27 Mayıs 2009 Çarşamba

Loire Vadisi - Fransa

Fransa’nın Loire Nehri, Atlas Okyanusu’na kavuşmadan önce milyonlarca yıldır izlediği güzergâha can suyu veriyor, toprağı ve insanları besliyor.
Su ve toprağın buluştuğu yer, güzellik üretir. Bu güzellikten yararlanmak, onu koruyup, tahrip etmeden işlemekle mümkündür.

Loire Nehri milyonlarca yıldır akıyor, ama talihini, adını verdiği vadinin güzelliğini binlerce yıldır bozmadan işleyen “akıllı” insan kuşaklarına borçlu. Son iki bin yılda, Loire Vadisi’nde yaşayanlar, çevresini oya gibi işlemiş, mücevher gibi 56 şatoyla çevirmişler. Topoğrafyasını çıkarmışlar, yeraltı özelliklerinin belirlediği çeşit çeşit toprak haritasını çizmişler. Uygun düzlüklere buğday ekmişler, ekmek yapmışlar, değişik toprak kalitesi içeren tepelerine, elde etmek istedikleri şaraba uygun bağlar dikmişler.

Loire Nehri ve vadisinin çok şansı var, çok... Çünkü Türkiye’nin değil, Fransa’nın sınırları içre yazılmış kaderi, Fransızların eline düşmüş.

Oysa Loire Vadisi, doğal manzarasına şöyle bir bakacak olursanız Erzurum İspir’deki Aksu Vadisi’nden daha güzel değil. Hatta Aksu Vadisi, eğer insan eli değmemiş olsa, Loire Vadisi’ne bin basar.

Size bu satırları yazdığım sıralarda, dünyanın her köşesinden insanlar akın akın Loire Vadisi şatoları ve bağlarını ziyarete geliyor, mutlu oluyor ve mutlu olmak için harcadıkları paralarla bölgeyi de ihya ediyorlar ahalisini de. Yıl sonuna kadar bu ziyaretçilerin sayısı, yaklaşık 15 milyonu bulacak. Ve nüfusunun tamamı 65 milyon olup her yıl 80 milyon civarında (bazen döver, bazen söver gibi) turist ağırlayan Fransa’ya, kimse parmağını oynatmasa bile bütün nüfusu yedirip içerecek para bırakacak.

Loire Vadisi’ne güzellikte bin basan Erzurum İspir’deki Aksu Vadisi’nde ise, size bu satırları yazdığım sırada, dinamitler atılıyor, tüneller kazılıyor, yer gök toz toprak, alabalıklar boğuluyor, Kaçkar Dağları’nın zirvelerinden damıtıp akıttığı suları bir daha asla tarihteki gibi “ak berrak” diye anılmayacak, su samurlarını, dağ keçilerini ve insanları iyi eden binlerce şifalı otu yetiştirmeyecek. Çünkü Aksu Vadisi’ne, güzellik sevmeyen, zaten akıllı da olmayan insanlar, bütün çevreyi mahvedecek, o çevreyi seven ve sahip çıkan yerlilerini mutsuz edecek, hayvanları, doğal bitki örtüsünü öldürecek bir hodroelektrik santrali yapıyor.

Aksu Vadisi talihsiz, çünkü hasbelkader Türkiye’nin sınırları içre düşmüş, Kaçkar Dağları’ndan doğurmuş milyonlarca yıldır toprağı ve canlıları besleyen şifalı sularını. Birileri, sadece birkaç kişinin kesesini dolduracak bir hidroelektrik santrale feda etmiş, milyonlarca canlıyı besleyen ve yöre nüfusunu, başka hiçbir iş yapmalarına gerek kalmadan ihya edecek, “güzellik yatırımı” na.

Turizm demiyorum, o güzellik yatırımına. Çünkü turizmi de ne biliyor, ne de doğayı bozmadan yapabiliyor zevksiz, görgüsüz, bilgisiz, zenginliği bile gülünç insanlar.

Aksu’da geçimini tarımdan sağlayan köylülerin arazileri istimlak ediliyor, buna karşın suyu “özelleştiriliyor”. Sonuç: Yüz binlerce insan işsiz ve gelirsiz kalacak, suyunu sahiplenen bir avuç zengin, Fransa’da geçirmeyi tercih ettikleri tatillerinde Loire Vadisi’nin güzelliğine ayılıp bayılacak, Aksu’nun suyundan kazandıkları paraları şato otellerde, şık restoranlarda, bağlarda bahçelerde, -gizlenerek içtikleri- Touraine şaraplarına harcayacaklar.

Acaba Loire kıyılarında keyif çatarken, bölgede bir hidroelektrik santrali kurulmamış olmasına şaşarlar mı? Loire Vadisi’ne hidroelektrik santrali kurmayan Fransızlar acaba aptal mı? Yoksa enerjiye mi ihtiyaçları yok?

Olmaz olur mu, elbette var. Loire Vadisi’nin gözden ırak iki yerinde iki nükleer santral var. Tarım ve turizme açık “doğal sit” bölgesinde ise, şatoların ihtişamına modern bir estetik ekleyen binlerce yel değirmeni, elektrik üretiyor. Doğan Aksu isimli okurum, aylardır dikkatimi çekiyor Aksu Vadisi’nin tarumar edilmesine.

Ne diyeyim? Kader.

Loire Vadisi Fransa’da kalmış. Aksu Vadisi, Türkiye’yi yöneten zevksiz zekâsızlığın eline düşmüş bir kez, yok edilecek elbet.

Mine Gökçe Kırıkkanat (Vatan 2009.05.27)

26 Mayıs 2009 Salı

Cehennem - GeHinnom

Kudüs’e gitmiş olanınız varsa bilir, eski kentin güneyindeki dik vadi Hinnom Vadisidir. İçi tıklım tıkış Filistinli mahallesidir. İbranice ge vadi olduğu için Ge Hînnôm גהינום derler.

Tevrat’a göre burada vaktiyle putperestlerin tapınağı varmış, tanrı Moloh’a çocuk kurban ederlermiş, ne kadarı gerçektir ne kadarı Tektanrıcı propagandadır bilmem.

Krallar 2.23’e göre kral Yosiah bu töreyi yasaklamış, tapınağı da yıktırmış. Ondan sonra burası Kudüs kentinin çöplüğü olmuş. Hayvan leşleri ve idam mahkûmlarının cesetleri buraya atılırmış. Sürekli ateş yanarmış. Kokuyu tahmin edebilirsiniz artık.

Tevratta ge hînnôm veya gei ben-hînnôm (“Hinnom oğlu vadisi”) onbir yerde geçiyor. Hepsinde de somut bir yer sözkonusudur. Sadece Yeremya 7.31’de günah işleyip lanetlenen Yahuda halkının ölülerinin Hinnom vadisini dolduracağı, orada kurda kuşa yem olacağı, bundan dolayı vadinin adının “Gözyaşı Vadisi” olarak anılacağı bildirilir. Tevrat’ın Aramice tefsirlerinde sözcük Gehennâm şeklinde geçer. Allahın putperestlere yönelik gazabının simgesi olarak yorumlanır.

Aramice /g/ = Arapça /c/ kuralından daha önce söz etmiştim, hatırlarsınız. İncil’de geçen sözcük Yunanca gehenna’dır. Hz. İsa bu sözü oniki yerde telaffuz eder. Her seferinde günahkâr bir kişiyi veya günah işleyen bir organı “Gehenna ateşine atmak” eylemi söz konusudur. İsa daima mecaz ve mesellerle konuşmayı sever, burada da mecazi bir anlam kastetmiştir sanırım. Ama ikibin senedir tartışılan bir konuyu ben çözecek değilim herhalde.

Sevan NİŞANYAN (Taraf 2009.05.26)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Derin bir acı...

RADİKAL KİTAP / 15/05/2009

1909 yılının Nisan ayında Adana’da bir Ermeni katliamı olduğunu, 20-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirdiğini uzun yıllardan sonra öğrendim. Tarsusluyum, Tarsus’ta o tarihte benzer şeyler olduğunu ise çok daha sonra öğrenecektim. Geçenlerde TV’de bir açık oturumda 1915 Ermeni Tehcirini tartışıyorduk, yıllarca Kafkasya ülkelerinde büyük elçilik yapmış Candan Azer ilginç bir gerçeği itiraf etti. Azer, 1980’li yıllarda tırmanan Asala terörüne kadar, 1915 olaylarına ilişkin hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını ifade etti.Düşünün, bu ülkenin en deneyimli diplomatlarından birisi, üstelik de bölgeyi iyi bilen bir diplomat olarak kendi tarihinin en kritik bölümlerinden birisinden haberdar olmadığını dile getiriyor. Bu eksikliği kişisel bir eksiklik olarak değil, genel bir eksiklik olarak kamuoyu ile paylaşıyor. Ermeni sorununun, Ermenilerin bu topraklardan nerelere gittiğini, başlarına neler geldiğini uzun yıllar hiç düşünmedik ve bilemedik.

Ben de bir Tarsuslu olarak bugünlerde yayımlanan Tarsus’un Kırmızı Kilimleri başlıklı kitabı okuyuncaya kadar kendi kentimin tarihinin en önemli parçalarından birisinden haberdar değildim.

Annemin babası, Emin dedem bakırcıydı. Önce kalfası sonra da ortağı olan Agop Göçeroğlu ise Ermeni’ydi. Kuaför kardeşler Anjel ve Rosa da Ermeni’ydi. Bizim çocukluğumuzda tek tük Ermeni aileler vardı Tarsus’ta. Hâlâ Agop amcanın oğlu, Tarsus çarşısında esnaflık yapmayı sürdürüyor.

Peki Ermeniler neden bu kadar az kalmışlardı? Bunu doğrusu pek de merak ettiğimiz söylenemez. Neden merak etmiyorduk? Belki de tarihin bu bölümünü hatırlamak istemiyorduk. Büyüklerimiz de bize pek bir şey aktarmamışlardı. Anneannemden Ermeni mahallesindeki yangına ilişkin bazı şeyler dinlediğimi hayal meyal hatırlıyorum.

Erivan’da Tarsuslu bir Ermeni
1995 yılında bir grup gazeteci Ermenistan’a gittiğimizde ilk kez Ermeni sorunuyla derinlemesine yüz yüze geldim. Erivan’da Tarsuslu bir Ermeni’yle karşılaşmak beni çok etkilemişti. O dönemin Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ın danışmanı ABD’li Profesör Gerard Liberidian’la hemşeri olduğumuzu bir akşam yemeğinde öğrenmiştim. Ertesi gün kara kıvırcık saçlı kızını benimle tanıştırmak için getirdi. Onlar kopup gitmişlerdi. Onların anaları babaları, uzun yıllar bu toprakların özlemiyle yaşamış ve bir türlü benimseyemedikleri topraklarda ölmüşlerdi.

Neden ve nasıl kopup gitmişlerdi? Tarsus Amerikan Koleji mail grubunda “1909 yılında Tarsus’taki acı olaylar” dan söz edilince, bu vurgu benim merakımı tetikledi. Orada karşıma çıkan bir ismin peşine düşerek Tarsus’ta neler olduğunu araştırmaya giriştim.Sonunda kolejde o tarihlerde öğretmenlik yapmış Helen Davenport Gibbons’un bir kitabını buldum. Kitabın adı The Red Rugs of Tarsus’tu. Yani, Tarsus’un Kırmızı Kilimleri. Helen Davenport, genç bir kadın öğretmen olarak 1908 yılında Tarsus Amerikan Koleji’ne gelmişti.Tarsus’tan Amerika’daki annesine mektuplar yazmıştı. Mektuplarında Tarsus’ta o tarihteki yaşama ilişkin anılarını aktarıyordu. Mersin’i, Adana’yı anlatıyordu. Tarsus çarşısını tasvir ederken o günün renkliliğini çok güzel özetlemişti: “Tarsus çarşıları kozmopolit. Oralarda dirsekleri birbirlerine sürtünen bir düzine ırka rastlayabilirsin. Çoğunluğu teşkil eden Türkler, Arap Fellahlar, Ermeniler ve Rumlar. Adeta dört dilli bir Babil. Ayrıca Rusça, Farsça, Hindu ve İtalyanca da duyulur... Irklar arası işlerde Türk dili egemen. Ermeniler bu dili kullanmak zorundalar.”(s. 58)

Helen Davenport Gibbons’ın eşi de daha sonra ünlü bir tarihçi olarak tanıyacağımız Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu isimli önemli kitabın yazanı Herbert Adams Gibbons’dı. Helen’in annesine yolladığı mektuplar 1909 yılının Nisan ayı yaklaştıkça endişeli bir hale dönüşmüştü. Adana’da 25-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirdiği katliamın başladığı 14 Nisan günü Tarsus’ta da olaylar başlamış ve günlerce sürmüştü.
Tarsus Amerikan Koleji’nin yer aldığı bölge Ermeni mahallesinin ortasındaydı. Kolejin yüksek duvarları vardı. Saldırıya uğrayan Ermenilerin bir kesimi canlarını kurtarmak için okul binasına kaçmışlardı. Bu kaçışları Helen, 16 Nisan 1909 tarihli mektubunda annesine şöyle anlatmıştı: “Herbert’(eşi)in en sevdiği küçük bir çocuk başı yarılmış bir halde yanıma geldi. Babası evlerinde canlı canlı yakılmış ve küçük kız kardeşi de yaralanmış. Boynundan kurşun yarası almış bir adama bandaj hazırlıyordum... Cuma gecesi. Gökyüzü ateşten kızıllaştı. Ufkun yarısı alevler içinde; bütün Ermeni mahallesi yanıyor. Bizim yerel öğretmenlerimiz ve Henri İmer yönetimindeki oğlanlar cesurca alevlerle mücadele ediyorlar... Durumumuz giderek kötülüyor. Yangın bizi tehdit ediyor. Dört yüzden fazla mülteciyi barındırıyoruz; inleyen, dehşet içinde, kurşun menzilinin dışında kalmaya çalışan bir kitle.” (s. 85) 17 Nisan tarihli mektupta da şu satırları görüyoruz: “Sekiz yüz evin yandığını söylüyorlar. Evlerde hâlâ insanlar var. Eğer kendilerini gösterirler veya pencere ve çatılara çıkmaya kalkarlarsa vurulurlar.” (s. 91)

Aradan yıllar geçtikten sonra özellikle 1915 Tehciri yaşanınca Helen Gibbons, bu mektupları elden geçiriyor ve o günlerin anısına bir kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. 1917 yılında yayınlanan bu mektuplar Amerika’da bir belgesel olarak çok ilgi görüyor.Bu kitabın Türkçede yayımlanması ancak bu olayların üzerinden tam yüz yıl geçtikten sonra gerçeğe dönüyor.Tarsus’un Kırmızı Kilimleri, geçmişimizle yüzleşmek açısından bir belge niteliğindedir. Tabii neler olup bittiğini yeni yeni anlayan benim gibi Tarsuslular için o tarih daha da derin bir acıyı içinde barındırıyor.

Tanin Gazetesi
Türk Tarih Kurumu yayını olan Mehmed Çetin Börekçi’nin hazırladığı “Anadolu’da Tanin” başlıklı kitapta Tanin gazetesinin başyazarı Ahmet Şerif beyin Anadolu’ya yaptığı gezilerin izlenimleri yer alıyor.

Ahmet Şerif, 10 Ocak 1910 tarihinde, yani olayların 9 ay sonrasında Adana’ya yaptığı gezinin ardından bu şehirdeki durumu anlatırken Ermeni mahallesini şöyle tasvir ediyordu: “Bilinen feci olayın meydana geldiği sahne olan Adana, bugün de, üzüntü ve acıma duygularını çekecek durumdadır. Öşehrin bazı kısmı, hala, harabe şeklindedir, yanmış yıkılmış evler, olayın hayatta olan şahidi gibi, hatıraları tahriş ediyor ve bu hatırlama, düşünceleri, olayın sebeplerini araştırmaya itiyor.” (s. 120)
1909 olaylarının gelişmesini Ahmet Şerif şöyle özetlemişti: “Bundan sonra ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyen, şaşırmış, kudurmuş bu kitle hücum etti, öldürdü, yıktı ve yaktı. Uzak vilayetlerden , ta Kürdistan’dan, iş bulmak için gelen binlerce kişi, yağmaya koyuldu, evlerde, dükkanlarda bulduğunu aldı. Burada açıklanması gereken bir gerçek var: İslamlar her yönden saldırdıkları, yaktıkları ve yıktıkları halde, Ermeniler, öteye beriye kapanarak, çekinerek yalnız savunma ile yetinmişlerdir.” (s. 122)

Ahmet Şerif, Adana olaylarının 31 Mart ayaklanması ile aynı güne denk gelmesini de tahlil ediyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dinin basit emellerin desteklenmesinde ve uygulanmasında, az çok bir araç olarak kullanıldığı rivayet olunmasına göre, ihtimal ki, Adana faciasının İstanbul olaylarıyla bir ilgisi vardır.” (s.122)Adana katliamını araştırmak için görevlendirilen Osmanlı Meclisi Mebusan üyeleri de Ahmet Şerif’in saptamalarına benzer saptamalarda bulunmuşlar ve bunu bir rapor olarak hazırlamışlardı. 1909 olayları tarihimizin üzüntü verici sayfalarından birisiydi. Çok büyük acılara yol açtı.

Helen Davenport Gibbons’un tanık olduğu Tarsus’taki olayların ardından 9 ay geçtikten sonra Tarsus’taki manzarayı Ahmet Şerif bey 23 Ocak 1910 tarihli Tanin’de şöyle anlatıyor: “Olayda, Ermeni mahallesi yanarak, dört beş yüz aile açıkta kalmıştır. Mahalle bugün bile, o halde duruyor. Aslında, Tarsus’ta bir şey yok iken, Adana olaylarının etkileri ve bir gün, trenden çoğu uzak vilayetler halkından olan, birçok adamların çıkarak, halkı teşvik etmeleri, Ermenilerin Tarsus’tan öteye, beriye kaçmaya başlamaları meseleyi alevlendirmiştir. İlk silah, istasyonda patlamış, bundan sonra silah olan yerlere hücum edilerek, olaylar başlamış, Ermeni mahallesi ateşe verilmiştir. Bunun sonucunda tabii sıra yağmaya gelirÖBugün, yetim bir durumda olan Ermeni mahallesinin durumu, Tarsus için kanayan bir yaradır. ” (s.128-129)

Cemal Paşa olaya müdahale ediyor 25-30 bin Ermeni’nin yaşamını yitirmesine neden olan 1909 yılındaki Adana katliamı sırasında Cebel-i Bereket (Dörtyol) Mutasarrıfı olan Mehmet Asaf bey bu katliamdaki sorumluluğu nedeniyle yargılanıyor ve beraat ediyor. Mehmet Asaf bey, ayrıntılı bir şekilde kendini savunmak amacıyla bölgedeki gelişmeleri şöyle anlatıyor. “Babanzade adi bir bahaneyle azledilerek (ve esasen Babıali’nin mükerrer emirlerine rağmen beni gayr-i kanuni bir saniye bile tevkife yanaşmadığından) yerine meşhur İttihatçı Cemal bey (Paşa Bahriye Nazırı) vali olduğu zaman Ermeniler bayram, İslam halk matem ettiler. Zira yabancıların işe karışmasını engellemek için bütün İslamları feda ediyor ve Ermenilere dalkavukluk ediyordu.” (s. 20)

Cemal Paşa’yı suçlayan Mehmet Asaf bey o yılların ünlü gazetesi Tanin’in yayınları için de şunları söylüyordu: “İttihatçıların telkiniyle aynı görüşü savunan Tanin gazetesi de bu lekeyi yabancılara karşı daima Türk Müslümanlara sürmekte mahzur görmüyordu.” (s. 21)Türk Tarih Kurumu yayını olan Mehmet Asaf Bey’in savunmasını içeren “1909 Adana Ermeni Olayları ve Anılarım” Kitabı yayına hazırlayan İsmet Parmaksızoğlu.

TARSUS’UN KIRMIZI KİLİMLERİ
Helen Davenport Gibbons
Çeviren: Attila Tuygan
Pencere Yayınları
2009 125 sayfa, 10 TL.

24 Mayıs 2009 Pazar

Madem ki Ermenisin...

Madem ki Ermenisin, neden Türkçeyle bu kadar uğraşırsın? Çok insanın aklındaki soru bu. Kimi halis niyetle soruyor, kimi arıtmancı kinle. Birçoğunuz aklından geçirdiği halde sormaya cesaret edemiyor.

Bakın bu soruyu daha kimlere sorabilirsiniz.

Peder Gomidas Kömürciyan, Osmanlı Türkçesi grameri hakkında modern tarzda ilk sistemli eseri yazmış, İtalyanca, sene 1794. Adını Frenk cilasıyla cilalayıp Comidas de Carbognano etmiş.

Artin Hindoğlu (Hintliyan) ilk modern Türkçe-Fransızca sözlüğün yazarı, 1838. İstanbul konuşma dilini sistemli olarak yazıya yansıtan ilk Türkçe sözlüktür. Hindoğlu ayrıca Frenkler için pratik metotla Türkçe öğreten bir el kitabı yazmıştır.

Antuan Tıngır ve Krikor Sinapyan, Türkçede Batı kaynaklı bilimsel ve teknik terimlerin ilk sözlüğünü derleyenler, 1891. Mustafa Nihat Özön ve Meydan Larus’a dek altmış küsur sene alanında tektir; diğerlerinin hepsi bundan kopyadır.

Bedros Keresteciyan, Abdülhamit devrinde otuz sene Hariciye Nezareti hukuk müsteşarlığı yapmış, emekli olduktan sonra 1912’de Türkçenin ilk etimolojik sözlük denemesini yazmış. Adı üstünde, deneme. Buna karşılık Karekin Deveciyan’ın 1914 tarihli Balık ve Balıkçılık Terimleri Sözlüğü, Türkiye’de yalnız balıkçılık alanında değil HERHANGİ bir alanda yapılmış en mükemmel işlerden biridir.

Agop Martayan, Dil Devriminin teorisyeni, Türk Dil Kurumu’nun baş uzmanı ve ilk genel sekreteri. O ekipte birkaç yabancı dili doğru dürüst bilen tek kişidir, Öztürkçüler işi büsbütün zevzekliğe vurmadıysa onun sayesindedir derler. İyi mi yapmış, kötü mü bilmem. Atatürk’ün verdiği ismi Agop Dilaçar’dır. Her zaman A. Dilaçar diye yazılır, herhalde kısa olsun güzel olsun diye.

Parseh Tuğlaciyan, fazlalığı kesilmiş hali Pars Tuğlacı. 1971’den 2000’lere dek piyasadaki en iyi Türkçe sözlük olan Okyanus’un yazarı.

Edvard Sevortiyan senelerce Sovyet Bilimler Akademisinin Türki Diller bölümü başkanı, Akademinin yayımladığı altı ciltlik Türk Dillerinin Karşılaştırmalı Etimolojik Sözlüğünün baş editörü.

Ne diye uğraşmışlar? Belki şundandır: Şimdi artık değil ama bundan iki kuşak öncesine dek dünyadaki tüm Ermenilerin yüzde 25 kadarının anadili Türkçe idi; tüm Ermenilerin yüzde 70 kadarı da anadili kadar veya daha iyi Türkçe bilirdi. Yeryüzünde Türk olmadığı halde nüfusa oranla en fazla Türkçe bilen ulus Ermenilerdir. (Belki de Kürtlerden sonra ikincidir, emin değilim.)

Türkler son doksan yılı saçma sapan ideolojik saplantılarla heba etmeselerdi eminim Türk dili hakkında çok daha değerli ve kapsamlı eserler ortaya koyabilirlerdi. Eh Türklerin yapmadığı işi elbet birileri yapacak, o birilerinin de dünyada Türklerden sonra en çok Türkçe bilen ulus olması normaldir herhalde.

Sevan NİŞANYAN (Taraf 2009.05.24)

21 Mayıs 2009 Perşembe

Türkü

“Halk ezgisi” anlamında türkî sözcüğüne en erken 15. yüzyıla ait Kâbusname tercümesinde rastladım. Eminim daha erken örnekleri bilen uzmanlar da vardır; aydınlatırlarsa memnun olurum. 16. yüzyılda Avrupalı tüccarlar için bir Türkçe el kitabı ve kelime listesi hazırlayan Floransa’lı Filippo Argenti, türkî = a) Türk işi, Türk usulü, b) köylü havası demiş. Meninski lugatine göre türkî çağırmak = “ciğerin derininden gelen yanık sesle şarkı söylemek”. Diğer adı ırlamak veya yırlamak.

Osmanlı’nın genel kullanımında “Türk” ve “Türki” tabirleri Anadolu köylüsünün dilini, tarzını, kültürünü ifade eder. Etnik bir nitelemeden çok SINIFSAL bir tanımdır. Epeyce aşağılama (ama biraz da nostalji ve takdir) içerir. İstanbullu’nun, ya da okumuş ve yönetici zümreden birinin 19. yüzyıl ortalarından evvel kendine “Türk” dediğine hiç tanık olmadım. Şu aralar 1720 tarihli

Vehbî Surnamesini okuyorum. Oradaki “Türk” tiplemesini bugün yaz, alimallah 301’den hüküm giyersin.

Kafa karıştıran bir mevzu, biliyorum. Daha net olsun diye şunlara da değineyim. Bir, devleti kuran hanedanın ATALARININ Türk olduğunu bilirler ve söylerler. Ama mesela Kanuni Sultan Süleyman’a “Türk” demeye cüret eden kimse çıktığını sanmıyorum, yabancı Frenkler dışında.

İki, egemen sınıfın ortak konuşma dili şüphesiz Türkçedir. İstanbul sarayı ile İstanbul sokaklarının hâkim dili de Türkçedir. Hem bugün bildiğimiz Türkçeden pek farklı olmayan, gayet renkli ve bol deyimli bir Türkçedir. Ama bu dil asla yazılmaz. Bir kimlik unsuru olarak öne çıkarılmaz. Osmanlı okuryazar zümresi Türkçe yazmaz: Arapça ile Farsça ve Türkçenin karışımı olan olağanüstü sun’i ve rafine bir dili yazarlar. Üstelik bu dilin –hayrettir- bir adı yoktur, “elsinei selase” (üç diller) diye geçer. Bir dilden ziyade bir tür emperyal üsluptur, edebi bir janrdır. Mecbur kalınca “lisanımız” derler, ama isim vermekten özenle kaçınırlar. “Osmanlıca” da demezler, çünkü o deyim de ilk 1850’lerde icat edilmiştir.

Çağdaş önyargıları geçmişe yansıtmaktan vazgeçip “tam olarak nasıl olmuş”u açık zihinle anlamaya çalışırsak belki bugünü de daha iyi anlayacağız, öyle sanıyorum.

Sevan NİŞANYAN

Retro takılmak

Çağdaş yaşamı tabii ki de destekleriz. Çağdaş yaşamı kim desteklemez? Ben illa retro takılacağım, kafama fes giyeceğim diyen mi var?
Bunların anlamadığı veya anlamazlıktan geldiği şu: Çağdaş yaşamın simgesi, bayrağı ve peygamberi diye Mussolini ile Hitler’in çağdaşı bir eski asker-politikacıyı öne koymak olacak iş değildir. Her şeyden önce o çağdaşlık iddiasına zarar verir, inandırıcılığını zedeler, sırtına taşıyamayacağı bir kambur yükler. İlla peygamber lazımsa bizde hakikisi var diyen adamlara verecek cevabın kalmaz. Daha önemlisi dünyanın dört bir yanında BUGÜNKÜ çağdaşlığı temsil eden zümrelerle ortak bir dilin kalmaz. “Çağdaş yaşam” kulvarında senin doğal müttefikin olması gereken Brüksel’deki, Seattle’daki, Tiflis’teki, Mumbai’deki genç, zeki, dünyadan haberdar insanlar “Bu Türkler yetmiş sene önce ölmüş bir darbeci generali çağdaş yaşamın son merhalesi zannediyorlar, annee” deyip seni arkandan tiye alırlar. Zaten bütün dünyanın bildiği tarihî inkâra azmetmiş olmak gibi bir handikapın var, bu da eklenince büsbütün yalnız kalırsın.

Bölüğe mıntıka temizliği yaptırmakla devlet yönetmek arasındaki farkı anlamaktan aciz bir avuç cahil paşa ile çağdaşçılık oynarsın.

Düşünsen absürd ötesi bir hadise var ortada. “Çağdaş yaşam” denilen şey 1920’lerde 1930’larda durmadı ki, yürüdü gitti. Golf pantalon giyip panama şapka takmak bu devirde çağdaşlık falan değildir, fes ve kavuk giymek kadar tapon bir antikalıktır. Birtakım zattarazotti izci marşlarıyla orgazma gelip Führer’e Başbuğ’a selam durmak 1933’te belki moderndi ama bu çağda çağdaşlık sayılmıyor, psikopatlık sayılıyor.

BUGÜNKÜ çağdaşlık nedir, bakın şöyle anlatayım. Photoshop diye bir program var, bilirsiniz, onun başında çıkan künyeye bakın.

Bir Hintli, beş tane Çinli, bir Bulgar, altı-yedi Anglo Amerikalı, birkaç Yahudi, bir Afrikalı, iki Japon’un adı çıkar. Çağdaş yaşam işte odur.

Enternasyonalizmin hasıdır. İnsanlık tarihinin gördüğü en heyecanlı işlerden biridir.

Çağdaş olacağım, vatanıma milletime özümü armağan edeceğim diye varolmayan düşmanı Çanakkale’de denize dökme hayalleri kurarsan çağdaş mağdaş olmazsın, gülünç olursun.

Adam Çanakkale’yi çoktan geçmiş, masandaki ekrandan sana el sallıyor çünkü.

Yalnız ve asosyal olmak gayet iyidir, insanı yeniler.

Bu başlığı görünce “Hıdırcım, sen iyice şaşırdın” diyebilirsiniz, ama ne olur biraz bekleyin, bu yazıyı okuyup bitirin, sonra ne derseniz deyin... Geçen gün Türkiye kökenli Kürtlerden ve Türklerden oluşan bir grupla New York Metropolitan müzesinin damına (Cantor Roof Garden) çıktık. Burası harika bir yer, doğal bir balıkgözü manzara var, yani geniş bir görüş açısına sahipsiniz. Bu manzaranın içinde, Central Park’taki ağaçların yeşil kubbesi ve bu kubbeyi ötede bir ufuk çizgisi gibi kesen yüksek Manhattan binaları yer alıyor. Hele bu mevsimde havalar da böyle güzelken, harika bir şey burada bulunmak. Çünkü burada, cuma günleri 8’e kadar açık olan bir de bar var. Buradan içkinizi alıyor, fırt fırt yudumlayarak keyfinize bakıyor, buna ek olarak oracıktaki açık hava sergisinde yer alan ilginç sanat eserlerini inceliyorsunuz.
Burada benim çok sevdiğim bir sergi vardı, daha yeni kalktı. Jeff Koons on the Roof adını taşıyan bu sergide, dışı yansımalı ve pürüzsüz olan, paslanmaz çelikten yapılmış Balon Köpek (Balloon Dog) benim en sevdiğim eserdi. Çocuklar için hazırlanan okuma kitaplarındaki şekillerden ve Truva Atı’ndan esinlenerek yapılmış bu köpek heykel. Bunun gibi eşi benzeri pek görülmemiş türde daha başka heykeller de vardı o sergide... Yeni sergi ise yine çok ilginç: Bu serginin adı Roxy Paine on the Roof: Maelstrom. Burada da paslanmaz çelikten dev ağaçlar ve bu ağaçların etrafa yayılmış uzun dalları yer alıyor. Roxy Paine’in benzeri tarzda bir çalışması daha önce Manhattan’ın göbeğinde yer alan Madison Square Park’ta sergilenmişti, hâlâ orada. Parktaki ağaçların arasında, diğer ağaçlarla aynı ebatlarda olan iki tane metalden ağaç yer alıyor... İşte bu yaratıcı çalışma, sanatçı için Metropolitan müzesine giden anahtar oldu.

Ben, içkimi yudumlayarak etrafta dolaşıyorum... Çünkü bizimkiler yine biraraya gelmiş, fıs fıs fıs politika konuşuyorlar. Üstelik Türkiye politikası... Yani asap bozucu konular. Hiç çekemem... Manzara beni öyle büyülemiş ki sanki içkimin her yudumunda sarhoşluğum iki kat artıyor. Bu arada içtiğim şey, şişesi bazı yerlerde 250 dolara satılan 1998 yapımı Bordeaux şarabı Cheval Blanc falan değil... içtiğim şey bildiğiniz gazoz, sprite, 0 calori 0 carb.

Bizim Kürtler ve Türkler o köşede Türkiye’yi kurtarmaya çalışadursunlar, ben kendime civardan konuşacak başka birilerini buldum bile. Bu birileri, serginin hazırlanışı sırasında yaşanan ilginç olaylarla ilgili konuşuyorlardı.

O akşam Metropolitan’dan Kürt ve Türk arkadaşlarımla ayrılırken, aklıma iki soru takıldı. Birinci soru: Siyaset neden Türkiyeliler arasında bu kadar çok konuşuluyor? İkinci soru: Neden Türkiyeliler bu kadar çok birbirleriyle görüşme ihtiyacı hissediyorlar? Sonra New York ve İstanbul arasında bir kıyaslama yaparak sorularıma cevap aramaya çalıştım. New York sokaklarında dolaşırken daha fazla sayıda yalnız insan gözünüze çarpar. İstanbul sokaklarında dolaşırken ise yalnızların oranında belirgin bir düşme olduğunu fark edersiniz; daha fazla ikili, üçlü dörtlü gruplar görürsünüz. Bir başka nokta da şu: New York metrosunda rastladığınız o yalnız insanlar, ellerine bir dergi, bir gazete ya da bir kitap almış okuyorlardır. Bunu yapmıyorlarsa bile Ipod’larıyla müzik dinliyorlardır. İstanbul’dakiler ise çoğunlukla grup oldukları için birbirleriyle konuşurlar, yalnız gezenlerse kulaklarına dayadıkları cep telefonuyla yine birileriyle konuşurlar.

Resmetmeye çalıştığım bu tablodan herkes kendine göre bir sonuç çıkarabilir. Mesela içinizden bazıları, biraz acıyarak biraz da eleştirerek diyebilir ki ah kapitalizmin aynası olan New York, insanları nasıl da asosyalleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. O zaman ben de derim ki yok yok yok, hiç de değil... Çünkü bana göre yalnız olmak ve asosyal olmak insanları da toplumu da daha çok geliştiren, oldukça yararlı bir olgu. Yalnızlık sizi başka şeylerden etkilenmeye müsait kılıyor. Örneğin yeni bir insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz, o insandan yeni şeyler ve yeni alışkanlıklar öğreniyorsunuz, yeni bir müzik keşfetme ve dinleme imkânı buluyorsunuz, bir kitap ya da dergi okuyarak olaylara farklı bakabiliyorsunuz. Kısacası mevcut sosyal çevrenizin etki alanından çıkıp, yeni etki alanlarına girmiş oluyorsunuz. Bu da sizi değiştiriyor, daha açık fikirli ve daha anlayışlı kılıyor, belli bir kliğin içine de saplanıp kalmanızı önlüyor.

Bunun yanı sıra yalnızlık size kendinizle yüzleşme fırsatı veriyor. Evde tek başınızayken kendinizi sorgulamaya daha müsait olursunuz. Bu da sizin kişiliğinizde ister istemez bir ilerlemeye ve bir olgunlaşmaya neden olur. Oysa birileriyle birlikteyken sürekli başka insanları ve kurumları suçlamaya, ayıplamaya ve yargılamaya dayalı sohbetler edilir. Tabii bu arada kendinizi görmezden gelir ve hayattaki bütün günahları başkalarının boynuna atarsınız. İşte bu nedenle Türkiyeliler politika ve futbol konuşmayı çok sever. Çünkü her iki alan içinde de suçlayabileceğiniz ve günahkâr ilan edebileceğiniz bir sürü karakter vardır, kendiniz hariç.

Hasan GEVİŞ

Şafakçılar

Günlük yaşantımda yeni bir özgürlük tanımı peşimdeyim. Arayışım, ‘Gündemimi kim belirliyor?’ sorusunun cevabında yatıyor.
Aziz Nesin’e, “Vaktimiz çöpçülük yapmakla geçiyor,” dediğimi hatırlıyorum. O yazar, ben üniversite de hocaydım. Bunu dediğim günlerde çeşitli mesleklerden arkadaşlarımızla işimiz gücümüz sanki 12 Eylül rejimine karşı durmaktı. Onlar toplumu pisletiyor, bizse çöpçülük yaparak onların pisliklerini temizliyorduk.
Başkalarının yaptıklarına karşı gelmekle geçirdiğimiz saatler, bizi onların tutsağı yapıyor. Başkalarının kötülüklerini araştırmakla, gün ışığına çıkartmakla geçirdiğimiz saatler bizi onların karanlığına gömüyor. Başkalaırnın saldırdırılarına karşı savunmaya ayırdığımız saatler bizi bekçiliğin prangasına vuruyor.
Evet, kötülüklere karşı gelmemek, kötülüklere icazet vermek demek. Evet, başkalarını savunmamak bir gün senin de savunmasız kalman demek. Evet, vicdanımın sesini susturmam kardeşimin feyadına sağır kalmam demek.Tarihimize bakıyorum. Çöpçülük vazifemizi ihmal etmemişiz. Etmemeliyiz de. Kölelik kalkmış. Çocuklarımızı tanrılara kurban etmiyoruz. Kadınlar biz de varız diyebiliyor. Sorgulanmayan saltanatları yüzlerce yıl süren ailelerin boyunduruğundan kurtulduk.
Tarihimize bakıyorum. Mirasımız çöp toplamazken yaptıklarımız. Mirasımız şarkımız, şiirimiz. Müzelerimizde sakladıklarımız. Ninnilerimizde çocuklarımız için temennimiz. Hepsi nasıl olmak istediğimizin ifadesi. Çöpçülükten öteye gitmezse günlük uğraşımız. Yazdıklarımız, konuştuklarımız başkalarıyla uğraşmaktan öteye gitmezse, tam zamanlı çöpçüler olarak çöpten başka bir şey görmezse gözümüz, gençleri yeteri kadar çöp toplamamakla suçluyorsak eğer, çöp atanlar kadar bizler de geleceğimizi koca bir çöplük olmaya mahkum ediyoruz demektir.Gün be gün bizi günümüze isyana çağırana rağmen içimizdeki cevheri unutturacak balçığa saplanmamak... İçimizdeki güzeli ifade edebilmenin de yollarını arayıp açacağımıza, fedakarlıklar silsilesinde yönümüzü kaybetmemek... Düzenin gündemiyle didişmekle yetindiğimiz sürece düzenin gündeminde kalmaya mahkumuz...

Şafakçılar*
Biz bu tepeye kılınçlarla

Bir savaş vermeye gelmedik;
Yaşamı zor bir amaç uğrunda harcayarak
Yitirmek akıllıca da değil üstelik.
Ama bazıları gibi ölebiliriz yine de
Bir yol açarken doğacak güneşe.

Çeviren: Özcan Özbilge*Arna Bontemps (1902 - ) Lousiana’da doğdu. 1923’te Pacific Union College’yi bitirdi. Kütüphanecilik üzerine çalıştı. 1926 ve 1927’de Fırsat (Opportunity) isimli zenci yazın dergisinin koyduğu Alexander Pushkin ödülünü üstüste kazandı.

Gündüz Vassaf

19 Mayıs 2009 Salı

Mustafa Kemal kızını kaybetti

Onu ilk gördüğümde “Ne kadar da Batılı bir kadın” demiştim... Giyimi sadece Avrupalı entelektüel, okumuş, yazmış kadınlarda görülecek derecede sadeydi... Hafif bir makyaj var mıydı yüzünde bilmiyorum ama yüzünün estetiği makyajı değil sadeliği ön plana çıkartıyordu... Saçları kumral, yüzü çilliydi ve cildi beyazdı... Annesinin İsviçreli olduğunu öğrendiğimde şaşırmamıştım, çünkü her şeyiyle Avrupalı bir kadın imajını çiziyordu...

Avrupalı entelektüel kadınlar Türk tipi sarışın olmazlar... Cart renkleri kullanmaz, fazla makyaj yapmaz, yüzü boyamaz, ellerine kırmızı oje sürmezler... Genelde tırnakları ojesiz, elleri sade ve sıcak bir yumuşaklık içindedir... Giysilerinde bej, kahve tonları, pastel dokular fazlaca ön plana çıkarlar... Giysiler sırıtmaz, giysiler bağırmaz, hafif boldurlar, altından vücut hatları çıkmaz...

O da öyleydi... Medeni Batılı ve fakat sadeydi... Nedense üzerimde hem fizik hem kimyadan çifte Nobel’li Madame Curie’nin sadeliğini ve fiziğini andıran bir izlenim bırakmıştı... Fransız yazar Beauvoir’ın sadeliğindeki izdüşümü de hissetmiştim onda... Avrupalı edebiyat, felsefe ve bilim kadınlarında görülen türde bir misyonerlik hakimdi ruhunda... Türkiye’yi Batı’nın bindiği gemiye bindiren Mustafa Kemal’e aşırı bir hayranlık, Batı’nın pozitivizmine, rasyonalizmine (akılcılığına) bilimsel bir inanç ve modernliği defile mankenliğinde aramayacak derecede özgüveni yüksek bir giyim tarzı... Bunların hepsini üstünde buluşturan bir Mustafa Kemal tarzı bir Türk kadını profili...

Sanıyorum Türkan Saylan’ın kimsenin gözünün önünden gidemeyen fotoğrafının sihri, onun sade, münevver, insanlara yardıma açık, mutedil, sevecen, kalpten ve gülümseyen ama inatçı kişiliğindeydi... Namık Kemal Zeybek gibi politikanın kurdu bir kişilikle tartışırken, “Ne kadar sade ve mülayim görünüyordu... Oysa düşüncelerinde ne kadar inançlıydı... Ne kadar tavizsizdi...” Öyledir Batı’nın Rönesans ve Reform katarsislerinden geçmiş, genetiği o katarsislerin entellektüel imbiğinden süzülmüş aydın tipinin inançları ve akılcılığının yumuşak ama taviz vermez biçimi... Oralarda çok sık görülmez, çok çabuk dönenler, inançlarını hemen değiştiriverenler, Ortaşark kurnazlığıyla günlük çıkara göre rota değiştirenler...

Çünkü düşünce ve inançlar “O kültürlerde kolay elde edilmezler... Fazla düşünerek, çok okuyarak, epeyce öğrenerek ve hayatın içinde çokça sınanarak” oluşturulur düşünce sistematikleri... Oportunizm gelişmiş Batılı kültürlerin pek rağbet ettikleri bir düşünce tarzı değildir... Esasen köylü kurnazlıkları, köylülüğün yani feodalitenin kültürel olarak halen etkin olduğu toplumlarda ve kültürlerde görülür... Türkan Saylan için çok şey söylenebilir... Ama oportunist değildi burası kesindir... İnandığı şeyler çok iddialı ve abartılı olmayabilir... Mustafa Kemal’i sevmek, eğitime bir ömür boyu hizmet etmek, cüzzamlıları iyileştirmek, “güç ve iktidarın” para ettiği Ortaşark toplumlarında fazlaca revaçta meslekler değildir...

Bu toplumlar daha cart curt edilecek meslekleri göğe çıkartırlar... Paranın gücün, kalantorluğun, höt demenin, zart zurt etmenin, tepeden bakmanın, insanları rahat yönetebilmenin meslekleri revaçtadır... Önemli görünmek önemlidir... Önemli şeyler yapıyormuş havası basmak, dünyayı parmağında çeviriyormuş edasıyla ortada dolaşmak, “sen benim kim olduğumu biliyor musun” teranesiyle şişinmek daha bir makbuldür ve rağbet görür... Türkan Saylan bunlara rağbet etmeyecek kadar, bu ucuzluklardan kendine güç yaratmayacak kadar Batı’lı ve Avrupalı bir Türk’tü... Ona çamur atanların, niye attıklarını biliyorum... Onların kolay kolay kaldıramayacağı kadar çağdaş, temiz, namuslu ve dürüsttü...

Kadınlığını kullanmayacak kadar insan, rahibe olmadığını itiraf edecek kadar kadındı... Aşklarını ve sevgilerini itiuraf edecek kadar duygusal, bilimden ve pozitivizmden vazgeçmeyecek kadar akılcıydı... Mustafa Kemal bir kızını kaybetti... Onun ve Türkiye’nin başı sağolsun...

Reha MUHTAR

15 Mayıs 2009 Cuma

Edepsiz yazarlar edepli meclis

Yıllarca metin yazarlığı yaptım. Bir gün gazetede yazmaya başladım. Metin yazarlığından kurtuldum sandım. Baktım benden bir başka metin yazmam bekleniyor. Bir başka edep kurmam isteniyor. Benden aslında yine bir metin talep ediliyor. Hem de bu kez, çok daha az paraya. Ve bir küçük farkla, bu metnin yazarı bir reklam yazarı gibi ‘incognito’ değil, bir adı var bu yazarın, adı, Metin Özgün.

Metin yazarının İngilizcesi ‘copy writer’dır. Copy, en temel anlamında taklit edilecek, çoğaltılacak model anlamına gelir. Copy writer da bu çoğalmaya elverişli modelin üreticisidir. Aslında restoratördür, ama kendine yaratıcı demeyi pek sever. Kendine yaratıcılığının bedelinin ödendiğini düşünür. Oysa, hiçbir zaman hiçbir şey yaratmayacak olmasının tazminatıdır ona ödenen.Sanmayın ki derdim reklamcıyı küçümsemek. Reklamcıyı küçümsemem.

Hatta bu memlekette reklamcıyı takdir ederim. Reklamcı en azından bu tazminatı iyi kötü tahsil edebilen kişidir.Zira diğer yandan, kendinden isminden cisminden vazgeçişin tazminatını tahsil edemeyen, kendine yazar diyen bir sürü amatör/profesyonel ‘copy writer’la doludur memleketim. Ucuz ‘copy writer’larla.‘Literatür’ün adının edebiyat olduğu bir memlekette yaşıyoruz. Gariptir memleketim her arapça kelimeden vazgeçmiştir ama edebiyat kelimesini pek sevmiştir. Edep yerini yabancı bir kelimeye terkedemez. Terketmemelidir. Halbuki edepsizlik şeffaflığın temelidir. Kadınsı bir erdemdir. Edepsiz ara sıra da olsa, cemaatinin kapısından dışarı çıkıverendir.Kelimelerle devam edelim. Güzelim ‘nazariye’ kelimesi yok olmuş mesela. Yerine, herkesin bir kulağından girip tam beyninde patlayan, ismi cisminden büyük ‘teori’ kelimesi gelmiş oturmuş. Nazariye, nazar kelimesinden gelir. Yani bakıştan. Bakmaktan.

Her ‘teori’ altı üstü bir bakıştır. Bir bakış açısıdır. Nazariye kelimesi hayatta kalsaydı, hâlâ soluk alsaydı, her telaffuz edildiğinde, bu bakış açısını iliklerimizde hissedecektik. Şimdi hissetmiyoruz. Yerine, tanrılardan gelen ulvi bir ‘bilimsel teori’ mevhumuyla yaşıyoruz.Nazariye yaşasaydı, nazariye kelimesinin gönlü genişliği edebiyat kelimesinin biçareliğini belki dengelerdi. Bir milletin diline bu derece müdahale etme hakkını ve küstahlığını sadece ve sadece işgalci yabancılar kendinde görür. Bizi kim işgal etti? Neden işgal etti? Bizi Türkler mi işgal etti? Atamız niye Türk? Yoksa emperyalist olan Türkler mi?İşte bunlar edepsiz sorulardır.

Türkiye’de bir köşe yazarının sormaması gereken sorulardır. Bunlar, tamamıyla benim sorularımdır. Benim yazarken gittiğim uzak yerden getirdiğim sorulardır. Böyle sorulardan davacı olunur. Halbuki muasır medeniyet, soruları tam da bu tarzda sorabilen edepsizlere ‘yazar’ diyor. Aynı soru tabii bir başka tarzda da sorulabilir. Mesela şöyle, köşeye sıkışmış bir imparatorluktan bir ulus çıkarmaya çalışırken bu kadar ileriye gitmek gerekir miydi? Bu, cevaptan önce soruda uzlaşma arzusudur.İşte soruyu böyle sorarsan ‘copy writer’ olursun. Her toplumun copy writer’a ihtiyacı vardır. Siyasete ihtiyacı vardır. Ünlü bir Japon yazar, bu işi kar küremek, çöp toplamak olarak tanımlıyor. Ben yapmasam biri yapacak türünden. Pis iş yani.Ama bir toplumun yalnızca ve yalnızca ‘copy writer’lara ihtiyaç duyması, yazardan için için nefret etmesi, metinden ve edepten saparak her yazı yazdığında yazarı cezalandırması patolojik bir durumdur.Böyle toplumlar, meselelerinin sınırlarına gitmek istemeyen toplumlardır.
Çünkü meselelerin sınırında yine kendileri vardır. Yani, mesele bu kadar dardır. Ve en fenası, meselelerinin sınırında birbirlerinden pek farkları yoktur. Asıl buna tahammül edemezler. Sınıra vardığında yok olmaya. Farksız olmaya. Bir hiç olmaya. Cılız bir öteki bile kalmamasına. Bakın Cemil İpekçi Aktüel dergisine verdiği röportajda ne diyor? Soru: Muhafazakârlaşma bahsini konuşuyorduk, mesela sen 20’li yaşlarındayken daha mı modern, laik bir ülke vardı? İpekçi: Ne moderni Ozan’cım? Ben 20’li yaşlardayken, Nişantaşı’nda bile, iki erkekle flört eden kızla kimse evlenmezdi......

Ne diyor Cemil İpekçi? Ne modernliği ulan, diyor sözün kısası. Edepsizlik yapıyor. Yazsa da yazar yazmasa da yazar İpekçi. Canı gönülden kutluyorum kendisini.
Copy writer’ın işi nedir bilir misiniz? Farkı pek az olanı çok farklı göstermek. Hakiki olmayan bir farkı beslemek için yazar diye bu yüzden bu kadar ‘copy writer’ besleniyor. Bu yüzden gerçekleri ‘genele yaymayın yönetmenleri’ gazeteleri yönetiyor. Edepsiz bir Millet Meclisi ve edepli yazarlarla yokluğumuza şekil veriyoruz. Halbuki tam tersi olması gerekirdi, di mi? Edepsiz yazarlar ve edepli bir Meclis’le varlığımıza şekil vermek.

Gökhan Özgün - 21.08.2008

Delal Dink

Biz babamı İstanbul’a gömmemiş miydik, yüz binlerle birlikte? Sonra, kavgalı olduğum Tanrı’yla konuşuyorum: Affederim seni, ama bir şartla. Bana söz ver, babamın sonuncu olduğuna dair. Bu iki halktan 1915 ve sonrasında ölenlerin sonuncusu olsun. O zaman belki öfkem de azalır sana...
Duramadım İstanbul’da. Aldım yanıma ailemden 14 yürek daha, gittim Hayasdan’a.Sokakları dolaşırken, beklemediğim bir duyguyla karşılaşıyorum. Bundan üç yıl önce geldiğimde ne kadar da yaşlı görünmüştü şehir gözüme, ne kadar yalnız, ne kadar hüzünlü. Bu defa hiç öyle hissetmiyorum. Hayat gelmiş buraya, şehir gençleşmiş.Bir taksiye biniyoruz, bizi anıta götürsün diye. Anıt yolunda dayanamayıp soruyorum şoföre, maçla ve Gül’ün gelişiyle ilgili ne düşünüyor diye. “En önemlisi sınırın açılması. Asıl sorunu çıkaranlar devlet yönetimi. Bıraksalar halk kendi ortak dilini bulur” diyor. Kim ki bu adam? Yüzünü görmek istiyorum. Göremiyorum...Çıkıyorum merdivenleri, Soykırım Anıtı’na doğru. İlerleyemiyorum önce anıtın olduğu yere. Çöküyorum müzenin girişinin kenarındaki taş tümseğin üstüne, uzaktan izliyorum. Daha önce de gelmiştim buraya, üç yıl önce. Ama bu defa farklı. Niye bu kadar ağlıyorum? Niye bu kadar etkileniyorum? Biz babamı İstanbul’a gömmemiş miydik, yüz binlerle birlikte? Sonra, kavgalı olduğum Tanrı’yla konuşuyorum: Affederim seni, ama bir şartla. Bana söz ver, babamın sonuncu olduğuna dair. Bu iki halktan 1915 ve sonrasında ölenlerin sonuncusu olsun. O zaman belki öfkem de azalır sana.Sonra müzeye iniyoruz. Resimler içini parçalıyor insanın. Bugün interneti açarsam kaç tane benzerini görebileceğimi düşünüyorum, bugünle ilgili, şu anla ilgili... Tam da o dakikada, ne kadar çok ırkçılık yapıldığını, ne kadar çok ırkçılık kurbanı olduğunu hissediyorum ruhumda. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Burası sadece 1915 Soykırım Anıtı mı?Irkçılık kurbanlarıMüzeden çıkınca anıt beni çağırıyor bu kez; gitme cesaretini buluyorum. Giderken, biri yanıma yanaşarak, geçen 24 Nisan’da yüz binlerce insanın, üzerinde ‘Malatya’ yazan duvarın önünde durup çiçekler bıraktığını anlatıyor. Sonra, anıtın göbeğine varıyorum. Kimse kalmamış görünürde. Ama yalnızlık hissi yok içimde. Ne kadar da huzurlu. Sanki bir şey beni merkezine çekiyor. Tüm ırkçılık kurbanlarıyla nefes alıyorum o göbekteki delikten. Bıraksalar da şuraya kıvrılıp uyusam...Sonra yemeğe gidiyoruz hep beraber. Babamın Türkiye’den gelen gazeteci dostları, arkadaşları orada toplananlar. Utanmadan masanın başına oturuyorum, masayı en iyi noktadan doyasıya seyretmek istiyorum. Babam da bu restorana gelmiş daha önce. Restoran sahibi neredeyse eliyle yedirecek bana yemekleri. Masadakilere bakınca, babamın son yazısında yazdıkları aklıma düşüyor: “Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, tanıdık-tanımadık binlerce dostumuza olan saygımızın gereğiydi.” Ne kadar da kızgınım babama, bırakıp da gitmediği için yurtdışına. Al bak, dostların yaşıyorlar, onlar ‘Türk’, benim saf babam, bir türlü anlamadın ‘Ermeni’ olduğunu; kendini onlarla nasıl da bir tuttun, denk saydın. Ne kadar da kızgınım, bilemedin diye; Ermeni yazar çizerin, aydının, Türkiye’de yaşama hakkı yoktur diye.Cemal Paşa’nın torunuAma ya bu akşam? “Hrant’a!” diye kadeh kaldırıyorlar. İlacımın son damlasını veren, Cemal Paşa’nın torunu oluyor. Burada gelenekmiş masadakilerin sırayla kalkıp konuşma yapması ve kadeh kaldırılması. Kalkıyor ayağa ve onu buraya babamın getirdiğini anlatıyor. Birbirimizin acılarına saygı duymaktan bahsediyor, gözleri yaşlı, sesi titrek. Herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyor masada.Dayanamıyorum, dışarı kaçıyorum restorandan, doyasıya ağlamak için. “Benim aslan babam” diyorum o akşam. Bu insanları bırakıp nereye gidilir? Elbette kalacaktı! Kızgınlığım, öfkem azalıyor bu gezide. Sanki 19 Ocak’tan beri içine kapatıldığım yüksek basınçlı kavanozun kapağı pıt diye açılıyor Yerevan’da. Yüreğim genişliyor. büyük bir nefes çekiyorum içime. Sıkışmış yüreğim genleşiyor, büyüyor... Havası mıdır acaba bu Yerevan’ın? Büyüleyici güzelliği midir acaba Hrabarag’ın? Eçmiadzin midir? Yoksa futbol mu? Yoksa, onlar yaşadıkları, ama babam öldürüldüğü için hayatlarını kıskandığım dostlarıyla, babamın bir rüyasında yaşamak üzere bir arada olmak mıdır? Acı zamanlarda da yanımızdaydı bu insanlar, ama bu defa farklı. Geleceği Ermenilerle birlikte inşa etmek için gelmişler buraya. Umut yolculuğuna çıkmışlar babamla.İlaç öyle bir ilaçtı ki, ertesi gün hiç uyanmadım. Bir rüyada yaşadım.Yürüyerek maçaBütün Yerevan’la birlikte maça yürüyerek gittim. Cumhuriyet Meydanı’ndan Hrazdan’a upuzun bir yol, bir tepeye tırmanış başladı. Akın akın. Yokuş yukarı çok yürümüşlükleri vardır Ermenistanlıların, yıllardır, her 24 Nisan’da. Vakur ve sessiz. Bu sefer vakur ve coşkulu ve sesli ve neşeli... Nasıl da keyifli herkes! Bir şölene davetliyiz sanki. Zıplayarak çıktım yokuşu, bir o yana bir bu yana koşarak. Sonra birden o bayraklar belirdi sağımda; yokuşun kenarında yol boyu dizilmiş, gencecik, hatta çocuk sayılabilecek askerlerin arasından. Sanki çocuk askerler bu manzarayı korumak için dizilmiş yokuşun kenarına. İzin alıyorum, aralarından geçip manzaraya yaklaşmak, bu anı bir fotoğraf karesinde saklamak için. Yok-mok diyor biri. “Meg hadig, inç gıllas”* diye yalvarınca dayanamıyor, gülerek “Peki” diyor. Hepsi anladı coşkumu ve gülerek izin verdiler, aralarından bir o yana bir bu yana zikzaklar çizerek yokuşu çıkmama, manzarayı içime çekmeme. Ermenistan ve Türkiye bayrakları yan yana göndere çekilmiş. ‘Baş başa’ kalmışlar. Hava ne kadar da rüzgârlı; sanki doyasıya dalgalansınlar diye birlikte, “Hasret giderin” dercesine... Biraz daha tırmanınca yokuşu, dün taşlarına çöküp babam için ağladığım Soykırım Anıtı düştü iki bayrağın arasına. Kalbim çırpınmaya başladı. Dün hıçkırıklarla ağladığım yeri, babamın mezarını, bugün gönderdeki iki bayrağın arasında görünce nasıl da coştu yüreğim. Ölümün yalnızlığı azaldı. Yalnızlık, yerini birlikteliğe bıraktı. Ölümün hüznü azaldı. Yerini umuda bıraktı, bir daha yalnız kalmama umuduna. Bir daha ölümün yaşanmaması umuduna. Gelecek umuduna. Diriliş umuduna.Stadyuma girer girmez müziği duydum; Ara Kevorkyan. Hani bazı müziklerin insanın hafızasında özel bir yeri vardır ya, işte bu muzik de benim hafızamda Ararat ile Karolin’in düğün müziği. Sonra babamı gördüm sanki. Stadyumun tam ortasında göbek atıyor. Bir oraya koşuyor, bir buraya.Coşku...Dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim ve oynamaya başladım.Göbek attık o gece biz babamla Hrazdan Stadyumu’nda karşılıklı. O günden, 19 Ocak’tan beri gözümün önüne gelen bütün görüntülerde babam yüzükoyun kaldırımda. Ayağa kalktı babam kısa süreliğine, Hrazdan Stadı’nda, 6 Eylül akşamı. katılmak için. Davet sahibi yine babam. Bir keyifli, bir keyifli. Açmış kollarını iki yana kocaman, sanki kucaklayacak herkesi, bütün stadyumu. Ararat’ın düğünündeki gibi, Agos’un 10. yıl gecesinde oynadığı gibi, gözümün içine baka baka, o sahanın göbeğinde oynadı da oynadı. Gözleri dolu dolu. Bir Ali’ye sarılıyor, bir Tuba’ya, bir Salpi’ye, bir Dikran’a, bir Gül’e, bir Sarkisyan’a. ‘Rüyası’nda buluştuk babamla Hrazdan Stadı’nda o akşam. Sarhoş olduk sırf umuttan, bir damla alkol bile almadan. Umut yolculuğunun bir durağında buluştuk.Sonra birden iki takım sahaya çıktı ısınmak için. Türkiye takımı çıkarken hafif ıslıklar duyuldu. Ayağa fırladım, “Pari yegak, hoş geldiniz!” diye bağırmaya başladım. Hayasdan tribünlerindeydim. Önümde oturan üç kız dönüp garip garip yüzüme baktılar. Hayatımda hiç maça gitmedim. Pek futbol da bilmem öyle... Zaten ilgilenmiyorum da işin futbolla ilgili kısmıyla. O arada, karşı tribünlerde, Genç Siviller’in posteri ilişti gözüme: ‘Arda topu Sarkis’e at.’ Zaten coşmuşum, iyice coştum. Hayasdan atağa geçiyor, top kaleyi bulmuyor, oturduğum Hayasdan tribününden bir ses “Ha s.ktir” diye bağırıyor. Hayasdan atağa kalkıyor “Koş be oğlum, koş be” diye bağırıyor bir başka ses, yine Türkçe. Türkiye takımından bir futbolcu yere düşüyor; benim gözüm Hayasdanlı futbolcuda, elinden tutup kaldıracak mı acaba? “Kaldır, vertzur” diye fırlıyorum yerimden. Gooooool! Kaldırıyor, ve ben ayakta alkışlıyorum. Tribündekiler yine bana dönüyor. Sonunda, biri bana “Türk müsün?” diye soruyor, Türkçe. “Yok” diyorum, “Ermeni’yim, Türkiye’den.” Sonra tanışıyoruz etraftakilerle. Biri yıllar önce Hemşin’den gelmiş, biri Trabzonlu. Bir diğerinin akrabaları, yine yıllar önce İstanbul’dan gelmiş. Bütün konuşmalar Türkçe Hayasdan tribününde. Kim olduğumu soruyorlar sonra. Gözleri doluyor her birinin, cevabı duyunca. Sonra bir ara arka sıralardan bir su uzatılıyor. Sürekli dans ettiğimi, bağırıp çağırdığımı gören, bilmediğim biri, ihtiyacım olduğunu hissetti herhalde. Böyle kabul ediyor beni Hayasdan tribünü.‘Onlar Türk mü?’Türkiye tribününün yanındaki tribünde oturan, Kanadalı bir diaspora Ermenisi soruyor bana “Türkiye’ye ayrılan tribününün yanında oturuyorduk. Orada maçı izleyenlerin ellerinde çiçek vardı, onlar Türk mü gerçekten?” “Türk tabii” diyorum. Garip bir ışık beliriyor yüzünde, “Bravo!” diyor. Üzülüyorum onun için. Belli ki, bugüne kadar, günlük hayatında Türklerle tanışma, yakınlaşma fırsatı olmamış...Ne kadar ‘dikkatli’ oynuyor iki takımın da futbolcuları. Sanki birbirlerini incitmemek icin ayrı bir çaba harcıyorlar. Bir ara, bir Ermenistan ve bir Türkiye oyuncusu, top için mücadele ederken omuz omuza bir pozisyona düşüyorlar. İkisi iki taraftan ittiriyor, ama bir türlü biri diğerinin dengesini bozamıyor, bozmuyor. Öylece kalıyorlar birkaç saniye, yan yana, omuz omuza. “Böyle de maç mı seyredilir?” demeyin. İtiraf ediyorum, böyle şeylere bakmaktan asıl golleri kaçırdım ben. Hayasdan golleri yiyor, bizim tribün biraz sessizleşiyor, ve maçın bitiş müziği çalıyor. Bakıyorum, futbolcular tokalaşacak mı diye. Goooool! Sarılıp öpüşüyorlar. Öndeki üç kız kalkıp dans ediyor, 0-2’lik skora rağmen. Belli ki onlar da maçın sonucunda değiller artık. Anladılar bir şölende olduklarını. Maç çıkışı, yokuş aşağı yürüyüşe geçiyoruz bu sefer. Hiçbir taşkınlık yok yine. Hatta, hâlâ şarkılar söyleniyor, bağırılıyor: “Hayasdan! Hayasdan!”Önümde yürüyen birinin tişörtünün arkasındaki yazı ilişiyor gözüme: “I won’t forget - I won’t forgive.”** Peki ya ben? Unutacak mıyım? Affedecek miyim? Hastalığım tekrar nükseder mi? İyi olmak pek kolay değil bu ülkelerde. Belli olmaz devletin çıkarının bugün yarın ne getireceği, kimin acı çekeceği, ezileceği... Pek kolay değil, babanın asıl katillerinin bulunmadığı, bulunmak istenmediği bir devletin vatandaşı olarak yaşamak!.. Üstelik, bütün bu acıları, salt belli bir ırktan olduğun için yaşıyorsan... Kolay değil, babanın katilinin, senin güvenliğin için var olması gereken polis ve askerle zafer fotoğrafı çektirdiği Türkiye bayrağına karşı aidiyet hissetmek... Tekrar tokat yemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Oldum olası sevmemişimdir zaten bayrak denen şeyi, hangi ülkeye ait olursa olsun. Ama içim ısındı o gün, hem Türkiye hem Ermenistan bayraklarına. Büyüdü ikisi de gözümde. Belki de bayrakları tek başlarına sevmiyorum ben, yüceliği anlatmak için kullanıldıklarında. Ama başka bir duygu veriyor, yan yana, kardeşlik için göndere çekildiklerinde. Hastalık tekrar nükseder mi bilmem, ama en önemlisi, ben reçeteyi buldum bu 5-6 Eylül Ermenistan gezisinde. Tek reçetem, ‘babamın rüyalarında’ yaşamak.Alternatif bir gelecek6 Eylül 1955’e alternatif bir ‘6 Eylül’ yazıldı Hrazdan’da o gece, 6 Eylül 2008’de. Ne 6 Eylül 1955’i ortadan kaldırdı, ne de yaşanan diğer acıları. Ne güzel de göndere çekildi iki bayrak yan yana, Soykırım Anıtı’nın iki yanına, bir fotoğrafta da olsa. Ne soykırım ortadan kalktı, ne soykırım inkârı, ne de babam geri geldi. Değiştiremedi geçmişi. Ama alternatif bir geleceğin kapısını araladı.Hadi birlikte ittirelim o kapıyı. Hadi be, gelin birlikte kaldıralım şu adamı o kaldırımdan, sonsuza kadar. Nasıl birazcık kalkıp geldiyse Hrazdan Stadı’na göbek atmaya, coşmaya, gelin, öyle bir şeyler yapalım ki, hiç yatmamak üzere kalksın o kaldırımdan. Bırakmayalım orada kanamaya devam etsin. O orada yattıkça ve kanadıkça acıyor, acıtıyor... Gelin, bırakalım, geçsin sınır kapısından, bir o yana bir bu yana. Kedi-köpek koştursun sınırda, hayalindeki gibi. Hadi be, Ermeni’siyle, Türk’üyle... Hadi, tutun babamın bi ucundan. Uzatın elinizi. Merak etmeyin, zaten o nazlanmaz, hele sizi hiç kırmaz, bir dediğinizi iki etmez, hemen kalkar, sizinle birlikte sınır kapısında gidip göbek atmaya. Yeter ki bir el verin.

* Bir tane, n’olur.
** Unutmayacağım - affetmeyeceğim

Delal Dink: Yazar, Hrant Dink’in kızı. Yazı, Ermenice ve Türkçe yayımlanan haftalık Agos gazetesinin son sayısından alındı.

Marmara ray kazıları Türkçe

Marmaray kazılarındaki son bulgular, İstanbul’un neolitik çağdan öteye bir yerleşim bölgesi olduğunu gösteriyor. Bu demektir ki, yalnız bizim bildiğimiz kadarıyla üç büyük imparatorluğun başkenti bu kent, sekiz ila dokuz bin yıllık bir uygarlık tarihinin üstünde oturuyor. Kazılardan çıkan sonuç çok önemli ve dünyada büyük yankı bulacak. Çünkü neolitik çağdan bir höyüğün bulunması, İstanbul’u ilk mesken tutanların efsanesini Atinalı Byzas’tan çok daha eskilere taşımakla kalmayıp, Atatürk’ün bir sezgisini daha, bu kent tarihinin Megaralılardan önce var olduğu düşüncesini de doğruluyor.

Bir dakika durup biz de biraz düşünelim. Atatürk, niçin bugünkü devlet (mevlet mi demeliydim?) adamlarının hiç mi hiç, hatta kendisinden hemen sonra gelenlerin bile ilgilenmediği antik çağ tarihine kafa yoruyor, niçin Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk müzesi 1921 yılında Ankara’da (Hitit) Eti Müzesi olarak kapılarını açıyor, niçin İstanbul’un Atinalı Byzas’tan önce kurulmuş olabileceğine önem veriyor, niçin Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan Türk zaferini Truvalıların Akalar’dan aldığı rövanş olarak yorumluyordu?

Şairane bir sorum daha var sizlere: Atatürk, 1935 yılında Türkiye’nin yeraltı kaynaklarını değerlendirmek amacıyla özel emirle kurdurttuğu bankaya neden maden bankası falan değil de Hitit’in (tartışmalı) öz Türkçe karşılığı Etibank adını vermişti?Değerli Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın bu sorunun doğru yanıtı elbette verdi: Atatürk, yeni Türkiye’yi üzerine kurduğu toprakların kök tarihine bağlamak için ilk kurulan bankalara Sümerbank, Etibank adları koydurttu. Atatürk, Etibank adıyla Türkiye’nin yeraltı zenginliklerinin maden cevherinden öteye uygarlık buluntuları olduğunu anımsatmak istemiştir!

Tümüyle sezgisel bir çıkarsama bu, doğruluğunu iddia edemem, ama yakışır, diye düşünüyorum.Atatürk, yeni Türkiye’nin köklerini bu topraklardaki eski uygarlıklara salarak ülkenin tarihini derinleştirmeyi, ilkinden sonuncusuna tüm uygarlıklara sahip çıkarak kültürünü genişletmeyi, başka bir deyişle tıpkı müzikte olduğu gibi “tarihte çok sesliliği” de hedefliyordu. Atatürk’ün antik çağ uygarlıklarına sahip çıkmak çabasında, yeni Türkiye’yi daha uzun bir tarihe bağlamak kadar, geleceğe taşımak amacı vardı. Cumhuriyet’in yüzünü Batı’ya çeviren kurucu deha, hedef gösterdiği çağdaş Batı uygarlığının bu topraklarda yeşerdiğini biliyor, Türkleri o uygarlığın ölçü aldığı geçmişe, tarihe ve zenginliğe sahip çıkarak Batı’ya bağlamaya, Batı’yı da “köklerimiz ortak” mesajıyla Türkiye’yi içselleştirmeye çağırıyordu.

Şimdilerde, Arap’laşmış Türkiye güya AB’ye girmeye çalışıyor. Olmuyor tabii. Fince ile Baskça ile akraba bir “Günaydın!” ın şansı vardı. “Selamünaleyküm!”ün pek yok. Karşı taraf, dili “Esselamünaleykum”a dönse bile döndürmüyor. Akrabalık hatıralarının tadı kekremsi, suratı buruşturuyor.

Mine Gökçe Kırıkkanat

Türkiye’yi saran yiyiciler üzerine veciz bir nutuktan sonra içini çekip, sözünü, “Bu memleketi adını koyarken yemeye başlamışlar” diye tamamladı.
Haydaa...“Nasıl yani” diyebilmişim. “Düşünsene” dedi. “Türki...ye! Sen başka memleket biliyor musun ye takısıyla biten? Almanya, Arabistan, Finlandiya, İngiltere, Pakistan... Kendi dilimizde bile Türkiye’den başka ‘ye’meklik ülke yok.
Dikkatini çekmedi mi hiç? Yemlendikleri her yer, ‘ye’ öğüdüyle bitiyor. Beledi..ye. Mali..ye. Adli..ye. İrsali..ye. Askeri..ye. Sıhhı..ye. Nakli..ye! Vb. vb.”
Nutkum tutulmuş. “Ye, diyorlar, ye. Ama bir evladiye var ki evladiye, sekiz yaşında bir oğlum var, andım olsun ona dokunamazlar. Çeker giderim, kaçarım gerekirse ama evladımı yedirmem!”

Charles Darwin

Anglikan Kilisesi 126 yıl sonra Charles Darwin’den özür diledi. Giordano Bruno dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Katolik Kilisesi’nin kararıyla Roma’da yakılarak öldürüldü. İşin tuhafı Bruno tanrıyı reddetmiyor, Tanrı ile evrenin iki ayrı cevher olduğuna karşı çıkarak bunların aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu iddia ediyordu. Galileo Galilei, kilise tarafından uğradığı türlü baskılar sonucunda dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı. Galilei’nin tanrı inancı da tamdı ama bilimsel yaklaşımı kilisenin tanımlarına uygun değildi. Yaşamının son dönemini evinde müebbet hapisle tamamladı.
Charles Darwin, Bruno’dan ve Galilei’den daha şanslıydı. Sanayi devrimine doğru giden yolun yarattığı altyapı dünyayı değiştirmişti. Dinle devlet yönetiminin ayrılmasını bilimin dinsel öğretiden kopması izlemişti. Darwin böyle bir altyapıda yetişti. Açıkladığı görüşler Giordano’nun ve Galilei’nin görüşlerine göre kiliseye çok daha tersti. Eğer bu görüşlerini Giordano ve Galilei’nin yaşadığı dönemde öne sürmüş olsaydı kazığa geçirilmekten ya da diri diri yakılmaktan kurtulamazdı. Ama dediğimiz gibi devir değişmiş insanlar bu tür düşüncelere karşı daha hoşgörülü olmuşlardı. O nedenle kilise, Darwin’in görüşlerini reddetse de ona karşı bir şey yapamadı.

Kaldı ki o tarihte Darwin’in görüşlerini destekleyenlerin sayısı da az değildi. Bu kez onun teorisini insanın maymundan geldiği iddiasıyla özdeşleştirmeye çalıştılar. Bütün bunlara karşın Darwin’in türlerin kökenini anlatan kitabı, dünyanın en çok okunan kitaplarından birisi oldu ve çok yandaş buldu.

Zaman içinde kilise önce Bruno’nun ve Galilei’nin haklı olduklarını kabul etmek zorunda kaldı. Bilim ve teknoloji hızla ilerliyordu ve kilisenin evren ve yaratılış teorisinin birer hurafeden ibaret olduğu bir bir anlaşılıyordu. Darwin teorisine çok uzun süre direndi kilise. Nihayet sonunda ona da direnemez oldu. Çünkü dünyanın her tarafından evrimle ilgili çok sayıda kanıt geliyordu. Bana sorarsanız dönüm noktası, Tiktaalik Rosaea’nın bulunuşudur.

“Evrim kuramına karşı olanlar, kendi görüşlerini kanıtlamak gibi bir zorunluluk içinde olmadıklarından, evrim kuramının geçersizliğini kanıtlamaya uğraşıyorlar. En çok ileri sürdükleri iddia bir türden ötekine geçişle ilgili ara formlara ilişkin fosillerin bulunmadığı iddiası. Bu iddiayı ileri sürenlere göre örneğin zamanın bir dönemecinde balıkların bir bölümü evrim kuramında ortaya atıldığı gibi koşulların gerektirdiği bir nedenle sudan çıkıp kara hayvanına dönüşmüş ise yarı balık, yarı sürüngen bir yaratığın fosilinin var olması gerekiyor...

Nature Dergisi’nin 5 Nisan 2006 tarihli sayısında yayımlanan bir makalede... Tiktaalik Roseae’nin, 385 milyon yıl önceye tarihlenen Panderichtys adı verilen balık fosiliyle 365 milyon yıl önceye tarihlenen Acanthostega adı verilen ilk dört ayaklı kara canlısı fosili arasındaki geçiş formu olduğu öne sürülüyor.

Tiktaalik Roseae, sığlaşmaya başlayan sulardan çıkıp karada yaşamaya hazırlanan bir türün görünümünü ifade ettiği ve balıktan kara sürüngenine geçişin ara formunu gösterdiği için evrimle ilgili olarak, daha önce bulunan bütün fosillerden daha net bir kanıt olarak ortaya çıkmış bulunuyor.” İşte bu buluş bence kiliseyi pes ettirmiş, evrim kuramına karşı çıkışını gözden geçirmesine neden olmuş ve işi Darwin’den özür dilemeye kadar getirmiştir diye düşünüyorum.

1979 Nobel Fizik ödülü sahibi Steven Weinberg, “Günümüzde, özellikle Batı’nın yerleşik din kurumlarında doğanın dinsel yollardan açıklanması çabasına son verildi ve bu alan bilime bırakıldı” diyor.

Kilisenin önce Bruno ve Galilei’nin kuramlarını kabulü sonra da Darwin’den özür dilemesi bu yaklaşımın somut göstergeleri. Buna karşın kilisenin özrünü fazlaca büyütmemek gerekir. Kilise önce karşı çıktığı sonra kanıtlar karşısında pes edip kabul ettiği bütün bilimsel buluşları bir şekilde yaratılışın içine monte etmekte becerikli davranarak çevresinde toplananları kaybetmemeye çalışıyor. Bu özür aslında kilisenin evrimi yaratılış yaklaşımına monte etmesinin biraz zaman almasından kaynaklanan özrüdür.

Kimsenin buradan hareketle kilisenin bilimsel bir yaklaşım içine girdiği zehabına kapılmaması gerekir. Buna karşın kilisenin bu özür dilemesini laiklikten daha önemli olan din ile bilimin birbirinden ayrılması yaklaşımına verilen bir onay olarak kabul edersek Anglikan Kilisesi’ni takdir etmek gerekir.

Mahfi Eğilmez

Açın Youtubeumuzu açın yaaa

Moda’da ‘içkini, manitanı kap da gel’ eylemlerine artık ‘videonu kap da gel’ de eklenmeli.Açın artık Youtube’umuzu!Hadi de ki, fikir ve ifade özgürlüğünü birdenbire kaldıramaz Türkiye, anlarız; bünye birden kaldıramaz, taş çatlasa bir hafta yasak koy. Ama aylardır kapalı olması, bir de bunu laçka bir esprinin defalarca tekrarlanması gibi, ayda bir, gün içerisinde on dakikalığına açılıp derhal kapanması filan; bunlar, internetin geldiği çağla bir araya gelince çok komik oluyor.Hakkımızda ne çıkarsa çıksın, biz görmeyelim de, kimler görürse görsün.Bu çok komik.Aman bizim kerizler bakmasın da, başka milletlerin zibidileri bizim umurumuzda değil.“

Zibidi işi. Hepimiz de komple zibidiyiz, serseriyiz, vatana millete bizden ne hayır gelir.” Üsttekilerin hakkımızdaki düşünceleri bunlar.İnternetin bulunduğu çağları dedelerimiz isim koyamadan beklediler ki, onların göremediği gün yüzünü, bizler görelim. Hani mavracı sanat filmlerinde olur, diktadaki saçmalıklar komik dille abartılır: Bu komedi filmini yaşayarak değil, sinemada izlemek istiyorum.Youtube’u açın biladerim, bak samimi söylüyorum. Hadi eğri oturup doğru konuşalım: Yahu bunu kapatsan ne fark eder, bak benim arkadaşlar yardımcı linklerle açtıkları adresler bulmuşlar, bu yasakçı duruşla bir yere varamazsınız. Olsa olsa dünyaya ve vatandaşa madara olursunuz.

Çatır çatır giriyoruz bir linkten ama adresini hatırlayamıyorum.Bilseniz arkanızdan ne biçim konuşuyoruz, hemen açarsınız.Yav, biz ne yaptık size de, bu kadar düşmansınız bize? Vallahi de, billahi de okullarınızda ne derlerse yaptık. Toplasan cuma ve pazartesi günleri okuldaki törenlerde ayakta beklediğimiz saatler ömrümüzün yarısı. O dersler, o öğretmenler, o aşağılanmalar; okula gazete götürüyoruz diye okuldan atılmalar; siyasetten anladığımızdan da değil ha, akşama televizyonda ne var, onu öğrenmekti niyetimiz.Daha yetmedi mi, aha da size yemin, abi anlamıyoruz siyasetten, sevmiyoruz, genlerimizi kuruttunuz, bırakın bari sanal dünyalarımız özgür kalsın.İzlediğimiz de iki kel animasyon, saçma sapan, ıspanak kafaların videoları. Sanatı da ordan görüyoruz, müziği de. Görüntülü bir şey araştırsak bize bir tek orası derman.Hani ondan daha iyisini getir, amenna. Ama hem kelsin hem fodul.

Hem tembelsin hem hırslı.Daha bırak yakamızı. De bırak yav yakamızı.Bak işimize yarayacak şeyler indirmemiz gerek Youtube’dan; işimiz var, gücümüz var. Ya da bazı arkadaşların Youporn özlemi var. Kime ne? Olur olur. Açıyorsun, caart. Kesik!Yapmayın etmeyin.İmdat ya, imdat be! Ama ben size değil, o bilgisayarları size kullanmayı öğretenlere kızıyorum. Siz nerden bileceksiniz adres yazmayı da siteye girmeyi de, aha bi de onu yassah eylemeyi. Daha telefona isim eklemeyi yeni öğrendiniz, belki de öğrenmediniz. Hani matah bişey diye değil, de, bu kadar kartlar, bu kadar borçlar, hayatın anlamsızlığı filan, bütün bunların yanında bir de ufak kârımız olsun bunca hengâmeden. Babanızın evinde mi gördünüz de yassah deyi deyi geziyorsunuz.

Hahha, ula sanki dersin ki o buldu da, babasının evi gibi açıyo, kapıyo, açıyo, kapıyo. Bi musluk reklamı vardı, reklamdan sonra laçka oldu.Halbuse millet orda beyin donduruyodu ne güzel. E kapanınca n’olacak, millet düşünmeye başlayacak, sorgulamaya başlayacak. Bu da ne kötü bir şey oysa. Bak elâleme, hiç bu tip toplara girmiyor, veriyor insanların ellerine hiç değilse Youtube’ları, millet de oyalanıyor, anlamsızlığa yürek soğutuyor.Zaten bütün kişisel bilgilerimiz ellerinizde, daha neeeeiiissstiyooonuuuuuzzz, daha neeisstiiyoonuuuz. Hey, biz dostuz.Bak, E.T’yi de zamanında düşman sandılar ama neymiş, dostmuş.

Açın ya Youtube’umuzu. Açın yaa!

AYÇA ŞEN

Oğlum tek tip

Bir program var. “Yemekteyiz.” Perihan Mağden ikidir yazıyor program hakkında. Sosyo-psikolojik ve ekonomik çıkarımlarını ağzından zehir damlayarak (hastasıyız o zehrin) fışkırtıyor.

Program bir yemek pişirme programı. 5 kişilik bir grup var. Her gece bir yarışmacı, evinde diğer yarışmacıları ağırlıyor. Yemekleri kendi yapıyor, sofrayı kendi hazırlıyor, kendi servis ediyor. Diğerleri de akabinde hem puan veriyor hem de çılgın gibi dedikodu yapıyor. Yiyip yiyip arkasından konuşmak üzerine bir program.

Perihan Mağden katılımcıların hallerine takılmış. Bense evlerine takıldım.

Türk evleri neden tek tiplikten asla kurtulamaz? Benim çocukluğumda bütün evler oymalı kakmalı berjer taklidi mobilyalarla doluydu. Her evde bir büfe, her büfede asla kullanılmayan bir yemek ve fincan takımı, asla yakılmayan bir şamdan, asla okunmayan Meydan Larousse’lar, asla oynanmayan bir takım oyuncak bebekler olurdu. Yerde göbekli bir halı, tavanda da avize. Oturma odası da karşılıklı iki çekyattan oluşurdu. O çekyatın arkasında da her dayandığında arkaya giden, bu yüzden içindekileri zıngırdadığı bir dolap olurdu.

Buydu Türk evi! 70-80’lerin evi buydu. “ Alamancı”lar biraz ayrılırdı ama onların evi de tek tip “Alamancı” evi idi. Kahverengi koca bir büfe, L tipi yine kahverengi koca bir koltuk takımı, bir duvarı komple kaplayan koca bir Havai veya sonbahar ormanı posteri... Türkler oradan da tek tip ev getirmeyi başarmışlardı.

Şimdi de çok fena bir IKEA tek tipliği var. Öyle böyle değil! Programa baktığımdan beri aynı sehpayı en az 7 kere gördüm. Aynı kanepeyi 2 kez, aynı televizyon altını üç kez gördüm. Belki de aynı değillerdi ama IKEA olduğu kesindi. O kadar benzerdi ki evler her gün aynı evdeyim hissini aldım.

Avrupalı olabilmenin en kestirme ve en ucuz yolu IKEA evet ama mallar IKEA, hava Avrupalı değil. Bir İsveçlinin veya bir Alman’ın “rahat” ve “şahsi” evi değil o evler. Yapay. Ruhsuz. Güdük. Ne kitaplık var, ne duvarda bir resim, ne bir el emeği göz nuru bir iş, ne bir fotoğraf. Orası Ahmet’in evi mi, Nazan’ın evi mi belli değil. Hem hepsinin, hem hiçbirinin. Çocukluğuna, gençliğine veya ailesine ait tek bir ize rastlamak mümkün değil. Kendisine bile rastlamak mümkün değil! Köksüz evler. Köksüz dekorasyonlar.

O kadar ki IKEA kataloglarındaki göstermelik evler veya mağazadaki “56 metrekarede yaşıyoruz” evleri bile daha şahsiyetli. Katalogdaki veya mağazadaki evleri birinin evi sanabilirsin ama bizimkilerin evini birinin evi sanamazsın.

Ev yapmayı unuttuk, ev döşemeyi de unuttuk. Parayla da ilgisi yok bunun. Zengin evi de gördüm bol miktarda. Paralı adamın evinde de aynı “rahatsızlık”, aynı “karaktersizlik” aynı “donukluk” söz konusu. Onların evinde de “ruhunu mimara satmanın ruhsuzluğu” görülür çok acıklı bir şekilde. “Ben yokum, içmimardekörötör Eren efendi var. Duvardaki tablo da benim seçimim değil, sehpa üzerindeki yarım ay biblosu da benim tercihim değil, antredeki poster de.” Es kaza mimara sorulmadan alınan bir yeni mobilya o nedenle dam üstünde saksağan gibi sırıtır. Zira zenginimizin de zevki yoktur. Taklit bile edemez.

Acayip bir şey. Hakikaten acayip bir şey. Bu kadar tek tip olmayı seven bir ülkede çıkıp da bireyselliğinizi koruyun, şahsi olun, kendi fikrinizi kendiniz oluşturun falan demek çok beyhude galiba. Veya zaten bu denmediği ve bireyselliğin yolu gösterilmediği için evlerimiz de tek tip.

Tek tip tek tip tek tip... Saatin tik takları gibi. Tek tip tek tip... Güzel bir erkek ismi de olabilirmiş. Oğluuum Tektiiip.. Gel bakim buraya.

Mutlu TÖNBEKİCİ

Markar Esayan

Gündem Ermenilerden özür dileme konusuyla çalkalanıyor. Herhalde bunu normal karşılamak gerekiyor. Öyle ya, içinde Ermeni’nin geçtiği her cümle veya Ermeni sözcüğünün sadece kendisi bile dikkatin o yöne çevrilmesi için yeterli bu ülkede. Söz konusu metin de içinde özür, duyarsızlık, inkâr, vicdan, adaletsizlik gibi pek çok yüklü kelime ihtiva ettiğinden taraflı tarafsız pek çoklarının bir süre için duralamalarına yol açtı. Böyle bir girişime kategorik olarak karşı duran kesimler dışında, –ki onlar da zaten hemen karşı bildiriler yayımlamaya başladılar-, bu tereddüt durumu oldukça anlaşılır. Öyle ya, zaten özür dileme olgunluğu ve bilincinde olan bir kişi, neden kendisini 1915’in müsebbipleri ile bağlantılı hissetsin, o korkunç eylemleri hiç onaylamamış, bundan acı duymuş bir kişi neden özür dileme gereği duysun ki!

Ben de bir Ermeni olarak ASALA cinayetlerinden dolayı kendimi hiç suçlu ve sorumlu hissetmedim. 1915’ten sonra Rus ordusuyla gelip doğuda Müslümanları öldüren katillerle de bir empati geliştirecek halim yok. Bilakis, her iki dönemde katledilen tüm insanlar adına, en az 1915’te öldürülen Ermeniler için duyduğum acı kadar keder ve üzüntü var içimde. Böyle bir dünyada yaşadığım için çok kederliyim. Hepsi için, Habil’den beri öldürülen her bir can için çok üzgünüm. Hani bir faydası olacaksa, “Önce Ermeniler özür dilesin” diyenler var ya, eğer samimiyseler, hiç gocunmadan da özür dilerim; özür dilerim.

Söz konusu kampanyayı başlatanların büyük kısmı yakın dostlarım. Bu konuya emek harcayan, risk alan, böyle bir tabuyu tartışmaya açma yürekliliğini gösteren kişiler. Sanırım Ermenilerden özür dileyecek, İttihatçılarla gönül bağı hissedebilecek son kişiler yine onlar. Bildiriye imza atanların da –şu an itibarıyla 11 bin kişi civarında- herhalde tamamı böyle hisseden kişilerden oluşacak. Bu, hepimizin içinde yer aldığı o en büyük aile olan insanlığa karşı işlenmiş tüm suçlara karşı takınılan ahlaki ve vicdani bir duruştur.

Öyle ki, bu ülkede bir daha kardeş kardeşe düşmesin, ülke bir daha o karanlık günleri yaşamasın.

Yoksa, değil böyle bir özür kampanyası, Türkiye bu konuda tam ve eksiksiz bir yüzleşme yaşasa dahi Ermenilerin 1915’te yaşadıkları yıkımı telafi etmek mümkün değil. Önemli olan, bu zihniyetin Türkiye’de bir daha böyle bir çılgınlığa kalkışmasını önleyecek bir aydınlanmayı sağlamaktır. Bu yüzleşme Türkiye’de maalesef yaşanmadı. Beni en çok tedirgin eden de bu. Biz 1915 ile hakkıyla yüzleşebilseydik, o zihniyeti yargılayıp içimizden bu illeti söküp atabilseydik, bugün çok daha demokratik, çok daha müreffeh ve güvenli bir ülkede yaşıyor olacaktık. Belki kısa cumhuriyet tarihimizde yaşanan pek çok katliam, kırım, darbe, gelir adaletsizliği, cinsiyetçilik, töre cinayetleri, Ergenekon yapılanmaları yaşanmayacaktı. Kişisel olarak beni yıkan bir acı olarak da, yüzde yüz eminim ki sevgili Hrant da bugün hayatta olacaktı.

*** Hâsılı, bu imza kampanyası benim de dillendirebileceğim itirazlarıma karşın, demokratik olgunluğumuzu geliştirme yönünde sembolik ama ciddi bir işlev yükleniyor. Sorunun varlığını kabullenme yönünde, görüşümüz ne olursa olsun hepimiz için faydalı bir etkiye sahip. Bunları konuşuyoruz ve dünya yıkılmıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül de konu hakkında oldukça sağduyulu görüşler ifade etti. Kampanyayı düzenleyenlerin ve buna karşı çıkanların düşünce özgürlüklerini kullandıklarını, bunun komşu Ermenistan’la yaşanan son açılıma da faydalı olduğunu ima etti. Doğrusu da budur. Ermeni konusunda Türkiye’nin bildik içe kapanmacı, hırçın ve savunmacı politikasını sürdürmesini isteyenler hem Ermenistan’la gelişen ilişkileri, hem de böylesi sivil inisiyatifleri “davayı satmak” olarak yorumluyor, bunun Türkiye’nin soykırım iddiası konusunda elini zayıflattığını iddia ediyorlar.

Oysa bu açık bir yanılgıdan ibaret. Bilakis, Obama döneminde –eğer tüm dert soykırımın ABD tarafından kabul veya reddedilmesi ise- bu tür açılımlar Türkiye’nin prestijini yükseltecek bir kalite farkını içeriyor.

Ama tabii bir de Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları var. Erdoğan şöyle demiş: “Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok...”

Lakin bu heyecanlı açıklamanın şöyle bir problemi var. Bir yandan 1915 siyasilerin değil, tarihçilerin işi diyecek ve Ermenistan’a gerçeklerin ortaya çıkması için ortak tarih komisyonu kurmayı önereceksiniz, diğer yandan da böyle bir sorunumuz yok diyerek kişisel kanaatinizle tarih yazacaksınız. Konu sizin için tartışmalı olabilir, o zaman tutarlılık adına kendi kanaatinizi de arkadaş sohbetlerinize saklamanız gerekir.

Hem kim sizden özür dilemenizi istedi ki?

Markar ESAYAN

Ruh halimin güvercin tedirginliği

‘Ruh halimin güvercin tedirginliği’

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.Kendimden emindimAma hayret işte! Dava açılmıştı.Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.“Ya sabır” çeke çeke...Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı. Tek silahım samimiyetimAma işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.Kara mizahAma gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.“Türk Devleti adına”İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?Başsavcının çabasına rağmenNitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.Güvercin gibiŞu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim...Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.İşte size bedelNe diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...İşte size bedel... İşte size bedel...İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?“Ölüm-Kalım” dedikleriKolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...O noktada hep çaresiz kaldım.“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.Kalmak ve direnmekİyi de, gidersek nereye gidecektik?Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?Rahat bana batardı!“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.Kalacaktık ve direnecektik.Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.Ürkek ve özgürDilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

Hrant (Fırat) Dink

30 yaş altı erkekler

30 yaş altı bir erkeğin 'sana saygı duyuyorum' deme olasılığı yoktur. Saygı meselesi 30 yaş üstünün icadıdır. 30 yaş altını 'seni seviyorum' ilgilendirir.

30 yaş altı erkeğin kadını olabilirsiniz. Ama 30 yaş üstünün fi tarihinde bir yerlerde bir kadını zaten vardır. 30 yaş üstünün 30 yaşından sonra kadını yoktur, kadınları vardır.

30 yaş altı erkeklerle bütün fantezilerinizi gerçekleştirebilirsiniz. Oysa 30 yaş üzeri erkekler neredeyse fantezinin kitabını yazdıklarından 'ben uçakta bile seviştim' deyip heyecanınızı kursağınızda bırakabilirler.

30 yaş altı erkeklerle 'nerede' 'ne' yiyeceğiniz sorun olmaz. Ancak 30 yaş üstü erkeklerin ya sağlık sorunları baş göstermiştir ya da zaten kilo sorunları vardır.

30 yaş altında erkeklere 'doğru bir kelime söylesene' dediğinizde size asla Rusya'nın ekonomik durumundan ya da Afganistan'dan söz etmezler.

30 yaş altı erkekler sizi gece eve seve seve bırakırlar, asla surat asmazlar. Oysa 30 yaş üstü erkekler taksi durağındaki şoförleri yıllardır tanıyordur ve sizin eve güvenle bırakılacağınızdan hiç şüphe etmezler. 30 yaş üstü erkekler bir şey istememeyi ilke edinmiştir. (İsteksizlik ve ilgisizlik işe yarar ya!)

30 yaş altı bir erkek 'seninle dans etmek istiyorum' derken 30 yaş üstü bir erkek -en iyi olasılıkla- 'dans etmek istiyorsan söyle' diyecektir.

30 yaş üstü bir erkek gözünü bile kırpmadan size seçicilikten bahsedebilir. Oysa en büyük kolleksiyoncular onlardır. 30 yaş altının kolleksiyoncu sıfatını taşıyabilecek bir birikimi yoktur.

30 yaş altı erkeklerle bilgisayarınız arasında pek ortak nokta bulamazsınız. Halbuki 30 yaş üstü deneyimleriyle bilgisayarı aratmaz. Ancak dokunduğunuzda tepki almamanız doğaldır. (Tıpkı bir bilgisayar gibi tuşlar hariç tabii ki!)

30 yaş altı erkekler size 30 yaş altı kadınların seçimlerinde neden öncelikli olduğundan, küçük kadınların yüksek duyarlılıklarından, ilişki oyunlarında kadının tecrübesiz olmasının getireceği keyiften bahsetmezler. Çünkü onlar sizinle büyüyordur ve daha fazlasından haberi yoktur. Oysa 30 yaş üstü erkekler kadının oyunu bilmemesinden hoşlanırlar. Çünkü kazanma şansları yüksektir.

30 yaş altı bir erkeği yatağa çekip televizyondan kurtarabilirsiniz. Oysa 30 yaş üstü bir erkek 'beni televizyon kurtarıyor' deme cesaretini gösterebilir.

30 yaş altı bir erkek gün boyu size cep telefonuyla mesajlar yollayabilir, mektuplar, şiirler yazabilir. 30 yaş üstü erkeğin yazdığı son şey ilk kadınında kalmıştır.

30 yaş altı erkekleri doğum kontrolünde aktif olmaya ikna edebilirsiniz ama 30 yaş üstü erkekler bunu hep sizden beklerler.

30 yaş üstü erkek mevki sahibi ciddi adamdır. Onunla sokağın ortasında bağıra çağıra kavga edemezsiniz. Hele merdivenlerden onun sırtında şarkı söyleyerek inme olasılığı hiç yoktur.

Dev Penis Heykeli

Taksim’in ortasına penis heykeli öneriyorum. Bizim kekolar, koca penisli eros heykellerini görünce pek bir hoş olurlar. Kıkırdarlar, kızarırlar, nereye bakacaklarını şaşırırlar, son çare deli gibi dalga geçerler. “Lan olm lan. Şeye tapıyorlarmış lan.. Manyak bunlar lan!” Ha sen çok geliştin de, “şeyine” tapmaktan vazgeçtin de, kalkmış eski insanlarla dalga geçiyorsun!Sinirlendiğin zaman duyalım bakalım küfürlerini... Nereye ne yaptığını duyalım önce. Kimi anında neyinle cezalandırıyorsan görelim önce bir. En vazgeçemeyeceğin organ nedir sorusuna cevap ver önce. Sonra karar verelim gerçekten “neye” taptığını.Dünya erkeklerinin yarısının gizli gizli kendi şeyine taptığını iddia ediyorum. En çok müridi olan şey: Penis. Dinler boşuna bu kadar keskin değil. Ancak hadım bir erkek samimi bir inanan olabilir. Eh kesemeyeceğine göre, günahla, ayıpla korkutup mümkün olduğunca küçülteceksin. Yoksa çok ciddi bir rakip yani.

***Topa yine sert girdim, farkındayım. Ama ortalık gene leş gibi testosteron kokmaya başladı farkındaysanız. Bir “erkekliktir” gidiyor. Erkekliğin erdem, erkekliğin sempati, karizma, falan filan olduğunu söyleniyor. Sıkıştığı anda sevgilisini terk ediveren/endash ki o neredeyse bütün kariyerini yakmak uğruna kendisinin dibinden ayrılmamıştı- uyuşturucu soruşturmasında “aman ismimi verme” diye korku tünellerine giren Hüsnü Dönekzurna erkekliğine laf edilmesine çok bozulmuş. “Ben klarnet çalarım, klarnet de erkek enstrümandır” diye demelenmiş. Şakaysa komik değil, gerçekse çok komik. Klarnet niye “erkek” enstrüman olsun? İnce uzun diye mi? Her ince uzun şey erkek midir? Solucan da mı bu kategoridedir? Hadi öyle olsun diyelim niye “erkek” oluyor? Ve daha önemlisi: Erkek olunca ne oluyor? Ben sana erkek olamazsın demedim, adam olamazsın dedim diye haykırmak istiyorum. Hüsnügillere. Hepinize. Bütün plastik delikanlılara. Erkek eşittir nedir ben anlamış da değilim. Delikanlılığın kitabını yazmaktan söz ediliyordu bir ara. Öyle bir zırva vardı veya. “Delikanlığın kitabını yazacak adam” vs vs gibi.Nedir iddia edilen delikanlılık, erkeklik açık ve net bir şekilde soruyorum. Zira “ben erkekim uleyn” diye ortalıkta dolaşanların hepsine bakıyorum, ne kadar kaypaklık, kalleşlik, sözünden dönme, boş alıp boş tutma, ahlaksızlık, hırsızlık, arsızlık, pişkinlik, yüzsüzlük, yalancılık, dilencilik, haraç, dolandırıcılık, ailesini terk varsa hepsi bunlarda.

Hesapça “erkeklik” denilen ama bu hıyarların yapmak isteyip de becermedikleri ne kadar insani, yüksek şey varsa onları da ne tuhaftır ki erkeklikleriyle böbürlenmeyen adamlar yapıyor. Eli şeyinde aile babası, fakir dostu, kötü gün arkadaşı gördün mü hiç? Göremezsin. Güya “delikanlı” olmayan, hasta çocuğunun başında sabaha kadar nöbet tutar, güya “ delikanlı” olan ötekiyse evden çoktan tüymüş, kahve köşelerinde delikanlılık, errrkeklik nümeroları yapar.

“Ben çocuuuma laf söyletmem... Keserim ulan..” Git şeyini kes hıyar! Freud, “kadınlarda penis kıskançlığı” olduğun öne sürmüştü. Çürütüldü falan ama Türkiye’de olup kıskanmamak hakikaten mümkün değil. Su, deri, kan ve bir takım başka dokulardan oluşan bir organdan nasıl BU KADAR güç alınır bir kadın olarak anlaması güç. Malum şahıs da “ben erkek adamım, erkek adam böyle konuşur” demiş. Küçükçük turşucuk içi dolu fıçıcık. Ne kadar çok şey sığıyor içine.. Vay babam vay. Bütün suçu at üzerine, rahatla. Aynı zamanda bütün gücünü ve meşruiyetini de ondan al, rahatla. Ben değil o yaptı de, rahatla... Hakikaten güzel iş...

Taksim’in ortasına cami yerine dev bir penis heykeli öneriyorum arkadaşlar. Madem memleketin yarısını ona tapıyor. Bari dürüst olalım.

Mutlu TÖNBEKİCİ