14 Mayıs 2009 Perşembe

Yıpranan sinirlerinin hakkı...

Geçenlerde adını çok fena yazmak istediğim, fakat yazarsam “mahkemeyi ne yapıp yapıp onların kazanacağı” bir bankadan arayıp, kredi aldığım için zorunlu ferdi hayat sigortası yapıldığını (borç esnasında geberirsem diye) ve bu ödemeyi geciktirdiğim için yakın takibe alındığımı söylediler.
Önce heyecanlandım; düşünsenize, yakın takip filan, bunlar hoş şeyler sezaryen okur. İnsanı içten içe kıymetli hisettiriyor. “O nedir” dedim, telefondaki kadın Candan Erçetin gibi bir gülümsemeyle “yani paranızı ödemezseniz icroaa gelecek, bu demektir” dedi. “Ama bu borç ne zamanda bir ödeniyor ki, neden haberim yok benim” derken, psikolojimde ‘eeeh, senle mi uğraşıcam be’ etkisi bırakan bir tavırla telefonu yüzüme kapattı. Hemen kredi borcumu ödediğim şubeyi arayıp durumu sordum. Telefondaki kadın, deminki telefondaki diğer kadının haklı olduğunu, benim de gerizekalı olduğumu şıppadanak anladığını (bunu anladığını ses tonundan anladım) ve söylenen meblağı ödemem gerektiğini söyledi. “O zaman bunu netleştirelim, benim borcum ne kadar ve ne kadar zaman ödeyeceğim” dedim, telefondaki bu seferki kadın 67 lira olduğunu, hesabımda artı para olursa böyle bir muameleye bir daha maruz kalmayacağımı ama o da nesi, benim hesabımda zaten 750 lira artı para olduğunu söyledi.
Telefonda bu seferki kadına “E ne güzel işte, o artı paranın kalanını bana versenize esas siz” deyince terbiyesizlik etmememi, adam gibi söylenen parayı yatırmamı, yoksa ağzımı kıracaklarını söyledi telefonun o tarafındaki bu seferki kadın. “Anlamadım ama demek ki 67 lira ödeyecekmişim. Fakat demin arayan telefondaki kadın neden 70 lira yatır dedi” diye sorunca Türkiye’nin gerçek sorunuyla bir kez daha yüzleşip şu cevabı aldım:


“Hanımefendi, ha 67 lira, ha 70 lira, ne fark eder, telefon merkezimizdekiler yuvarlak hesabı söylemiştir.”
“Nasıl yani telefondaki hanımefendi, böyle şey olur mu, ya 70’dir, ya 67.”
“Bırakın Allaaşkına hanfendi, 3 milyon için mi konuşuyoruz.”
“Ya, ben acaba yanlışlıkla bakkalı mı aradım acaba?”
“Çok ayıp, biz işimizi yapıyoruz, bizimle alay etmeye hakkınız yok.”
“E siz günlerdir gece gündüz arayıp sürekli dalga geçiyorsunuz.”
“İyi günler hanfendi. Dıııt dıııt dıııt dıııt...”

Aynen böyle bir konuşmama geçti. Bu tip zamanlarda o kadar büyük bir çaresizlik hissi yaşıyor ki insan. Hiçbir şekilde bilgi alamıyorsunuz, istedikleri zaman telefonu yüzünüze kapatabiliyorlar ve hakkınızı nasıl arayacağınızı bilemiyorsunuz. Yüzünüze kapatmış olmamak için de mesela konuşmanın sonunu, tam siz konuşurken ‘iyi günler’ diye bitiriyor. Avukatları boldur, hukuktaki en ufak maddeleri biliyorlardır, kalk da hakkını ara.

Para hakkı değil bu; kaptırdığın kuyruğunun hakkı. Yıpranan sinirlerinin hakkı, yaşadığın topraklardan ikrah ettirmelerinin ağırlığının hakkı.

Şimdi konu buradan buraya nasıl bağlanır, benzetmede çiğlik olur mu filan diye düşünmeden, insanda bıraktığı hissi anlatıyorum: Düşünün, bir banka bu kadar odun gibi olup herhangi bir bilgi vermeden asabınızı bozuyor ve hukuğun da onlar için çalıştığını biliyorsunuz. Peki ya, çocuğunuz, eşiniz, dostunuz, ananız, babanız, hiç sorgu sual olmadan, sadece ‘doğrusu budur’ diye, kararı kimin ve neye göre verdiğini dahi bilmeden kaçırılıyor veya tutuklanıyor, gözlatına alınıyor, işkenceler görüyor ve siz hakkında haber alamıyor, nerede olduğunu dahi bilmiyor olsanız, ne yaparsınız? Benim telefonda yaşadığım dandik çaresizlik hissi, Türkiye’de yaşanan ciddi olayların yanında devede kıl bile değil elbette.

Fakat sebebi ne olursa olsun, Türk vatandaşının ana sorunu, çaresizlik. Karşıya derdini anlatamamanın, örülen duvarlardan sesini geçirememenin, sebebini soramamanın ve mantıksızlık karşısında duyulan esaret hissinin çaresizliği. İşte kâbuslarda da bu yaşanır; bir yere koşarsın fakat ayakların geri geri gider, yol uzar ve uyanmadıkça da bu pis duygudan kurtulamazsın.

Fakat hayat bu, rüya gibi değil ki sabah kalkasın.
Ayça ŞEN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder