resmedilmiş.

Edebiyat dünyasına da girince, şeytan kadın kimliği tamamen kayboldu. Artık ona korku ve nefretle bakılmıyor, hatta sempatik bile bulunuyordu. Her ne kadar şurada ya da burada, nahif ruhlu insanlar dikkatli olmak adına tılsımlarına güvenmeye devam etseler de, aydın fikirliler kötü kalpli şeytan kadın tiplemesini raflardaki tozlu dosyalara kaldırmışlardı. Hoşa giden ve benimsenen, onun baştan çıkarıcı özelliği değildi. Lilith'in Adem'in ilk eşi olduğunu anlatan efsaneye odaklanılmıştı. Çünkü bu öykü, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne uzanan bir tartışmayı başlatmıştı. Özellikle son yüzyıldır iyice kesinleşen bir tartışmaydı bı: eşitlik, daha doğrusu kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik sorunu.

Psikanaliz uzmanı ve araştırmacı Siemund Hurwitz, "Adem ile Lilirh arasındaki güç savaşı"nı, asırlarca süren ve babaerkil sistemdeki erkeğin konumu ile kadınların eşit haklara sahip olma talebini temel alan cinsiyetlerarasi savaşın aynadaki görüntüsü olaran değerlendiriliyor.

Aslında ne Antikçağ, ne Ortaçağ ne de onu izleyen yüzyıllarda bu sorun çok önemsenmedi. Cinsiyetler arasındaki ilişkiyi karşılaştırmaya gerek yoktu: Kadın erkeğin egemenliği altında olmakzorundaydı. Havari Aziz Paulus, "Erkek kadından değil, kadın erkekten yaratılmıştır. Erkek kadının isteklerini değil, kadın erkeğin isteklerini yerine getirmek üzere yaratıldı." demişti. Ne de olsa kadın Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmıştı. Bu bakış açısı, kadının yüzlerce yıllık toplmsal konumunu belirleyen ana etkendi.

Kadın, dört büyük dinde de "günah kazanı" olarak görüldü. Bunun nedeni Havva'ya kadar uzanıyor. Yasak meyveyi her ikisi de yemesine rağmen, işlenen günahtaki suçluluk payı eşit değildi: Kandırılan Adem değil, Havva'ydı. Çünkü, yılanın sözüne inanmıştı. Adem kuşkusuz inanmamıştı, ancak biricik eşi ile ilişkilerini tehlikeye atmak istememişti sadece. Söz konusu bir günah olsa dahi, günahkar ve suçlu olan kadındı. Şeytanla işbirliği yapması ve cadılıkla suçlanabilmesi için önemli nedenlerdi bunlar.

Bu dayanaklardan güç alan erkekler, kadınların kişiliğini adeta baskı altına aldılar ve onları kendilerine ait bir mal gibi gördüler. Geçen yüzyıl içinde yoğunlaşan kadın direnişi buna karşı çıktı. Eşit haklar ve özgürlük için savaşan Lilith'i de kendilerine simgesel figür olarak seçtiler. Lilith'in savaşını başarıyla sona erdirememesi onaları yıldırmıyor. Lilith efsanesi, arzuladıkları toplumsal konuma ulaşmak için onları biraz daha kamçılıyor...

Lilith İbranice'de "geceye ait olan" anlamına geliyor. Adından da anlşılacağı üzere, çağlar boyu kadınalara yakıştırılabilecek bütün olumsuz özelliklerin taşıyıcısı olmuş: Baştan çıkarıcı, fahişe, cadı, vampir, cinlerin başı, gece canavarı onun ünvanlarından bazıları. Saf, edilgen cinselliği ancak yasak meyveyi tadınca öğrenen Havva'nın tersine, başından itibaren gücünün ve cinselliğinin bilincindedir ve yeri gelince kullanmaktan da çekinmez.

Kendi başına buyruk, zapt edilemez, denetlenemez olduğundan, özellikle tektanrılı din adamlarının sürekli abskı altına almaya çalıştıkları bir kadın örneği, erkeğin kadına ve cinselliğe dutduğu korkunun bir simgesi aslında. Dolayısıyla ölümlü insanların arasında yeri yoktur. Yeri bilinmeyen, açıklanmayan kötülüklerin geldiği karanlık güçlerin dünyasıdır.

İyi ile kötüyü ayırt etmeyi sağlayan ağacın yasak meyvesinden yemediği için ölümsüz kalmış, cennetin yakınlarındaki bir dağ geçidinde şeytanlarla birleşerek Şeytan'dan "Lilim" adı verilen çocuklar doğurmuştur. Tevrat'ta şöylr yazıyor: "Ve çölün vahşi hayvanları ile kurtlar buluşacak; evet, gece canavarı orada yerleşecek ve kendisi için istirahat yeri bulacak..."
Sembolik hayvanı baykuştur. Tablo ve heykellerinde, genellikle ay şeklinde taçla tasarlanmıştır.

Yahudi kadınlar, eşlerinin bu şeytan kadına kapılmamaları için yatak odalarının duvarlarına bir daire içinde "Adem ile Havva buyursunlar içeri, girmesin kapıdan 11 (LILITH-Lilith)" yazıyorlardı. Nümerolojiyle uğraşanlar 11'i kötülükle yüklü olduğu için korkunç bir sayı olarak kabul ediyorlar. Kabalacılara göre bu sayı, iyi ve güzel olan ne varsa tam tersini temsil ediyor. Günah yüklü, zarar verici ve mükemmel olmayı reddetmiş bir sayıdır bu.

Modern çağlarda Lilith feminizmin simgesi haline geldi. Bu isimde dergiler çıktı, kafeler açıldı, sadece kadın müzisyenlerin katıldığı "Lilith Fair" adlı gezici müzik festivalleri düzenlendi, "ideal kadın" olarak tanımlanan Havva gibi olmak istemeyen kadınlar, tepkilerini dile getirmek için kız çocuklarına Lilith adını verdiler.

************************************************

Uyandı… Çimenlerin üzerindeki çiğ taneleri ıslatmıştı tenini…
Kalktı, çıplak ayaklarıyla yürümeye başladı ıslak çimlerde, bir çağlayanın
dibinde bir taşa oturdu, suda; ipek bir yorgan gibi
tenini sarmalayan kızıl saçlarını ve biçimli yüzünün aksini gördü.
Sonra bakışlarını etrafta dolaştırdı. Her şey, o ve eşi içindi,
bütün tabiat, dereler, ağaçlar,
türlü türlü yiyecekler cinler ve periler onların mutluluğu içindi.
Fakat bütün bu büyüleyici yaşamın ardında mutlu hissetmiyordu
kendini. Çünkü bütün bunlar ancak eşine boyun eğdiği
sürece onundu. Evet eştiler-eşittiler, ikisi de topraktan aynı
koşullarda aynı amaç uğruna, insan soyunu üretmek amacıyla yaratılmışlardı.

Fakat hep Adem’e itaat etmek zorunda bırakılıyordu,
bu onu incitiyordu. Tanrı böyle buyuruyordu.
Lilith itaat etmeliydi, varlığının sebebi buydu.
Lilith dalgındı… Yaratılan ilk kadındı, fakat ona zuhur edilen
yaşamı aşağılayıcı buluyordu. Lilith kendinden sonraki
kadınların da yolunu çizecekti. Kadının varoluşu ya hep başkasını
mutlu edebildiği ölçüde kabullenilecek yada Lilith isyan edecekti.
Lilith suskundu… Tanrı’yı anlamaya çabalıyordu… Adil ve yüce
Tanrı yarattığı iki canlıdan birinin diğeri karşısında ezilmesini
nasıl isteyebilirdi. Duyduğu ayak sesleriyle biçimsiz bir taşa çakılı umutsuz bakışlarını
kaldırdı. Sırtına vuran gölgeyi hissetti. Döndü,
baktı eşine. Adem anlamıştı, Lilith mutsuzdu. “Seni anlamıyorum
Lilith, bu gördüğün her şey bizim için neden bu kadar mutsuzsun”
dedi çünkü, Lilith çıplak kıvrak vücuduyla öne atılıp kızıl saçlarını savurarak
“çünkü sen bize itaat eden melekler ve cinler gibi
benim de sana itaat etmemi istiyorsun. Varoluşum sana itaatimle eş. Ama ben, aynı topraktan yaratıldığım sana boyun eğmek
istemiyorum.” Lilith’in öfkeden gözü kararmıştı.
Belki kaybetmeyi hiç yaşamadığından, cesaretliydi.
İnsanoğlu kazanmaya ve kaybetmeye onlarla başlayacaktı.
Cesaretliydi, Tanrı’nın ağza alınmaz adını anacak kadar.
Anar anmaz boşluğa göğe karıştı.

Lilith asiydi. Hiçbir kuralı tanımıyor, bütün yasakları çiğniyordu.
Cinlerle birlikte oluyor, onlardan çocuklar doğuruyordu.
Adem ise cennette yapayalnız Lilith’i kaybetmenin acısını yaşıyordu.
Bir gün Tanrı’ya yalvardı: “Ne olur onu geri getir.”

Tanrı, üç meleği Sanvai, Sansanvai, Semengeot’u Lilith’in
peşinden gönderdi. Fakat melekler Lilith’i ikna edemedi.
O’nu her gün yüz çocuğunu öldürmekle tehdit ettiler.

Lilith ölümü kabul etti, fakat geri dönmedi ve bundan
sonra yeryüzünde doğacak bütün bebeleri öldürmeye and içti.

Ancak meleklere söz verdi: “Şayet bebenin üzerinde sizin
isimlerinizden birini görürsem onu bağışlayacağım.”
O andan sonra Lilith erkek çocukların sekiz gün, kız çocukların
yirmi günde canını almaya başladı.
Adem cennette yalnızdı. Lilith’in gidişi onu yaralamıştı.
Tanrı Adem’in daha fazla yalnız kalmasını istemedi.
Yeni bir kadın yaratmalıydı. Adem Lilith’e aşıktı, bu yüzden
yaratılacak kadının sureti Lilith’in aynısı olmalıydı, ancak onu
topraktan yaratmamalıydı. Yeni bir itaat sorunu yaşanmamalıydı.

Bu yüzden Adem’in kaburga kemiğinden Havva yaratıldı.
Bu yeni kadın Adem’den bir parçaydı. Havva Lilith’e çok benziyordu fakat itaatkardı.
Lilith, yerine yaratılan bu kadını kıskandı. O’na zarar vermek istedi.
Bir gün yılan suretine bürünüp, cennete geldi gizlice. Adem ile Havva’nın yanına sokuldu, “yasak meyva”yı uzattı. Adem ile Havva yedi…
Tevrat’ta yaratılışı anlatılan Lilith(tekvin 1:26-2Sümer ve Babil mitolojisinde rüzgar tanrıçası Lilitu, Yunan mitolojisinde Hekate
ile özdeşleştirilir. MÖ 9 ve 10.yy.larda Ben sıra alfabesinde
bu efsane geçer. Lilith mitoloji içinde kötü kalpli bir cadı,
şeytanın baş yardımcısı, güzelliği ile İsrailli Peygamber İlyas’ı bile baştan çıkaran bir fahişedir.

Edebiyat ve sanat dünyasında ise Adem’in ilk eşi olarak daha çok sempati ile bakılır. İngiliz ressam Dante Gabriel Rosetti,
Lady Lilith tablosunda Lilith’i hoş bir kadın olarak resmeder.
Günümüzde Lilith kadın hareketlerinin önemli bir simgesidir.
Lilith Adem’in ilk karısıdır. Bu nedenle Havva’dan daha önemlidir.
Havva yedektir, kumadır. Feminizm yandaşları Lilith’i ilk feminist
kabul eder. Mitolojiye göre bu ilk kadın mor renktedir, bu yüzden
“mor” kadına atfedilmiştir

Helbeet

Aslında bıraksalar feci yazılar yazarım, kan gövdeyi götürür ve çok kişinin başı yanar.
Hatta bıraktılar, hemen başlayalım:
Sapıklığın, cinayetlerin, toplu katliamların aşırı arttığı günümüz Türkiyesi’nde, ben mi yeni gazete okumaya başladığım için fark ettim, yoksa bu şekil seri katillik hep var mıydı, tam emin değilim ama sanki vahşet gemi azıya aldı, her gün biri kafayı sıyırıp soy ağacını kesiyor.
Çok tehlikeli bir dönemde çocuk yaptım diyeceğim ama bunun iyi döneminin olmadığına dair de elimde ciddi deliller var.
Bir çocuğun düzgün bir insan olmasının temelleri ailede atılıyor. Bunun için ‘7 çok geç’ diye bir de kampanya başlatıldı. Doğrudur, 7 çok geç. Karakter özellikleri 6 yaşına kadar atılıyor fakat daha önce de pek çok kereler Radikal Cumartesi’de kadrolu anne yazar olarak konuya değindiğimiz gibi, adam gibi eğitim veren anaokulu bulmak da çok zor. Paran varsa, artislik yaparak Amerikan sistem isimleri sıralayan anaokullarının iyisini seçmek, yoksa, mahalledeki belediye anaokuluna belediyede çalışan tanıdık bulmak, gerekirse kıyak çekmek, birkaç sene önceden kayıt tarihi için aportta beklemek filan, bunlar hakikaten zahmeti bol ve sinir bozucu işler.

Anaokulu desen ucuz bir iş de değil, ama sanıyorum ‘7 çok geç’ derken sistemi de kurmuşlardır; pek çok mahalleye ek anaokulları, süper pedagojik eğitim görmüş bilinçli ve manitası mesaj çekti mi diye çocuklarla ilgilenmeyip hayallere dalıp zırt pırt cep telefonuna bakmayan anaokulu öğretmenleri, soonacığıma, televizyondaki okul öncesi programlarını seyrederken eve dalıp bütün aileyi taramayacak amcalara iş bulmak gibi önlemler alınmış mıdır.

Bende (M.Yesilkaya) bu arkadaşı gibi düşünüyorum... Bir arkadaşım herkesin çocuk sahibi olmaması gerektiğini savunuyor. Bunun bir ehliyeti olmalıymış; sadece iyi eğitim görmüş, zengin ve güzel kimselerin çocuk yapması gerektiğini savunduğunda (çirkin olduğu için kendi de yapmıyormuş, benim de aslında yapmamam gerektiğini ısrarla belirtiyor hayvan,) ona bunun son derece faşo bir düşünce olduğunu haykırıyoruz ve bu kez “Tamam, diyor, bari en aza indirgemek için okumamış ve fakir kimselerin tek çocuk hakkı olmalı ve bu tek çocuğu da büyütürken düzenli olarak çocuk yetiştirme kurslarına gönderilmeli.”

Eski mahallemizde bir kasap vardı, üç kızı vardı, erkek olmuyordu; yıllar sonra yanında bir erkek çocuğu görünce “Hayırdır Naci bey, bu çocuk kim” dedik, “Tanıştırayım, İmparator” dedi.
Çocuğunun adını İmparator koymuş.
Avukatlar tutmuş, mahkeme kararları, bin türlü kıyametle çocuğun adı İmparator olmuş. Kasabı da İmparator’a bırakacakmış. Aslında okusun istiyormuş ama dersler korkunçmuş, büyük ihtimalle o da kasap olacakmış.
Mesela bu Dallas zamanı köylerde epey bir mesele olmuştu; millet çocuğunun
adını Babi, Suelın, Ceyar koyuyordu, sonra sanıyorum yabancı isim koyamama gibi bir
yasa mı ne çıkmıştı. Ama zannederim şu anda birçok köyde benim yaşlarda pek çok Babi, Bayan Eli tarla sürüyordur.
Çocuk yapmak gerçekten vebal işi.
Bu vebali üstlenmek de cahil halkın işi değil, devletin görevi. En iyi eğitimi vermek, işine yerleştirmek, ağır psikolojik baskı görmemesi için sosyal devletini oluşturmak, korkudan uzak yaşatmak ve elbette yaşlandığımızda İsviçre köy evi gibi geriatri merkezlerinde, son yıllarını tertemiz, insan gibi geçirmek. Devlet başka ne işe yarar yea... Dışarıdan söylemek kolay diyeceksiniz çok bilmiş okur ama elalem nasıl yapıyorsa, burası da
yapacak kardeşim; dünyanın en pahalı petrolünü satıyorsan, ÖTV vergisi gibi bir şeyle kanırtıyorsan, en azından geriye gitmeyeceksin.
Ne bu ya, yaşlandığımda başımı sokacağım bir ev almak için görmediğim baskı kalmadı. İstemiyorum ev için çalışmak; devlet bizi bakmalı. Bu kadar. Yoksa ne diye habire kazandığımın bilmem kaç katını vergi diye kesiyorlar ki. Hayyret bişey ya.


Ayça ŞEN - 2009.06.04 - Radikal

3 Haziran 2009 Çarşamba

İnanmak ya da inanmamak

12 Mayıs’ta TV8 ekranları, tuhaf bir Darwin tartışmasına sahne oldu. Sunucu ile konuk arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:

“Erkan Tan: Şimdi ama millet bazı teorilere inanmak zorunda değil ki. Yeni bir teori çıkabilir. Şimdi ben de inanmıyorum Darwin teorisine...

Onur Öymen: Şimdi Darwin teorisine inanmıyorsanız, sizin öğretmenlerinizden hesap sormak lazım.

Erkan Tan: Bence sizden hesap sormak lazım. Yani bir teoriye inanmak eğitimin önkoşulu mu, yeni bir teori çıkabilir Sayın Öymen...”

Derken Vatan yazarı Yiğit Bulut, “Kızım neden evlenmiyor” diye başladığı tesadüflerin matematiksel imkânsızlığına inancını, 28 Mayıs’ta “Evrime inananlara inanamıyorum!” başlıklı yazıya bağladı. “Biraz matematik bilen, evrim gibi bir saçmalığa asla inanamaz!” hükmüyle, bu yazının hemen ertesinde sevgili okurlarını “yaratıcı zekâ”ya imana davet eden birkaç yazı daha yayınladı. Ekonomist olmadığım için tam kavrayamadım. Yiğit Bulut’un matematik birikimi beni aştı, Evrim Teorisi’ne inanmamak gerekçesi İzafiyet Teorisi’nin mimarı Einstein’a dayandırılıp evrim devrime sıçrarken Big Bang de darbeciliğin sırtında patlayınca, aklım şaştı.
***

Ama gerek Erkan Tan ve Onur Öymen, gerekse Yiğit Bulut’un -varsa- düşünce sistematiğinde, Evrim Teorisi’ne dair kullandıkları “ortak” ölçüte bir itirazım var:

İnanç, kesin olarak kanıtlanamayan bir durum, niteliğini ya da niceliğini tam çözemediğiniz bir varlığa sezgiyle varılan güven duygusudur, sayın seyirciler.

Bir tanrıya, bir dine, efsaneye, rivayete, arkadaşınızın samimiyetine, politikacıların vaatlerine, aldattığından kuşkulandığınız ya da kuşkulanmadığınız karınızın ve kocanızın sadakatine inanabilirsiniz. Hatta bilimin yararlarına, zararlarına da inanır ya da inanmazsınız.

Ama başlı başına bilim (İngiltürkler için Science) din değildir, bilimsel düşünce sezgiyle varılan bir güven duygusu kaldırmaz ve bilimsel bir teori inanç vesilesi olamaz. Dolayısıyla, tıpkı Einstein’ın İzafiyet Teorisi gibi bilimsel bir kuram olan Evrim Teorisi de inanmak ya da inanmamak temelinde ele alınamaz.

Bilimi temel alan bir teoriye doğru, yanlış, eksik diyebilirsiniz. Kabul ya da reddedersiniz. Hatta yeterince bilimsel olmadığını ileri sürersiniz, çünkü bilimsel teori kabul edilmenin çok sıkı koşulları vardır. Duygularla bile yaklaşabilirsiniz, hayran olur ya da kin beslersiniz.

Ama bilimsel bir teoriye kutsallık yükler, iman ya da inkâr edilen bir din gibi “inanç” temelinde yargılamaya kalkarsanız, sadece ciddiyetten uzaklaşmakla kalmaz, düpedüz gülünç olursunuz!

Öte yandan...
***

Darwin’in Evrim Teorisi’nin sacayağını oluşturan en önemli üç kitabı “Türlerin Kökeni” (608 sayfa), “İnsanın Türeyişi” (825 sayfa), “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” (407 sayfa) başta, bu teoriyi kurarken yazdığı -ve çizdiği- 22 ciltlik araştırma notlarının iki Ergenekon iddianamesinden hem daha kapsamlı, hem de daha uzmanlık gerektiren bir bibliyografya ve bizim ellerde konuşup yazanların okumaya ne kadar meraklı oldukları düşünülürse...

Stephen Jay Gould’un bilimci olmayanların anlayabilmesi için bazısı 800 sayfayı aşan 16 kitapta açıkladığı ve yaşasaydı üzerinde bir o kadarını daha yazacağı Evrim Teorisi’nin, kimileri tarafından sezgisel güven duygusuyla tartılıp “inanıyorum, inanmıyorum” ölçütüne vurulması, herhalde ancak Türkiye’de garipsenmeyecek bir “alaturkalık.”

Sayın Erkan Tan’a kötü bir haberim var: Teori dediğin tohum değil. Ekilince çıkmıyor. İcat bile değil, olanı açıklayan keşif. Aynı olguyu tersten açıklayan yeni bir teorinin bilimsel kabul edilmesi için, eskisini bilimsel anlamda çürütmesi gerekiyor. Evrim Teorisi’nin, 150. Yılında tüm akıllı tasarımcıları hâlâ bunca çıldırtması, çürütülmesinin hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

Sayın Yiğit Bulut’a dair de bir merakım var: Adnan Oktar adıyla maruf Harun Yahya’nın Amerikancı “akıllı tasarım” mühendisliğiyle buluşan “yaratıcı zekâ”sını, Amerikan karşıtı tam bağımsız milliyetçiliğiyle acaba nasıl bağdaştıracak?


Mine G. Kırıkkanat - Vatan Gazetesi - 2009.06.02

Gerçekliği kurmak

“Gerçekliği kurmak” gibi bir projenin varıp varacağı yer, zorunlu olarak, kurmaca gerçekliktir. Bir toplum (ya da onun “ebedi yöneticileri”) böyle bir tercih yapmışsa, o toplumda “doğru” kaçınılmaz olarak “tehlikeli”, “sakıncalı” vb. olur. “Bilgi” sıkı sıkı denetlenmesi gereken bir nesneye dönüşür. (üniversitelerin yüksek öğrenimin sıkı denetim altında tutulması bu nedenle büyük önem kazanır.) Toplumun bilmemesi gereken şeylerin listesi uzadıkça uzar.

Bu koşullarda düşüncenin önünde iki yoldan birini seçmek zorunluluğu ortaya çıkar: 1) Yukarıdan belirlenen sınırlar içinde ve kurmaca gerçekliği desteklemek üzere düşünmek; 2) Gerçek gerçekliği kavramak için düşünmek. Bunların birincisini seçmiş olana düşünür demek mümkün değildir. Böyle biri, şüphesiz, “yetenekli” de olabilir. Ama o da yeteneğini düşünceyle ilgisi olmayan bir makamın hizmetine vermiş demektir. Örneğin, otuzlarda harıl harıl uğraşarak olmayan bir “Türk tarihi” yazmaya çalışanlar bu kategoriye girerler. Bunların arasında adını dünya bilim tarihine yazdıran tek bir kişi bulunmadığı gibi, Türkiye’de bile pek fazla hatırlandıkları söylenemez.

Bugün Reşit Galip’in, Orta Asya’da kuruyan “iç deniz” hakkında ne dediğini kimse pek bilmez veya hatırlamaz. Ama okula giden bir “Türk çocuğu” onun yazdı “ant”ı okumaya devam eder. Yani süreksizliklerin yanında süreklilikler de var.

Zihnini otoritenin talimatına teslim etmiş düşünür ya da bilim adamına karşı aslında otoritenin de gerçek bir saygısı yoktur. “Akşama imam bayıldı pişir” denince iyi bir imam bayıldı pişirmeyi bilen ahçıya ne kadar saygı duyulursa, bu tip “bilim adamı”na duyulacak saygı da öyle bir şeydir.

Peki, ikinci yolu seçenin yoluna ne çıkar? Böyle bir toplumda? İyi bir şey çıkmayacağı kesindir, ama bu iyi olmayan şeyin ne olacağı bazen iç ve dış koşullara göre değişir. Giordano Bruno’dan beri (1600) bildiğimiz dünyada insanları düşüncelerinden ötürü yakmıyorlar. Ama kötülük etmenin başka –daha ılımlı- yolları da bulunabiliyor. Türkiye’de bunlardan biri “1402” uygulamasıydı. 12 Eylül, bu yolla, üniversiteyi, doğru bir şey bilme ve düşünme ihtimali olan “zararlı unsurlar”dan temizledi. Geçimini elinden alamadıkları için yaygın uygulama “sözde” demek oluyor: “sözde aydınlar”, “sözde bilim adamları”, “sözde Nobel ödülü”vb. “Abes”e doğru bir gidiş!


Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Dönemler ve Zihniyetler Cildi – Murat Belge