15 Mayıs 2009 Cuma

Oğlum tek tip

Bir program var. “Yemekteyiz.” Perihan Mağden ikidir yazıyor program hakkında. Sosyo-psikolojik ve ekonomik çıkarımlarını ağzından zehir damlayarak (hastasıyız o zehrin) fışkırtıyor.

Program bir yemek pişirme programı. 5 kişilik bir grup var. Her gece bir yarışmacı, evinde diğer yarışmacıları ağırlıyor. Yemekleri kendi yapıyor, sofrayı kendi hazırlıyor, kendi servis ediyor. Diğerleri de akabinde hem puan veriyor hem de çılgın gibi dedikodu yapıyor. Yiyip yiyip arkasından konuşmak üzerine bir program.

Perihan Mağden katılımcıların hallerine takılmış. Bense evlerine takıldım.

Türk evleri neden tek tiplikten asla kurtulamaz? Benim çocukluğumda bütün evler oymalı kakmalı berjer taklidi mobilyalarla doluydu. Her evde bir büfe, her büfede asla kullanılmayan bir yemek ve fincan takımı, asla yakılmayan bir şamdan, asla okunmayan Meydan Larousse’lar, asla oynanmayan bir takım oyuncak bebekler olurdu. Yerde göbekli bir halı, tavanda da avize. Oturma odası da karşılıklı iki çekyattan oluşurdu. O çekyatın arkasında da her dayandığında arkaya giden, bu yüzden içindekileri zıngırdadığı bir dolap olurdu.

Buydu Türk evi! 70-80’lerin evi buydu. “ Alamancı”lar biraz ayrılırdı ama onların evi de tek tip “Alamancı” evi idi. Kahverengi koca bir büfe, L tipi yine kahverengi koca bir koltuk takımı, bir duvarı komple kaplayan koca bir Havai veya sonbahar ormanı posteri... Türkler oradan da tek tip ev getirmeyi başarmışlardı.

Şimdi de çok fena bir IKEA tek tipliği var. Öyle böyle değil! Programa baktığımdan beri aynı sehpayı en az 7 kere gördüm. Aynı kanepeyi 2 kez, aynı televizyon altını üç kez gördüm. Belki de aynı değillerdi ama IKEA olduğu kesindi. O kadar benzerdi ki evler her gün aynı evdeyim hissini aldım.

Avrupalı olabilmenin en kestirme ve en ucuz yolu IKEA evet ama mallar IKEA, hava Avrupalı değil. Bir İsveçlinin veya bir Alman’ın “rahat” ve “şahsi” evi değil o evler. Yapay. Ruhsuz. Güdük. Ne kitaplık var, ne duvarda bir resim, ne bir el emeği göz nuru bir iş, ne bir fotoğraf. Orası Ahmet’in evi mi, Nazan’ın evi mi belli değil. Hem hepsinin, hem hiçbirinin. Çocukluğuna, gençliğine veya ailesine ait tek bir ize rastlamak mümkün değil. Kendisine bile rastlamak mümkün değil! Köksüz evler. Köksüz dekorasyonlar.

O kadar ki IKEA kataloglarındaki göstermelik evler veya mağazadaki “56 metrekarede yaşıyoruz” evleri bile daha şahsiyetli. Katalogdaki veya mağazadaki evleri birinin evi sanabilirsin ama bizimkilerin evini birinin evi sanamazsın.

Ev yapmayı unuttuk, ev döşemeyi de unuttuk. Parayla da ilgisi yok bunun. Zengin evi de gördüm bol miktarda. Paralı adamın evinde de aynı “rahatsızlık”, aynı “karaktersizlik” aynı “donukluk” söz konusu. Onların evinde de “ruhunu mimara satmanın ruhsuzluğu” görülür çok acıklı bir şekilde. “Ben yokum, içmimardekörötör Eren efendi var. Duvardaki tablo da benim seçimim değil, sehpa üzerindeki yarım ay biblosu da benim tercihim değil, antredeki poster de.” Es kaza mimara sorulmadan alınan bir yeni mobilya o nedenle dam üstünde saksağan gibi sırıtır. Zira zenginimizin de zevki yoktur. Taklit bile edemez.

Acayip bir şey. Hakikaten acayip bir şey. Bu kadar tek tip olmayı seven bir ülkede çıkıp da bireyselliğinizi koruyun, şahsi olun, kendi fikrinizi kendiniz oluşturun falan demek çok beyhude galiba. Veya zaten bu denmediği ve bireyselliğin yolu gösterilmediği için evlerimiz de tek tip.

Tek tip tek tip tek tip... Saatin tik takları gibi. Tek tip tek tip... Güzel bir erkek ismi de olabilirmiş. Oğluuum Tektiiip.. Gel bakim buraya.

Mutlu TÖNBEKİCİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder