21 Mayıs 2009 Perşembe

Yalnız ve asosyal olmak gayet iyidir, insanı yeniler.

Bu başlığı görünce “Hıdırcım, sen iyice şaşırdın” diyebilirsiniz, ama ne olur biraz bekleyin, bu yazıyı okuyup bitirin, sonra ne derseniz deyin... Geçen gün Türkiye kökenli Kürtlerden ve Türklerden oluşan bir grupla New York Metropolitan müzesinin damına (Cantor Roof Garden) çıktık. Burası harika bir yer, doğal bir balıkgözü manzara var, yani geniş bir görüş açısına sahipsiniz. Bu manzaranın içinde, Central Park’taki ağaçların yeşil kubbesi ve bu kubbeyi ötede bir ufuk çizgisi gibi kesen yüksek Manhattan binaları yer alıyor. Hele bu mevsimde havalar da böyle güzelken, harika bir şey burada bulunmak. Çünkü burada, cuma günleri 8’e kadar açık olan bir de bar var. Buradan içkinizi alıyor, fırt fırt yudumlayarak keyfinize bakıyor, buna ek olarak oracıktaki açık hava sergisinde yer alan ilginç sanat eserlerini inceliyorsunuz.
Burada benim çok sevdiğim bir sergi vardı, daha yeni kalktı. Jeff Koons on the Roof adını taşıyan bu sergide, dışı yansımalı ve pürüzsüz olan, paslanmaz çelikten yapılmış Balon Köpek (Balloon Dog) benim en sevdiğim eserdi. Çocuklar için hazırlanan okuma kitaplarındaki şekillerden ve Truva Atı’ndan esinlenerek yapılmış bu köpek heykel. Bunun gibi eşi benzeri pek görülmemiş türde daha başka heykeller de vardı o sergide... Yeni sergi ise yine çok ilginç: Bu serginin adı Roxy Paine on the Roof: Maelstrom. Burada da paslanmaz çelikten dev ağaçlar ve bu ağaçların etrafa yayılmış uzun dalları yer alıyor. Roxy Paine’in benzeri tarzda bir çalışması daha önce Manhattan’ın göbeğinde yer alan Madison Square Park’ta sergilenmişti, hâlâ orada. Parktaki ağaçların arasında, diğer ağaçlarla aynı ebatlarda olan iki tane metalden ağaç yer alıyor... İşte bu yaratıcı çalışma, sanatçı için Metropolitan müzesine giden anahtar oldu.

Ben, içkimi yudumlayarak etrafta dolaşıyorum... Çünkü bizimkiler yine biraraya gelmiş, fıs fıs fıs politika konuşuyorlar. Üstelik Türkiye politikası... Yani asap bozucu konular. Hiç çekemem... Manzara beni öyle büyülemiş ki sanki içkimin her yudumunda sarhoşluğum iki kat artıyor. Bu arada içtiğim şey, şişesi bazı yerlerde 250 dolara satılan 1998 yapımı Bordeaux şarabı Cheval Blanc falan değil... içtiğim şey bildiğiniz gazoz, sprite, 0 calori 0 carb.

Bizim Kürtler ve Türkler o köşede Türkiye’yi kurtarmaya çalışadursunlar, ben kendime civardan konuşacak başka birilerini buldum bile. Bu birileri, serginin hazırlanışı sırasında yaşanan ilginç olaylarla ilgili konuşuyorlardı.

O akşam Metropolitan’dan Kürt ve Türk arkadaşlarımla ayrılırken, aklıma iki soru takıldı. Birinci soru: Siyaset neden Türkiyeliler arasında bu kadar çok konuşuluyor? İkinci soru: Neden Türkiyeliler bu kadar çok birbirleriyle görüşme ihtiyacı hissediyorlar? Sonra New York ve İstanbul arasında bir kıyaslama yaparak sorularıma cevap aramaya çalıştım. New York sokaklarında dolaşırken daha fazla sayıda yalnız insan gözünüze çarpar. İstanbul sokaklarında dolaşırken ise yalnızların oranında belirgin bir düşme olduğunu fark edersiniz; daha fazla ikili, üçlü dörtlü gruplar görürsünüz. Bir başka nokta da şu: New York metrosunda rastladığınız o yalnız insanlar, ellerine bir dergi, bir gazete ya da bir kitap almış okuyorlardır. Bunu yapmıyorlarsa bile Ipod’larıyla müzik dinliyorlardır. İstanbul’dakiler ise çoğunlukla grup oldukları için birbirleriyle konuşurlar, yalnız gezenlerse kulaklarına dayadıkları cep telefonuyla yine birileriyle konuşurlar.

Resmetmeye çalıştığım bu tablodan herkes kendine göre bir sonuç çıkarabilir. Mesela içinizden bazıları, biraz acıyarak biraz da eleştirerek diyebilir ki ah kapitalizmin aynası olan New York, insanları nasıl da asosyalleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. O zaman ben de derim ki yok yok yok, hiç de değil... Çünkü bana göre yalnız olmak ve asosyal olmak insanları da toplumu da daha çok geliştiren, oldukça yararlı bir olgu. Yalnızlık sizi başka şeylerden etkilenmeye müsait kılıyor. Örneğin yeni bir insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz, o insandan yeni şeyler ve yeni alışkanlıklar öğreniyorsunuz, yeni bir müzik keşfetme ve dinleme imkânı buluyorsunuz, bir kitap ya da dergi okuyarak olaylara farklı bakabiliyorsunuz. Kısacası mevcut sosyal çevrenizin etki alanından çıkıp, yeni etki alanlarına girmiş oluyorsunuz. Bu da sizi değiştiriyor, daha açık fikirli ve daha anlayışlı kılıyor, belli bir kliğin içine de saplanıp kalmanızı önlüyor.

Bunun yanı sıra yalnızlık size kendinizle yüzleşme fırsatı veriyor. Evde tek başınızayken kendinizi sorgulamaya daha müsait olursunuz. Bu da sizin kişiliğinizde ister istemez bir ilerlemeye ve bir olgunlaşmaya neden olur. Oysa birileriyle birlikteyken sürekli başka insanları ve kurumları suçlamaya, ayıplamaya ve yargılamaya dayalı sohbetler edilir. Tabii bu arada kendinizi görmezden gelir ve hayattaki bütün günahları başkalarının boynuna atarsınız. İşte bu nedenle Türkiyeliler politika ve futbol konuşmayı çok sever. Çünkü her iki alan içinde de suçlayabileceğiniz ve günahkâr ilan edebileceğiniz bir sürü karakter vardır, kendiniz hariç.

Hasan GEVİŞ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder