25 Mayıs 2009 Pazartesi

Derin bir acı...

RADİKAL KİTAP / 15/05/2009

1909 yılının Nisan ayında Adana’da bir Ermeni katliamı olduğunu, 20-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirdiğini uzun yıllardan sonra öğrendim. Tarsusluyum, Tarsus’ta o tarihte benzer şeyler olduğunu ise çok daha sonra öğrenecektim. Geçenlerde TV’de bir açık oturumda 1915 Ermeni Tehcirini tartışıyorduk, yıllarca Kafkasya ülkelerinde büyük elçilik yapmış Candan Azer ilginç bir gerçeği itiraf etti. Azer, 1980’li yıllarda tırmanan Asala terörüne kadar, 1915 olaylarına ilişkin hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını ifade etti.Düşünün, bu ülkenin en deneyimli diplomatlarından birisi, üstelik de bölgeyi iyi bilen bir diplomat olarak kendi tarihinin en kritik bölümlerinden birisinden haberdar olmadığını dile getiriyor. Bu eksikliği kişisel bir eksiklik olarak değil, genel bir eksiklik olarak kamuoyu ile paylaşıyor. Ermeni sorununun, Ermenilerin bu topraklardan nerelere gittiğini, başlarına neler geldiğini uzun yıllar hiç düşünmedik ve bilemedik.

Ben de bir Tarsuslu olarak bugünlerde yayımlanan Tarsus’un Kırmızı Kilimleri başlıklı kitabı okuyuncaya kadar kendi kentimin tarihinin en önemli parçalarından birisinden haberdar değildim.

Annemin babası, Emin dedem bakırcıydı. Önce kalfası sonra da ortağı olan Agop Göçeroğlu ise Ermeni’ydi. Kuaför kardeşler Anjel ve Rosa da Ermeni’ydi. Bizim çocukluğumuzda tek tük Ermeni aileler vardı Tarsus’ta. Hâlâ Agop amcanın oğlu, Tarsus çarşısında esnaflık yapmayı sürdürüyor.

Peki Ermeniler neden bu kadar az kalmışlardı? Bunu doğrusu pek de merak ettiğimiz söylenemez. Neden merak etmiyorduk? Belki de tarihin bu bölümünü hatırlamak istemiyorduk. Büyüklerimiz de bize pek bir şey aktarmamışlardı. Anneannemden Ermeni mahallesindeki yangına ilişkin bazı şeyler dinlediğimi hayal meyal hatırlıyorum.

Erivan’da Tarsuslu bir Ermeni
1995 yılında bir grup gazeteci Ermenistan’a gittiğimizde ilk kez Ermeni sorunuyla derinlemesine yüz yüze geldim. Erivan’da Tarsuslu bir Ermeni’yle karşılaşmak beni çok etkilemişti. O dönemin Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ın danışmanı ABD’li Profesör Gerard Liberidian’la hemşeri olduğumuzu bir akşam yemeğinde öğrenmiştim. Ertesi gün kara kıvırcık saçlı kızını benimle tanıştırmak için getirdi. Onlar kopup gitmişlerdi. Onların anaları babaları, uzun yıllar bu toprakların özlemiyle yaşamış ve bir türlü benimseyemedikleri topraklarda ölmüşlerdi.

Neden ve nasıl kopup gitmişlerdi? Tarsus Amerikan Koleji mail grubunda “1909 yılında Tarsus’taki acı olaylar” dan söz edilince, bu vurgu benim merakımı tetikledi. Orada karşıma çıkan bir ismin peşine düşerek Tarsus’ta neler olduğunu araştırmaya giriştim.Sonunda kolejde o tarihlerde öğretmenlik yapmış Helen Davenport Gibbons’un bir kitabını buldum. Kitabın adı The Red Rugs of Tarsus’tu. Yani, Tarsus’un Kırmızı Kilimleri. Helen Davenport, genç bir kadın öğretmen olarak 1908 yılında Tarsus Amerikan Koleji’ne gelmişti.Tarsus’tan Amerika’daki annesine mektuplar yazmıştı. Mektuplarında Tarsus’ta o tarihteki yaşama ilişkin anılarını aktarıyordu. Mersin’i, Adana’yı anlatıyordu. Tarsus çarşısını tasvir ederken o günün renkliliğini çok güzel özetlemişti: “Tarsus çarşıları kozmopolit. Oralarda dirsekleri birbirlerine sürtünen bir düzine ırka rastlayabilirsin. Çoğunluğu teşkil eden Türkler, Arap Fellahlar, Ermeniler ve Rumlar. Adeta dört dilli bir Babil. Ayrıca Rusça, Farsça, Hindu ve İtalyanca da duyulur... Irklar arası işlerde Türk dili egemen. Ermeniler bu dili kullanmak zorundalar.”(s. 58)

Helen Davenport Gibbons’ın eşi de daha sonra ünlü bir tarihçi olarak tanıyacağımız Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu isimli önemli kitabın yazanı Herbert Adams Gibbons’dı. Helen’in annesine yolladığı mektuplar 1909 yılının Nisan ayı yaklaştıkça endişeli bir hale dönüşmüştü. Adana’da 25-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirdiği katliamın başladığı 14 Nisan günü Tarsus’ta da olaylar başlamış ve günlerce sürmüştü.
Tarsus Amerikan Koleji’nin yer aldığı bölge Ermeni mahallesinin ortasındaydı. Kolejin yüksek duvarları vardı. Saldırıya uğrayan Ermenilerin bir kesimi canlarını kurtarmak için okul binasına kaçmışlardı. Bu kaçışları Helen, 16 Nisan 1909 tarihli mektubunda annesine şöyle anlatmıştı: “Herbert’(eşi)in en sevdiği küçük bir çocuk başı yarılmış bir halde yanıma geldi. Babası evlerinde canlı canlı yakılmış ve küçük kız kardeşi de yaralanmış. Boynundan kurşun yarası almış bir adama bandaj hazırlıyordum... Cuma gecesi. Gökyüzü ateşten kızıllaştı. Ufkun yarısı alevler içinde; bütün Ermeni mahallesi yanıyor. Bizim yerel öğretmenlerimiz ve Henri İmer yönetimindeki oğlanlar cesurca alevlerle mücadele ediyorlar... Durumumuz giderek kötülüyor. Yangın bizi tehdit ediyor. Dört yüzden fazla mülteciyi barındırıyoruz; inleyen, dehşet içinde, kurşun menzilinin dışında kalmaya çalışan bir kitle.” (s. 85) 17 Nisan tarihli mektupta da şu satırları görüyoruz: “Sekiz yüz evin yandığını söylüyorlar. Evlerde hâlâ insanlar var. Eğer kendilerini gösterirler veya pencere ve çatılara çıkmaya kalkarlarsa vurulurlar.” (s. 91)

Aradan yıllar geçtikten sonra özellikle 1915 Tehciri yaşanınca Helen Gibbons, bu mektupları elden geçiriyor ve o günlerin anısına bir kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. 1917 yılında yayınlanan bu mektuplar Amerika’da bir belgesel olarak çok ilgi görüyor.Bu kitabın Türkçede yayımlanması ancak bu olayların üzerinden tam yüz yıl geçtikten sonra gerçeğe dönüyor.Tarsus’un Kırmızı Kilimleri, geçmişimizle yüzleşmek açısından bir belge niteliğindedir. Tabii neler olup bittiğini yeni yeni anlayan benim gibi Tarsuslular için o tarih daha da derin bir acıyı içinde barındırıyor.

Tanin Gazetesi
Türk Tarih Kurumu yayını olan Mehmed Çetin Börekçi’nin hazırladığı “Anadolu’da Tanin” başlıklı kitapta Tanin gazetesinin başyazarı Ahmet Şerif beyin Anadolu’ya yaptığı gezilerin izlenimleri yer alıyor.

Ahmet Şerif, 10 Ocak 1910 tarihinde, yani olayların 9 ay sonrasında Adana’ya yaptığı gezinin ardından bu şehirdeki durumu anlatırken Ermeni mahallesini şöyle tasvir ediyordu: “Bilinen feci olayın meydana geldiği sahne olan Adana, bugün de, üzüntü ve acıma duygularını çekecek durumdadır. Öşehrin bazı kısmı, hala, harabe şeklindedir, yanmış yıkılmış evler, olayın hayatta olan şahidi gibi, hatıraları tahriş ediyor ve bu hatırlama, düşünceleri, olayın sebeplerini araştırmaya itiyor.” (s. 120)
1909 olaylarının gelişmesini Ahmet Şerif şöyle özetlemişti: “Bundan sonra ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyen, şaşırmış, kudurmuş bu kitle hücum etti, öldürdü, yıktı ve yaktı. Uzak vilayetlerden , ta Kürdistan’dan, iş bulmak için gelen binlerce kişi, yağmaya koyuldu, evlerde, dükkanlarda bulduğunu aldı. Burada açıklanması gereken bir gerçek var: İslamlar her yönden saldırdıkları, yaktıkları ve yıktıkları halde, Ermeniler, öteye beriye kapanarak, çekinerek yalnız savunma ile yetinmişlerdir.” (s. 122)

Ahmet Şerif, Adana olaylarının 31 Mart ayaklanması ile aynı güne denk gelmesini de tahlil ediyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dinin basit emellerin desteklenmesinde ve uygulanmasında, az çok bir araç olarak kullanıldığı rivayet olunmasına göre, ihtimal ki, Adana faciasının İstanbul olaylarıyla bir ilgisi vardır.” (s.122)Adana katliamını araştırmak için görevlendirilen Osmanlı Meclisi Mebusan üyeleri de Ahmet Şerif’in saptamalarına benzer saptamalarda bulunmuşlar ve bunu bir rapor olarak hazırlamışlardı. 1909 olayları tarihimizin üzüntü verici sayfalarından birisiydi. Çok büyük acılara yol açtı.

Helen Davenport Gibbons’un tanık olduğu Tarsus’taki olayların ardından 9 ay geçtikten sonra Tarsus’taki manzarayı Ahmet Şerif bey 23 Ocak 1910 tarihli Tanin’de şöyle anlatıyor: “Olayda, Ermeni mahallesi yanarak, dört beş yüz aile açıkta kalmıştır. Mahalle bugün bile, o halde duruyor. Aslında, Tarsus’ta bir şey yok iken, Adana olaylarının etkileri ve bir gün, trenden çoğu uzak vilayetler halkından olan, birçok adamların çıkarak, halkı teşvik etmeleri, Ermenilerin Tarsus’tan öteye, beriye kaçmaya başlamaları meseleyi alevlendirmiştir. İlk silah, istasyonda patlamış, bundan sonra silah olan yerlere hücum edilerek, olaylar başlamış, Ermeni mahallesi ateşe verilmiştir. Bunun sonucunda tabii sıra yağmaya gelirÖBugün, yetim bir durumda olan Ermeni mahallesinin durumu, Tarsus için kanayan bir yaradır. ” (s.128-129)

Cemal Paşa olaya müdahale ediyor 25-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirmesine neden olan 1909 yılındaki Adana katliamı sırasında Cebel-i Bereket (Dörtyol) Mutasarrıfı olan Mehmet Asaf bey bu katliamdaki sorumluluğu nedeniyle yargılanıyor ve beraat ediyor. Mehmet Asaf bey, ayrıntılı bir şekilde kendini savunmak amacıyla bölgedeki gelişmeleri şöyle anlatıyor. “Babanzade adi bir bahaneyle azledilerek (ve esasen Babıali’nin mükerrer emirlerine rağmen beni gayr-i kanuni bir saniye bile tevkife yanaşmadığından) yerine meşhur İttihatçı Cemal bey (Paşa Bahriye Nazırı) vali olduğu zaman Ermeniler bayram, İslam halk matem ettiler. Zira yabancıların işe karışmasını engellemek için bütün İslamları feda ediyor ve Ermenilere dalkavukluk ediyordu.” (s. 20)

Cemal Paşa’yı suçlayan Mehmet Asaf bey o yılların ünlü gazetesi Tanin’in yayınları için de şunları söylüyordu: “İttihatçıların telkiniyle aynı görüşü savunan Tanin gazetesi de bu lekeyi yabancılara karşı daima Türk Müslümanlara sürmekte mahzur görmüyordu.” (s. 21)Türk Tarih Kurumu yayını olan Mehmet Asaf Bey’in savunmasını içeren “1909 Adana Ermeni Olayları ve Anılarım” Kitabı yayına hazırlayan İsmet Parmaksızoğlu.

TARSUS’UN KIRMIZI KİLİMLERİ
Helen Davenport Gibbons
Çeviren: Attila Tuygan
Pencere Yayınları
2009 125 sayfa, 10 TL.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder